31 Mart '01
Sayı: 02


  Kızıl Bayrak'tan
  Örgütlü birlik tehditleri boşa çıkarmanın biricik yoludur!
  Ölüm Orucu Direnişi'nin yeni evresi...
  DHKP-C, TKP(ML), TKİP dava tutsalarının açıklaması: Taleplerimiz değişmedi!..
  Ölüm Orucu Direniş'i sürüyor!
  Sınıf hareketi
  Hükümet, TÜSİAD ve Genelkurmay Washington'da!
  Düzenin krizi'in liberal sol reçeteler/1
  Yeni bir hayat"a işçi sınıfının devrimci programıyla ulaşılacak!
  Sınıf hareketi ve görevlerimiz
  Newroz etkinlikleri...
  Uluslararası hareket
  Yurtdışında ÖO'yla dayanışma faaliyetleri...
  "Direnişin zerresine bile gölge düşürmemek boynumuzun borucudur"
  Düş yola...
  Gençlik
  Mücadele Postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 

Saldırıların hız kazandığı bir dönemde

 

Sınıf hareketi ve görevlerimiz


Sınıflar mücadelesinin giderek ısınacağı, hızlanıp şiddetleneceği bir döneme giriliyor.

Düzen cephesinin büyük umutlar bağladığı İMF-TÜSİAD programı bir ay önce iflas etti. Büyük bir kriz yaşandı. Ekonominin tüm dengeleri alt üst oldu.

Şimdi sermaye, eski İMF-TÜSİAD paketinden beklentilerini de karşılayacak, aynı zamanda yaşanan krizden dolayı uğradığı zararları işçi ve emekçilere fatura etmeyi sağlayacak yeni bir program peşinde.

Bunun için emperyalizmin en has adamlarından biri olan Kemal Derviş Türkiye ekonomisinin başına, fiilen başbakanlığa atandı. İçeriğini tümüyle emperyalistlerin belirlediği bir program, “ulusal” yaftasıyla Derviş’in ismi üzerinden devreye sokulmaya çalışılıyor.

Önce yasalar, sonra paralar...

Emperyalistler yaşanan krizden ve doğurduğu sıkıntılardan kendi çıkarlarını daha da güvencelemek için yararlanmaya bakıyorlar. Bu çerçevede, Türkiye’ye yapılacak kredi yardımları bir takım yasal düzenlemelerin 15 gün içerisinde gerçekleştirilmesi şartına bağlamış durumdalar. Yapılmasını istedikleri yasal düzenlemeler belli. Emperyalist yağma ve sömürünün önünde engel oluşturan hukuksal uygulamaların temizlenmesini istiyorlar. İstenen yasal düzenlemeler yerine getirildiğinde, özelleştirmeler hızlanıp yaygınlaşacak. Türkiye’deki bankacılık sistemi tamamen emperyalist sermayenin denetimi altına girecek. Dış borç ödemeleri güvence altına alınmış olacak. Mevcut tarımsal yapının tasfiyesi hızlanacak. Küçük esnaf ve küçük işletme sahiplerinin bankaların finansman olanaklarından yararlanmalarının önü keilecek.

Yasalar çıkmaya başladıktan sonra şu çok daha iyi anlaşılacaktır. Bu yasaların meclisten geçirilmesi ve Derviş’in “ulusal” kılıklı programının devreye sokulması, kelimenin gerçek anlamıyla bir savaş ilanıdır. Sermaye, işçi sınıfına, emekçilere, yoksul köylülüğe, kısacası toplumun ezilip sömürülen bütün kesimlerine eskisinden çok daha şiddetli ve eskisinden çok daha kısa sürede sonuç almak zorunda olduğu bir savaş açmıştır. Ve yineleyelim ki, içinde bulunduğu durum bunun gereklerini hızla yerine getirmesini dayatmaktadır.
Önümüzdeki dönemde sınıflar mücadelesini kızıştıracak tablonun bir yönü budur. Diğer yönünde ise toparlanıp harekete geçmeye çalışan bir sınıf ve kitle hareketi var. Sermayenin başarısı ya da başarısızlığı, daha çok karşıdan, sınıf ve kitle hareketinden gelecek yanıtın düzeyine göre şekillenecek.

