14 Nisan'01
Sayı: 04


  Kızıl Bayrak'tan
  Sınıf ve kitle hareketini boğmaya dönük kirli planları boşa çıkaralım!
  Devrimciler ölmez, devrim davası yenilmez!
  Zafer et ve tırnakla sökülüp alınacaktır!
  Geçmiş deneyimlerin ışığında 1 Mayıs'a hazırlık...
  İşçi sınıfının ögütlü-birleşik mücadelesi tayin edicidir
  Ya mücadele ya yozlaşma
  Kitle eylemine etkin müdahale nasıl ele alınmalıdır?
  Taban inisiyatifinde yeni adım: "Anadolu Yakası İşçi-Emekçi Platformu Girişimi"
  Düzenin krizi'ne liberal sol reçeteler/3
  Kriz ve devrimci sınıf çizgisi/1
  Gençlik
  Esnaf eylemleri...
  İşçi sağlığı ve iş güvenliği
  Yurtdışında Ölüm Orucu Direnişi ile dayanışma etkinlikleri
  Ölüm Orucu Direnişi 25. haftasında!
  Mücadele Postası

  Bütün yazılar

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
Düzenin krizine liberal sol reçeteler/3

Krize “devletçilik” alternatifi


Son 30 yılın ilerici düşünsel birikimini
bir kalemde silenler

Perinçekçi İP’in ve onun utangaç izleyicisi EMEP’in kriz karşısında “alternatif” olarak ileriye sürdüğü ulusal liberal çizgiye, bunun ifadesi olan burjuva milliyetçi hayallere saldıran TKİP Merkez Yayın Organı Ekim, eleştiri ve irdelemelerini şu değerlendirmeye bağlamaktadır:

“‘60’lı yılların bu konuda idealist tarihsel referanslara dayalı duygusal yanılgıları, bilimin ve sosyal pratiğin yardımıyla solda önemli ölçüde aşıldı. ‘30’lu yılların zerre kadar halkçı olmayan devletçiliğinin hangi tarihi koşulların ürünü olduğu ve egemen burjuva sınıfının o dönemki çıkar ve ihtiyaçlarına nasıl uygun düştüğü, ideolojik olarak Kemalizmi aşamamış bilim insanlarının araştırmalarıyla bile ortaya konuldu ve solun düşünsel ilerlemesine dayanak oldu. Bu konuda hayal kırıklıklarını ileriye doğru değil de geriye doğru aşanlar, kurulu düzenle bütünleşmeyi seçtiler ve içlerinden bazıları onun en utanmaz savunucuları haline geldiler.

“Belli bir tarihi dönemin koşullarından ve ihtiyaçlarından doğmuş ve o dönemin egemen burjuva sınıfının çıkar ve ihtiyaçlarıyla tam olarak örtüşmüş politikaları alıp sınıf karakterinden soyutlayarak ve onlara olmadık işlevler atfederek, bu anlamda tarihi de kabaca çarpıtarak, bugüne bir ‘ulusal program’ alternatifi olarak adapte etmeye kalkmak düpedüz gericiliktir. Perinçekçi İP ve onun EMEP gibi utangaç izleyicileri, ‘60’lı yılların yanılgılarına daha geri ve kaba burjuva bir çizgiden geri dönüyorlar bugün. Son 30-35 yılın ilerici düşünsel birikimini, onun ifade ettiği ilerlemeyi bir kalemde silmek istiyorlar.

“Devrim konusunda tümüyle inançsız bu milliyetçi burjuva liberal takımı, Türkiye kapitalizminin yarattığı bugünkü sorunları ve açmazları ileriye değil geriye, bugünkü noktaya varan çıkış evresine dayanarak sözde çözmek istiyorlar. Bu çerçevede, gerici ve liberal oldukları kadar hayalci bir konumdadırlar da. Bu gerici ve liberal tutum kendini, çözümsüzlükler ve krizler içerisinde debelenen Türkiye kapitalizmini aşmak yerine, onu islah etmek ve düze çıkarmak perspektifi olarak da gösteriyor.” (Düzenin Krizi ve Devrimci Sınıf Alternatifi, sayı: 221, Mart ‘01)

Bu özlü pasajlar, kriz başlayalı beri “alternatif çözüm” adına yaygarası yapılan “ulusal program”ların bütün bir teorik özü ve tarihsel kökü kadar, bugünkü anlamını ve işlevini de ortaya koymaktadır.

