14 Nisan'01
Sayı: 04


  Kızıl Bayrak'tan
  Sınıf ve kitle hareketini boğmaya dönük kirli planları boşa çıkaralım!
  Devrimciler ölmez, devrim davası yenilmez!
  Zafer et ve tırnakla sökülüp alınacaktır!
  Geçmiş deneyimlerin ışığında 1 Mayıs'a hazırlık...
  İşçi sınıfının ögütlü-birleşik mücadelesi tayin edicidir
  Ya mücadele ya yozlaşma
  Kitle eylemine etkin müdahale nasıl ele alınmalıdır?
  Taban inisiyatifinde yeni adım: "Anadolu Yakası İşçi-Emekçi Platformu Girişimi"
  Düzenin krizi'ne liberal sol reçeteler/3
  Kriz ve devrimci sınıf çizgisi/1
  Gençlik
  Esnaf eylemleri...
  İşçi sağlığı ve iş güvenliği
  Yurtdışında Ölüm Orucu Direnişi ile dayanışma etkinlikleri
  Ölüm Orucu Direnişi 25. haftasında!
  Mücadele Postası

  Bütün yazılar

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 

Ya mücadele ya yozlaşma

Son elli yılı ardı arkası kesilmeyen krizlerle geçiren sermaye düzeni, İMF-TÜSİAD programının iflasıyla bir kez daha kriz batağında debelenmeye başladı. Krizin sorumlusu olarak hükümet ve İMF öne çıkarılarak Türkiye kapitalizminin yapısal bozukluğu örtülmek istenirken, yükselen tepki de saptırılarak sisteme yönelmesi önlenmeye çalışılıyor.

Krizler, rejimin ekonomik çöküşüyle sınırlı kalmıyor, bununla beraber siyasi olarak yozlaşıp çürümesini de beraberinde getiriyor. Düzen partilerine göz attığımızda ne kadar kokuştuklarını açıkça görüyoruz. Kriz burjuva düzeninin doğrudan bir sonucu olduğu halde, bunun yansımaları ve yarattığı sonuçlar hiç de burjuva sınıfıyla sınırlı kalmıyor. Ekonomik çöküntü, hızla emekçilerin günlük sosyal yaşamında da yankısını bulur. Nitekim son krizden beri burjuva basının genellikle üçüncü sayfalarında verilen ve toplumdaki çöküntü ve yozlaşmanın dolaysız sonucu olan olayların sıçramalı bir şekilde artığı görülmektedir.

İşsizlik, yoksulluk, düşük ücret ve işten atılma korkusu vb. sorunlarla boğuşan emekçilerin, ağırlaşan kriz koşullarında geleceklerine güvenle bakmaları giderek zorlaşmaktadır. Bunun sonucunda aile içi sorunlar ve boşanmalar artmaktadır. Ayrıca gasp, hırsızlık-kapkaççılık, fuhuş, intihar, cinayet, uyuşturucu madde bağımlılığı, ve şiddet olayları günlük yaşamın bir parçası haline gelmektedir. Bunun farkında olan devlet, sorunların çözümüyle değil, sadece kriminal boyutuyla ilgilenmektedir. Bu vakalardaki artış sömürü düzeninin emekçilere dayattığı fiziki ve moral yozlaşmanın gittikçe derinleşip, yaygınlaştığının pratik göstergesidir.

Ancak biliyoruz ki rejimin krizi beraberinde sadece yozlaşmayı değil, asıl olarak işçi-emekçi kitlelerin daha kitlesel, daha militan bir tarzda mücadele etmelerinin olanaklarını da yaratır. Zira sistemin emekçilere dayattığı mutlak yoksulluk ve sefaletten başka bir şey değildir. Bu koşullarda yükselen mücadele, sadece egemenlere geri adım attırmanın değil, emekçilerin sosyal yaşamlarındaki tahrip edici çöküşün önünü kesmenin de biricik olanağıdır.