Yeni dönem sınıf hareketinin avantajları

İşçi ve emekçi yığınlar bundan önceki saldırı dalgaları karşısında gereken direniş ve mücadeleyi sergileyemediler. Sermaye karşısında direngen bir sınıf ve kitle hareketi görmedi. Sonuç, sermayenin bir dizi “kolay başarı” kazanması oldu.

Fakat belli ki sermayenin işi bu kez o kadar kolay olmayacaktır. Daha bugünden bu düşünceyi doğrulayan, besleyip güçlendiren bir dizi olgu ortaya çıkmış durumdadır.

İşçi ve emekçiler burjuva siyasetçilerine güven duymuyor

İşçi ve emekçi yığınların burjuva siyasetçilerine, aynı anlama gelmek üzere düzen partilerine hiçbir güvenlerinin kalmadığı bugün artık son derece açık bir olgu durumundadır.

Eskiden hükümetin en ufak falsosunda bile, muhalefetteki partiler “seçime gidilmeli” diye ayağa kalkarlardı. Şimdi ise hükümet düşünülebilecek en kötü durumda olmasına rağmen, hiçbir muhalefet partisi seçim istemeye cesaret edememektedir. Çünkü hepsi de bilmektedir ki, olası bir seçimde kitlelere söyleyebilecekleri hiçbir şeyleri yoktur. En düzmece kamuoyu araştırmaları bile partilerin oy oranlarının %10 civarında olduğunu göstermektedir.

Bunun kendisi, sermayenin yığınları aldatma şansının büyük oranda azaldığını, tersinden ise sermayeden bağımsız bir sınıf ve kitle hareketi yaratılmasının olanaklarının arttığını göstermektedir. Yığınlar sermayenin siyasal denetiminden kopmaya, devrimci müdahalelere yanıt vermeye giderek daha açık hale gelmektedir.

İMF ve emperyalizm işçi ve emekçilerin gözünde teşhir oldu

İşçi ve emekçi yığınlar, yıllardır birbiri ardına uygulamaya sokulan İMF-TÜSİAD imzalı “istikrar programları”nın kendileri için ne anlama geldiğini yaşayarak, ağır bedeller ödeyerek gördüler.

“Enflasyon düşecek, ülke düze çıkacak. Ama bunun için hepimizin fedakarlık yapması gerekir. Herkes kemerleri sıkmazsa, acı ilacı içmezse bu iş olmaz” tekerlemesi eşliğinde gündeme gelen her program, işçi ve emekçileri işsizliğin ve sefaletin kucağına daha fazla itti.
Bu aynı dönemde burjuvazinin yağma ve talandan, faiz rantından, azgınlaşan artı-değer sömürüsünden elde ettiği kazançlar katlandı. Emperyalist ülkelere kar transferi görülmemiş ölçüde arttı. Türkiye’deki borsa ve finans sistemi uluslararası sermayenin günü birlik vurgun alanı haline geldi.

“İstikrar programları”nın kendileri ve burjuvazi için nasıl taban tabana zıt anlamlara geldiğini gören işçi ve emekçilerin gözünde İMF ve Dünya Bankası gibi kurumlar artık yıkımla, soygun ve sömürüyle eşdeğer hale gelmişlerdir. Son yıllarda işçi ve emekçi eylemlerinde İMF’nin hedef tahtasının tam ortasına oturtulması bundan dolayıdır. Diyebiliriz ki, bugün İMF ya da Dünya Bankası imzalı bir yeni paketin (ki bunun adının “ulusal program” olmasının hiç bir kıymeti yoktur) işçi ve emekçiler nezdinde umut olmasının, onları beklentiye sokmasının fazla bir olanağı kalmamıştır.