Her iki akım da, ‘60’lı yılların sonu trajik bir hayal kırıklığı ve çöküş olan Yöncü hayallerini çok geri bir noktadan ve dahası gerici bir konumdan bugüne uyarlama peşindedir. Perinçekçi İP için bu zaten yeterince açıktır. EMEP’in bağımsız bir ideolojik görüş ve çizgiden yoksun kuyrukçu liberal takımı da artık birçok bakımdan bu aynı çizgide karar kılmış görünmektedir. Perinçekçi İP programının bir versiyonundan başka bir şey olmayan EP programına verdiği destek ile şu günlerde özellikle tutturduğu milliyetçi söylem, bu söylemi tamamlayan ve özetleyen “yeni bir milli kurtuluş savaşı” formülü, bunu giderek daha açık hale getirmektedir. Halihazırda tek önemli fark, açıktan ordu ve devlet savunuculuğunun yapılmıyor olmasıdır. Ama girilen yolda ısrar edilirse, iş ka&edil;ınılmaz biçimde oraya da varacaktır. Devletçilik modeline oturan ve “devletin ekonomik ve sosyal fonksiyonlarını yeniden kazanması ve geliştirmesi”ni sorunların çözüm anahtarı sayan EP programına verilen gözü kapalı hararetli destek, bu tür bir yöneliş için güçlü bir potansiyel zemin oluşturmaktadır.

Yön çizgisinin günümüzdeki gerici karikatürü

Yön Hareketi de kendinden önceki bir dönemin, ‘30’lu yılların Kadrocu tezlerini ‘60’lı yıllara adapte etmişti. Ama bunu, kendisini günümüze adapte etmek isteyenlerle kıyaslanamaz bir ciddiyet, yaratıcılık ve samimiyetle yapmıştı. Dahası bunun herşeye rağmen ileriye doğru bir adaptasyon olduğunu da belirtmek durumundayız.

Büyük bölümüyle TKP döneklerinden oluşan Kadrocular, giderek oturan ve gericileşen yeni burjuva sınıf iktidarının ideolojisini oluşturmak çabasındaydılar. Gönüllü olarak üstlendikleri bu misyonlarıyla tümüyle gerici bir konumda bulunuyorlardı. O günün Türkiye’sinde sınıfların bulunmadığını iddia ediyorlar; dönemin resmi ideolojik söylemi olan “imtiyazsız, sınıfsız kaynaşmış bir kitleyiz” tezini teorik bir temele oturtmaya çalışıyorlar; dönemin devletçi uygulamalarını “devletçilik modeli” olarak yüceltiyorlar ve bunu kapitalizm ile sosyalizm dışında kalan “bize özgü” bir “üçüncü yol” olarak sunmaya çalışıyorlardı. Sınıfların varlığını reddeden Kadrocuların çabası sınıflar mücadelesinin önünü kesmeye çalışan gerici bir çabaydı.
Temel teorik-programatik tezlerini, özellikle de milliyetçi-devletçi çözüm yolunu, Kadrocu akımdan alan Yön ise, ‘60’lı yılların işbirlikçi iktidarını kendi konumu ve çözümleri üzerinden hedef alan burjuva milliyetçi bir muhalefet akımıydı. ‘30’lu yılların çözümlerini “yeni devletçilik” ya da “Türk sosyalizmi” adı altında kendince ‘60’lı yılların çıkmazlarına bir çözüm alternatifi olarak sunan Yön Hareketi, tarihi koşullardaki farklılığın getirdiği bir sonuç olsa da, bu konumuyla döneminin ilerici hareketinin bir parçasıydı.