Ücretli emeğin sermaye tarafından sömürüsüne dayalı olan kapitalist sistemde emekçiler sürekli bir saldırıyla karşı karşıyadırlar. Ancak sistemin krizinin derinleştiği dönemlerde bu saldırının çok daha katmerli olduğu da bir gerçektir. Sermaye düzeninin son aylardaki saldırılarına bakarak da bunu görebiliriz.

Bu gerçekliği tahlil eden partimiz: “İşçi sınıfının fiziki ve moral yozlaşmadan korunması, kendi kurtuluşu uğruna verdiği mücadele savaşma gücü ve yeteneğinin yükseltilmesi için” emeğin korunması uğruna mücadeleyi önüne bir görev olarak koymuştur. Saldırının azgınlaştığı bu dönemde emeğin korunması uğruna mücadenin önemi bir kat daha atmıştır.

Faşist sermaye rejimi işçi ve emekçileri bir ikilemle karşı karşıya getirmiştir. Ya saldırılara boyun eğmek, ki bu yol çürüme ve yozlaşmaya giden yoldur. Ya da düzenin saldırılarını püskürtüp krizin faturasını kapitalistlere ödetmek için kararlı bir mücadele; ki bu yol emekçi yığınları yozlaşmadan korumakla kalmayacak, kendi kurtuluşları uğruna verdikleri mücadelede onların savaşma gücü ve yeteneğini de geliştirecektir.

Her onurlu emekçinin ikinci yolu seçeceği kesindir. İkinci yolun baskın gelmesinde, başta komünistler ve öncü işçiler-emekçiler olmak üzere, tüm ilerici-devrimci güçlerin özel bir çaba harcamaları gerektiği açıktır.

İşçi ve emekçilerin eğilimi mücadele ve direnişten yanadır. Bu eğilim önemli bir avantajdır. Ancak sermayenin saldırılarını püstürtmek için yeterli değildir. Mücadele isteminin sağlam ve yaygın bir örgütlülükle birleştirilmeye ihtiyacı var. Ekonomik saldırıya karşı direnmek, devletin terör uygulamalarını boşa çıkartmak ve sendika ağalarının hareketin önünü kesmek için girişebilecekleri olası manevraları etkisiz hale getirmek de buna bağlı olacaktır

Devrimci tutsaklar, F tipi hücrelere karşı yükselttikleri Ölüm Orucu direnişi ile hedefe ulaşmak için tutulması gereken yolu göstermişlerdir. Fabrikalarda, işletmelerde, semtlerde, özetle emekçilerin tüm çalışma ve yaşam alanlarında direnişi örgütlemek, bu örgütlülüğü ileriye dönük mücadelede atılan bir ilk adıma dönüştürmek, günün en acil görevleri arasındadır.

M. Dicle



Sendika ağaları tarafından örülen
hain barikatları yıkalım!

Faşist baskı ve teröre, sermayenin örgütsüzleştirme saldırılarına, sindirme ve bastırma operasyonlarına karşı;

Ekonomiden sorumlu ABD’den kiralık Bakan Kemal Derviş tüm umutlarını meclisten çıkartılacak yasalara bağladı. Amerika, Almanya, Fransa ziyaretlerinde ona söylenen tek şey ise, verilecek kredilerin güvenceye alınması için yasaların en kısa sürede çıkartılması. Hükümet önceleri cesaret edemediği yasaları şimdi bir çırpıda meclisten geçiriyor.

Diğer taraftan “sosyal patlama” ihtimali sermayenin uykularını kaçırıyor. Baskı ve terörle bastırılmaya çalışılan kitlelerin öfkesinin patlamasından korkuyorlar. TÜSİAD başkanı Tuncay Özilhan, “Bu hükümetin kötü yönetimi nedeniyle kriz şimdi patladı. Adeta kanalizasyon patladı. Ama artık birilerinin ortaya çıkıp temizlik yapması gerekiyor. Hükümetin bu nedenle kararlı ve hızlı adımlar atması gerek. Gün geçtikçe umutlar azalıyor.” diyor.