‘60’lı yılların Yöncü hayallerini bugüne uyarlayanlar ise bunu Yön Hareketi’ne göre çok daha geri bir çizgiden yapmaktadırlar. Yön Hareketi, ülkenin sosyo-ekonomik yapısına ve egemen sınıflarına ilişkin tahlil ve tanımları ne denli çarpık olursa olsun, hiç değilse bu çerçevede mevcut egemen sınıfları kendi mücadelesinin hedefi olarak tanımlıyordu. Açık bir biçimde, “emperyalizm-komprodor-ağa ittifakı”ndan sözediyor, “emperyalizme, komprador kapitalizme ve feodalizme karşı” bir mücadele çizgisi izlemek iddiası taşıyordu. Hareketin lideri Doğan Avcıoğlu, kendine göre bir anti-emperyalist, anti-feodal devrim tanımlıyor, işbirlikçi komprador sınıfını da bu devrimin ana hedefleri arasında sayıyordu.

Görmüş bulunduğumuz gibi, İP’in kendi adına piyasaya sürdüğü ya da EMEP’in her zamanki kuyrukçuluğu ile hariçten destek verdiği programlar, benzer bir şey yapmak ne kelime, ülkeye hükmeden sınıfı açıktan tanımlamaya bile yanaşmamakta, yanlış politikalarıyla ülkeyi krize sürükleyen hükümetleri suçlamaktan ya da sorumlu göstermekten öteye gidememektedirler. Her iki programın da, borç alacaklısı bir avuç tefeciye tepki ifade etmek dışında, emekçi kitlelere mücadelenin hedefi olarak gösterdikleri herhangi bir egemen sınıfsal güç ve iktidar yoktur.

Bunu bu programların taktik alternatif programlar gibi mütevazi bir konumda bulunmalarıyla da bir ilgisi yoktur. Zira reformlar bile ancak bir sınıfa ve onun siyasal iktidarına karşı dişe diş bir mücadeleyle elde edilebilir. Böyle bir mücadelenin verilebilmesi için de öncelikle bu mücadelenin yöneleceği bu hedeflerin açıkça tanımlanması gerekir, bu olmazsa olmaz koşuldur. Kaldı ki Perinçekçi İP programını hiç de taktik bir program olarak sunmamakta, tersine onu, “Cumhuriyet Devrimi’ni tamamlama” programı olarak yaldızlamaktadır. “Giriş ve gerekçe” bölümündeki, “Halkçı-Devletçi Ekonomi, siyaset, ekonomi, kamu yönetimi, eğitim, sağlık, kültür, sanat ve iletişim dahil bütün insan ilişkilerini kucaklayan topyekûn ve devrimci bir kalkınma felsefesine sahiptir.” sözleriyle bunu vurgulu bir biçimde ayrıca ortaya koymaktadır.

Öte yandan Yön Hareketi, hala milli özelliklerini koruduğuna inandığı bir burjuva katmanının (Yöncüler buna “ara tabakalar” ya da “zinde güçler” diyorlardı) programını ortaya koyduğu inancındaydı. Birçok açıdan bir geçiş dönemi olan ‘60’lı yıllarda “millici orta sınıflar” ya da işin aslında geleneksel milli burjuva katmanlar üzerine hesap yapmanın herşeye rağmen anlaşılır nedenleri vardı. (Bu konuda bkz. Bağımsızlık ve Devrim, Eksen yayıncılık, XII. Bölüm, s.258-272). Ama Türkiye’nin bu geçiş dönemini, üstelik derin hayal kırıklıkları ve acılı deneyimler eşliğinde, çoktan geride bıraktığı son 40 yılın iktisadi-sosyal evriminin ardından bugün hala bu tür düşüncelerle hareket etmenin, bile bile gerici hayallere gömülmenin ötesinde bir anlamı yoktur. Kaldı ki Perinçekçi İP, hiç de “millici ara katmanlar” için değil, fakat işçisinden tüccarına ve sanayicisine kadar “tekmil millet” için bir program ileri sürdüğünü açık seçik ortaya koymaktadır. Bu düpedüz bugünün egemen burjuva sınıfına, onu sözde krizlerden koruyacak “akılcı” bir alternatif çıkış programı sunmak iddiasından başka bir anlam taşımaz. Programın sahipleri de bunun böyle olduğunu zaten açıkça söyuml;yorlar.

Bununla tutarlı olan ve yine Yön’ün çok gerisinde kalan bir başka temel nokta ise, dayanılacak güç sorunudur. Yön Hareketi ordu konusunda ölçüsüz hayaller besliyordu ve onu savunduğu çizginin başarıya uluşmasında dayanılacak ana güç olarak görüyordu. Bu çerçevede kitlelere inançsız, tepeden inmeci, darbeci hayaller içinde seçkinci bir aydın hareketiydi. 12 Mart bu hayallerin tuz-buz olmasına yetti ve Yön Hareketi’ni derin bir hayal kırıklığı eşliğinde tarihe gömdü.

Yine de Yön işin aslında daha gerçekçiydi; zira Amerikancı-NATO’cu düzen ordusunun bir kesimi üzerine hesaplar yapıyordu hiç değilse. Dahası yola çıkarken önünde bu tür hayaller beslemesini kolaylaştıran bir 27 Mayıs ile o günün dünyasında bir dizi örneği bulunan ve Sovyetler Birliği tarafından “kapitalist olmayan yol” safsatası eşliğinde desteklenen “ilerici” askeri darbeler vardı. Bugünün düzen ordusunu olduğu gibi sahiplenen Perinçekçi İP’in önünde ise 12 Mart ve 12 Eylül var. İçeride son 15 yıldır sürdürülen kirli savaş, dışarıda ise yakın yıllarda İsrail’le kurulan stratejik mihver, daha ‘99 gibi yakın bir tarihte, Balkanlar’da ABD’nin hizmetinde sürdürülen savaşlar ve işgaller var.

Son otuz yılın bütün bu deneyimlerinin ardından düzen ordusu üzerine hesaplar yapıp onu bir tapınma odağı haline getirenler, ‘60’ların Yöncüleri ile kıyas kabul etmez bir gerici burjuva çizginin temsilcileridirler. (Böylelerinin zamanında Yön darbeciliği ve Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın gerici ordu tezleri hakkında söylediklerine bugün dönüp bakmak, Perinçek’in nereden nereye gelmiş bir fırıldak olduğunu görmek için yeterlidir. Biz bunun ibret verici başka örneklerini bizzat konumuz üzerinden, ‘30’lardaki kemalist devletçiliğin ne olup olmadığını ele alırken de göreceğiz. Üstelik bunun için 30 yıl geriye gitmeye de gerek yok. Fırıldak Perinçek’teki kıvraklığı görmek için bu konuda daha ‘90’lı yılların başında (ve bizzat aynı “Kemalist Devrim” kitapları serisi içinde!) söylediklerini alıp bugün söyledikleri ile yanyana koymak, bu adamdaki ilke ve fikir namusu yoksunluğunu göstermek için yeter de artar bile. Gelecek sayıda yer alacak 4. bölümde, konumuz başlı başına bu olacak.)

Devletçilik dogmasına “sosyal devlet” payesi

Tarihimizin tüm liberal sol akımları, bunlar burjuva sosyalizminin değişik türden temsilcileri de sayılabilir, düzene iç alternatif olarak hep de devletçiliği ileri sürmüşlerdir. Bu akımlara göre devletçilik kalkınmanın temel aracı ve yöntemi, kalkınma ise üretim, istihdam ve refahın güvencesidir. Bu tutum ‘30’lu yılların devletçi politikalarında tarihsel bir kök, aynı dönemin Kadrocu tezlerinde tarihsel bir düşünsel temel ve nihayet modern revizyonizmin “kapitalist olmayan yol” tezlerinde de uluslararası ideolojik bir dayanak bulmuştur. Özellikle ‘60’lı yıllarda, milli kurtuluş savaşlarının başarıya ulaşmasının da etkisiyle özel bir güç kazanan ve genellikle “kapitalist olmayan kalkınma yolu”nun örnekleri sayılan milliyetçi-devletçi rejimler, bu düşünceyi ayrıca beslemiştir.