Yolsuzluklara, yağma ve talana, kara para aklamaya, emekçi halkın ödediği vergilerin asalaklara aktarılmasına dayanan rant düzeni çökmüştür. Evet, “kanalizasyon patlamıştır.” Ama, bizzat kendisi de bu rant düzeninden palazlanan işbirlikçi tekelci sermaye bu pisliğin içinde salt yolsuzlukla suçlananların değil kendisinin de boğulacağını biliyor. Telaşı buradan kaynaklanıyor.

Bu kaygısı hiç de boşuna değil. Zira işçi kitlelerinde umutlar çoktan tükenmiştir. Mücadele isteği ve kararlılığı güçlenmektedir. Fakat örgütsüzlük ve bilinçsizlik sınıfın belini bükmektedir. Bundan faydalanan sermaye de sendika bürokratları vasıtasıyla işçi sınıfının mücadelesinin önünü kesmeyi başarabilmektedir. Şimdi B. Meral ESK toplantısının ardından “Ortada desteklenecek bir ekonomik program yok” diyor. Sanki şimdiye kadar uygulanan ekonomik programlar işçi ve emekçileri yıkıma uğratmamış gibi.

Bu hainler bugüne kadar sosyal yıkım programlarının uygulanmasını elleri-kolları bağlı seyrettiler. Tabanın dayatmasıyla alanlara çıkıp öfke boşaltma eylemleri dışında. Satış sözleşmeleriyle sermayeye hizmette kusur etmediler. İşçilerin mücadele isteğini dizginleme, onları umutsuzluğa ve çaresizliği itme çerçevesinde üstlendikleri misyonu başarıyla yerine getirdiler. Şimdiki sözde muhalefetin nasıl bir sahtekarlık olduğunu görebilmek için de çok fazla zaman geçmesi gerekmeyecek.

Bu satılmışlar, her yıl binlerce işçi sendikalı işyerlerinden atılırken, sendikalar bir bir tasfiye edilirken seslerini çıkarmadılar. Sadece geçen yıl 1.5 milyon işçi, ya işyerlerinin kapatılmasıyla, ya da işçi fazlasının azaltılması bahanesiyle atıldı. Patronlar yüklerini hafiflettiler, kârlarına kâr kattılar. Bu yıl işten atmaların iki katına çıkacağı hesapları yapılıyor.

Sermaye hükümeti yükselen kitle hareketi nedeniyle yeni ekonomik programını kolayından uygulayamayacağını görüyor. Bir kez daha sendika bürokratlarına güveniyor. Sınıf içindeki bu ajanlarının, bu emek düşmanlarının bir kez daha üzerlerine düşeni yapacaklarını biliyor.

Örgütsüzlüğümüzden güç alan sermaye arsızlıkta ve pervasızlıkta sınır tanımıyor. İşçi sınıfıyla adeta alay ediyor. ESK toplantısında TİSK’in talebi, kıdem tazminatlarının ödenmemesi, işsizlik sigortası ve sigorta primlerinin azaltılması, işgüvencesinin getirilmemesi ve esnek üretim oldu. Bu talepleri sürekli dile getiren patronlar yasaların meclisten bir an evvel geçmesi için baskı yapıyorlar. Özellikle işgüvencesi konusunda seslerini yükseltiyorlar. Zira 1.5 milyona yenilerini eklemek, daha milyonlarca kişiyi işten atmak için fırsat bekliyorlar.

Bu haftadan itibaren alanlara çıkacağız. Unutmamalıyız ki, öfkemizi boşaltmak, tepkimizi haykırmak için alanlara çıkmak yeterli değil. Krizin faturasını kapitalistlere yüklemek dişe diş militan bir mücadeleyi gerektiriyor. Mücadeleyi adım adım daha ileriye taşımayı gerektiriyor. Sendikalarımızı gerçek birer direniş mevzisi haline getirmeyi gerektiriyor. Birleşik-örgütlü bir işçi-emekçi barikatını gerektiriyor. Ve nihayet üretimden gelen gücümüzü kullanmamızı gerektiriyor.

Bu ise ancak sendika ağalarının denetimini kırmakla, önümüze ördükleri hain barikatı yıkmakla, taban örgütlülüklerini yaygınlaştırmakla mümkündür.

A. Engin