‘60’larda yalnızca Yön’ün değil, MDD hareketi ve TİP’in de çözüm alternatifi esasta budur. ‘70’li yılların revizyonist akımlarının konumu yine budur. Bugün ise gerek İP gerekse EP programının alternatif çözümü yine devletçiliktir. Doğal olarak bu tutuma devleti sınıflar üstü gören burjuva teoriler ve bu çerçevede açık ya da örtülü devlet savunuculuğu eşlik ediyor. Bu durumda bütün sorun, mevcut devleti yanlış ellerden ve politikaların güdümünden kurtarmak, halkın hizmetinde olacak bir kalkınma seferberliğine yöneltmektir.

Perinçekçi İP bu düşüncenin savunusunu cepheden yapıyor; “Halkçı-devletçi ekonomi seçeneği”, adı üzerinde, bunu anlatıyor. EP programı ise bu konuda daha dolaylı bir tutum içerisinde; doğrudan bir “devletçilik modeli” önermiyor, ama tüm önerileri mantık ve içerik olarak bu aynı sonuca kendiliğinden çıkıyor. İP seçeneğini (bu, dayanak olarak kullanılan tarihsel temel üzerine bir tartışma da gerektirdiği için) şimdilik bir yana koyarak, önerilen çözümün ilkesel çerçevesi üzerinden EP programına daha yakından bakalım.

“Temel ilkeler” bölümünün daha ilk maddesinde şunları söylüyor:

“1. Türkiye’de devletin küçültülmesi yönündeki politikalar, kamu kesimi potansiyelinin kalkınma amaçlı olarak harekete geçirilmesi önünde engel oluşturmaktadır. Sosyal devletin gelişmesi ve kalkınmanın önünün açılması için devletin küçültülmesi saplantısından vazgeçilmeli; üretim ve istihdamın önünü açacak, büyümeyi ve kalkınmayı hedefleyen politikalara dönülmelidir.”

Kavram olarak kullanılmasa da, önerilen kendi yönünden tamı tamına bir “devletçilik” çözümüdür. Devletçi-müdahaleci politikalar, “büyümeyi ve kalkınmayı” güvence altına alacak, bu sayede “üretim ve istihdamın önü” de açılmış olacak. Arada herhangi bir mantıksal ya da zorunluluk ilişkisi olmadığı halde, fazladan bir de bu politikanın “sosyal devletin gelişmesi” anlamına geleceği belirtilmektedir. Böylece, Perinçekçi İP programının “halkçı” paye ile süslediği devletçilik, benzer bir payeyi EP programı üzerinden “sosyal devlet” olarak almaktadır.

“Sosyal devlet”, kendi başına bir model ya da devletçi bir modelin zorunlu bir türevi değil, fakat yalnızca, ikinci emperyalist dünya savaşı sonrasında, emperyalist burjuvazinin sosyalizmin basıncı karşısında işçi sınıfını ve emekçileri aldatmada kullandığı bir ideolojik argümandır. İşçi sınıfı ve emekçilere tanınan iktisadi, sosyal ve demokratik haklar, hiç de bu türden bir “sosyal” modelin ürünü değil, fakat doğrudan iç ve uluslararası sınıf mücadelesinin bir sonucu olmuştur. Zorlu mücadeleler sayesinde kazanılan bu haklara yasal ve kurumsal bir biçim vermek zorunda kalan burjuvazi, sosyal-demokrat uşaklarının da yardımıyla, ortaya çıkan hak ve kazanımlar tablosunu “sosyal devlet” olmanın gerekleri ve sonuçları olarak sunma ve bunu sosyalizme karşı bir ideolojik argüman olarak kullanma yoluna gitmiştir.

Bunlar açık tarihi gerçeklerken, EP programı emekçileri krizin yıkıcı etkileri karşısında acil ekonomik, sosyal ve demokratik istemleri uğruna egemen burjuva sınıfına karşı kararlı bir mücadeleye çağıracağına, devletçilik ve “sosyal devlet” üzerine aldatıcı hayaller yayıyor. Neo-liberal saldırının sürdüğü son yirmi yılın ardından bugün içyüzü artık tümden açığa çıkmış bir burjuva aldatmacasını alıp emekçilere alternatif program olarak sunuyor. EMEP’in liberal takımı da buna gözü kapalı destek veriyor, alkış tutuyor. Bu adamlar devletçiliği ve sözde “sosyal devlet”i bir alternatif sayıyorlarsa, bunu emekçiler için “tarihi seçenek” sayacak kadar kendilerinden geçiyorlarsa, neden hala utanmadan kendilerine sosyalist demeyi sürdürüyorlar?

Devam ediyoruz. EP programının “temel ilkeler”inin üçüncüsü, sorunu “sosyal devlet uygulamaları” gibi genel kategori haline sokarak şunları söylüyor:

“3. Kriz koşullarının toplumun geniş kesimlerinde yarattığı yoksullaşmanın aşılabilmesi için sosyal devlet uygulamaları tartışmasız bir biçimde hayata geçirilmelidir.”

“Sosyal devlet uygulamaları” her yerde burjuvaziye karşı dişe diş bir mücadelenin ürünleri olduğuna ve nitekim işçi sınıfının mücadele düzeyindeki gerilemeye bağlı olarak da bugün emperyalist metropollerin kendisinde bile sürekli gaspedilip budandığına göre, yukarıdaki formülasyonun ne gibi bir anlamı ve işlevi olabilir? Ya da işçileri ve emekçileri aldatmaktan, “sosyal devlet”ten beklentiler içinde sersemletmekten başka bir anlamı ve işlevi olabilir mi?

Böyle yapmak yerine, örneğin krizin yıkıcı etkilerine karşı ve faturayı kapitalislere ödetmek üzere, işçi sınıfının ve emekçilerin en yakıcı taleplerini dosdoğru ifade etmek, burjuvazinin ve devletin karşısına buna dayalı kararlı bir mücadele çizgisi ile çıkmak da bir yol olabilirdi. Burada “krize alternatif çözüm” türünden, iriliği ölçüsünde gerici ve burjuvaca olan (düzeni kendi temelleri üzerinde düze çıkarmak ve krizsiz bir gelişme sürecine sokmak iddiası nedeniyle gerici ve burjuvaca olan) iddialara kuşkusuz yer olmazdı. Ama sınıf ve emekçi hareketinin burjuvazi ve emperyalizm karşısına birleşik, bağımsız ve mücadeleci bir güç olarak çıkmasının önü açılırdı.

Gelgelelim bu EP’in asıl unsurlarını oluşturan sendika bürokrasisinden beklenecek bir tutum değildir. Tersine, yaptıkları sözde “emek programı” ile onlar, tam da işçi sınıfı hareketinin bağımsız gelişme ihtimalinin önünü kesmek, bunun olanaklarını boşa çıkarmak istiyorlar. Onu devletten beklentiler ve “hükümetlerin yüzünü artık halka dönmesi” gerektiği dilenmeleri içinde kötürümleştirmek istiyorlar.

Onların her zamanki işi de zaten bu değil mi? “Emek programı” çıkışı onların bilinen misyonunun yeni bir biçiminden başka bir şey değildir. Bunu herkes çok geçmeden bütün açıklığı ile bir kez daha yaşayarak görecek. Ama EMEP’in kuyrukçu liberal takımı, onca deneyime rağmen bu temel gerçekleri bilmezlikten-görmezlikten gelerek, sendika bürokrasisinin bu yeni manevrasını, içi boş liberal platformunu tutup emekçilere “tarihi seçenek” olarak sunmakta herhangi bir sakınca görmüyor. Bu tutumuyla onlar sendika bürokrasisinin hain misyonuna kendi cephelerinden destek sunmuş oluyorlar.

Devletin “yeniden” kazanacağı “sosyal fonksiyonlar”

EP programı, Perinçekçi İP’in “Halkçı-devletçi ekonomi seçeneği”nde iddia edildiğine benzer biçimde, Türkiye’de devletin yakın geçmişte “sosyal fonksiyonlar”a zaten sahip bulunduğunu, bunların sonradan terkedildiğini, çözümün “yeniden” bunlara dönmekte ve bunları daha da geliştirmekte olduğunu iddia ediyor. Programın “temel ilkeler”inin ikincisi, bu konuda şunları söylüyor:

“2. Devletin ekonomik ve sosyal fonksiyonlarını yeniden kazanması ve geliştirmesi, Türkiye’nin geleceğini planlama yetkilerini yeniden kazanmasıyla mümkündür. Özel sektör için yönlendirici, kamu sektörü için bağlayıcı plânlama, bölgesel ve sektörel bağlantıları etkin bir şekilde oluşturularak başlatılmalıdır...”

“Yeniden” dönülecek dönemin hangisi olduğu burada pek açık değil. Fakat yakınmalar “devletin ekonomik ve sosyal fonksiyonları”nın zayıfladığı liberalleşme saldırısı üzerinden ifade edildiğine göre, bu kabaca ‘80 öncesi dönem olmalıdır. Peki ama ‘80 öncesi dönemin neyi, hangi devletçi ve “sosyal” uygulamaları emekçilerin bugünkü sorunlarına ve ihtiyaçlarını çözüm olacak, ülkeyi de bugünkü yıkım ve iflastan kurtaracak? Tersine, sözkonusu dönemin politika ve uygulamaları, emekçilerin en yakıcı güncel sorunlarına bile bir çare olmak bir yana, ürettiği ve ağırlaştırdığı ekonomik, toplumsal ve kültürel sorunlarla, Cumhuriyet dönemi Türkiye’sinin en büyük toplumsal çalkantılarına ve en şiddetli sınıf mücadelelerine zemin oluşturmamış mı? Sözkonusu dönem halk hareketinde iki büyük devrimci yükselişe ve bunları ezmek için gündeme getirilen iki kanlı faşist askeri darbeye sahne olmamış mıydı? Bunlar bugünün yetişkin kuşaklarının büyük ölçüde yaşayarak bildiği kaba gerçekler değil midir? Bu dönemin gerçekleri, toplumsal ve siyasal sonuçları bu kadar açıkken, tutup, “devletin ekonomik ve sosyal fonksiyonlarını yenidenkznması”na ve sözde “karma ekonomi”ye yeniden dönmesine dayalı bir çözümü emekçilere bir alternatif olarak sunmanın anlamı ne olabilir?

Kaldı ki ‘80 öncesinin ekonomi politikaları, ‘50’lerde gündeme getirilen belli bir kapitalist sermaye birikimi modelinin bir ifadesiydi. “İthal ikameci” olarak adlandırlan bu politikalar hiçbir biçimde emekten yana olmadığı gibi, zaman içerisinde emperyalizme bağımlılığı da gitgide artıran politikalardı. Ve bu “ithal ikameci model”, ‘70’li yılların sonuna doğru artık tam bir tıkanıklıkla sonuçlandığı içindir ki, dışa açılmaya ve liberalleşmeye dayalı yeni bir kapitalist sermaye birikimi modeli, “ihracata dayalı büyüme” çekici etiketi altında gündeme getirildi. Türkiye’yi bu modele göre her alanda yeniden yapılandırmanın faturası ise 12 Eylül askeri rejimi ve onun çok yönlü ezici sonuçları oldu. İşbirlikçi burjuvazi ve onun hizmetindeki devlet ile tüm hükümetler, hiç de “yış politikalar”a akılsızca saplandıkları için değil, fakat tam da kapitalist sermaye birikimini sürdürebilmenin yeni gerekleri doğrultusunda hareket ettikleri içindir ki, son yirmi yıla egemen liberal politikaları ortak bir tutumla biribiri peşi sıra izlediler.

Bu çizginin bugün emekçilerle birlikte ülkeyi de bir yıkıma ve iflasa sürüklediği doğrudur. Ama bunu tamamlayan başka doğrular da var.

İlkin, dönülmesi istenen eski politikaların da kendi 30 yıllık evrimi içinde aynı sonuca çıktığı, ‘70’li yılların sonunda aynı yıkım ve iflasla sonuçlandığı da doğrudur. İşbirlikçi burjuvazi o zamanki tıkanmayı ve iflası “yeni model” sayesinde aşmayı denediği içindir ki, 12 Eylül’le birlikte süreklileşen baskı ve terör rejimi eşliğinde bir 20 yıl daha idare edebildi işleri.

Ve ikinci olarak, ki bu tüm liberal çevrelerin özenle geçiştirdikleri bir noktadır, emekçiler ve ülkeyi bugünkü yıkıma sürükleyen bu aynı politikalar, tersinden, işbirlikçi burjuvazi ile onun uşakça sırtını dayadığı emperyalist burjuvaziye büyük sömürü ve vurgun olanakları yarattı. Türk burjuvazisinin son 20 yılda yaptığı sermaye birikimi, tarihinin hiçbir dönemiyle kıyaslanamayacak boyutlardadır. Onun için önemli ve gerekli olan da yalnızca budur. Bundan dolayıdır ki, emekçilerin yıllardır büyük bir tepki ve nefretle andığı Özalcı liberal politikaları tekelci burjuvazi dün olduğu gibi bugün de şükranla anmaktadır. Bundan dolayıdır ki, son 20 yılın en çok palazlanan holdinglerinin başında gelen Sabancı Holding patronu, son kriz sonrasında, “bugün Türkiye’ye yeni bir Özal” gerekli demekte ve sermaye çevreleri Dünya Bankası’ndan ithal ABD memuru Derviş’i buna muhtemel aday saymaktadırlar.

Demek ki, sermaye medyasındaki bazı kalemlerin bile gelir dağılımı tartışmaları vesilesiyle lütfedip söyledikleri gibi, ortada tek değil, fakat iki ayrı Türkiye var. İzlenen model ya da politikalar da bu iki farklı Türkiye için taban tabana zıt sonuçlar vermektedir. Biri için yıkım olan öteki için muazzam bir semirme anlamına gelebilmektedir. Hükümetlere sağduyulu yeni politikalar önerenler ve devletten eski fonksiyonlarına dönerek “Türkiye’nin geleceğini planlama”sını isteyenler, öncelikle bunu kavramak ve ortaya koydukları çözüm reçetelerinin en başına da bunu koymak zorundadırlar. Sermaye devleti ve hükümetleri sermayeye hizmet ederler, bu sosyal bilimin alfabesidir. (Ama Evrensel’in liberal köşe yazarı takımı, karşıtını tanımlamaktan aciz, hükümetleri ve devleti doğru politikalara ikna edilmesi gereken sınıflar üst&ul; kurumlar olarak gören bir programı bilim insanlarının “emek hareketi”ne tarihi hizmeti olarak sunabiliyor). Ortaya koydukları alternatif “emek programı”nın en başına bunu yazmayanlar ve tüm çözüm önerilerinde bunu bir kılavuz ipi olarak gözetmeyenlar, “emek programı” adı altında yalnızca emekçileri aldatma peşindedirler demektir.

EP programının İP programının bir adaptasyonu olduğunu söylemiştik. Aynı programın “temel ilkeler” bölümünün ilk iki maddesinin, İP’in “Halkçı-devletçi ekonomi seçeneği”nin “Yön Gösterici İlkeleri”nin ilk iki maddesinin bir benzeri olduğunu da geçerken belirtelim. Şu farkla ki, EP programı herhangi bir iktidar ya da hükümet iddiası taşımıyor, toplamı içinde yalnızca yüzünü halka dönmesi gereken hükümetlere sesleniyor, onları yanlış politikalardan dönmeye ve emekten yana bir politika izlemeye çağırıyor. Bu bile buradaki “emek programı” iddiasının ciddiyetsizliğini göstermeye yeter. Perinçekçi İP ise bu konuda daha tutarlı; formüle ettiği ilkeleri izlemek ve önerdiği çözümleri uygulamak üzere, “tekmil millete dayanan” bir ulusal hük&ul;met ihtiyacından sözediyor. Böyle olunca da, edilgen yapılmalı-edilmeli üslubu yerine, bu hükümet adına vaatkâr bir yapılacak-edilecek üslubu kullanıyor.

(Devam edecek...)