Tersine, yıkım programlarının bu emperyalist kurumların dayatmalarıyla gündeme getirilip uygulanması gerçeği, işçi ve emekçilerde emperyalizme karşı öfke ve tepkinin gelişip güçlenmesine hizmet etmektedir. Yığınların öfke ve tepkisinin hem emperyalist kurumlara, hem de ülkeyi onlara kayıtsız şartsız teslim edenlere yöneldiğini eklemek gerekir. Bu, gelişecek muhtemel bir sınıf hareketinin başlıca özelliklerinden birinin de emperyalist yağma ve sömürüye karşıtlık olacağını gösterir.

İşçi ve emekçiler sendika bürokrasisine de güven duymuyor

“Bir yandan, kapsamlı ve ağır bir saldırı karşısında bulunan, bu saldırıların yaşamlarında nasıl bir yıkıma yol açacağını iyi-kötü bilen, bu nedenle buna karşı direnmek isteyen, bunu somut biçimde de göstermek isteyen işçiler ve emekçiler...

“Bunun karşısında, işçi ve emekçilerin mevcut sendikal örgütlülüklerinin tepesine çöreklenmiş bulunan, işçi ve emekçilerden yana görünüp her adımda onlara ihanet eden, en iğrenç aldatma ve oyalamalarla mücadele etmek isteyen kitleleri çaresizlik duygusu içine iten, böylece sermayeye en büyük hizmette bulunan ve sermaye devletinin organik uzantısı olarak hareket eden satılmış sendikal ihanet çeteleri...” ( , sayı: 215, Mayıs ‘00)

Sınıf devrimcileri bu satırları yaklaşık bir yıl önce yazdılar. O günden bu yana tablonun özünde bir değişiklik olmamıştır. Bununla beraber sermayenin saldırılarındaki yoğunlaşmaya paralel olarak sınıf yığınlarındaki öfke ve mücadele isteği daha da yaygınlaşıp güçlenmiştir. Sendikal ihanet çetelerinin buna yanıtı, düzene uşaklık konusunda daha da pervasızlaşmak ve yüzsüzleşmek olmuştur.

Daha da öncesini bir kenara bırakarak konuşmak gerekirse, denebilir ki, saldırılar karşısında sınıfın tepkisiz kalmasında en büyük rolü bu ihanet çeteleri oynamışlardır. Sermayenin gündeme getirdiği saldırı programlarına, “ülkemizin çıkarları için işçiler olarak elimizden geleni yapacağız” türünden demagojilerle avukatlık yapanlar onlardı. Ekonomik Sosyal Konsey gibi oluşumlar üzerinden işçileri sermayenin çıkarlarına yedeklemekte tereddüt etmediler. İşçilerdeki mücadele ve eylem isteğini yalan ve oyalamalarla boşa düşürdüler. Taban basıncı sonunda harekete geçmek kaçınılmaz hale geldiğinde ise, eylemlerin içini boşaltmak, bölmek ve etkisizleştirmek için ellerinden geleni yaptılar. Sınıf hareketinin önüne tam anlamıyla bir barikat ördüler.

Sınıf hareketi yakın dönemde sermayenin saldırılarını püskürtme konusunda kayda değer bir varlık sergileyemedi. Ama gene aynı dönemde sendikal ihanet şebekelerinin gerçek yüzünün ne olduğu konusunda paha biçilmez deneyimler kazandı. Onların gerçekte kime hizmet ettiğini acı tecrübelerle öğrendi.

Bundan dolayı işçi ve emekçiler, tıpkı düzen politikacılarına olduğu gibi düzenin hizmetindeki sendika bürokratlarına da artık güvenmemektedir. Bürokratlara duyulan bu güvensizlik sınıf hareketinin yeni dönemde sendikal ihanet barikatına takılmasını önlemeye yarayacak önemli olanakları da beraberinde getirecektir. Bu konuda özellikle dikkat edilmesi gereken şey, sendika bürokratlarına duyulan güvensizliğin sendikal örgütlenmenin kendisine ve örgütlü mücadeleye güvensizliğe dönüşmesi ihtimalidir. Bugün sınıf içerisinde sermayeye karşı örgütlü mücadele eğiliminin güçlendiği gözlenmekle birlikte, sözünü ettiğimiz küçümsenecek bir sorun değildir ve bu anlamda örnekler yaşandığı bilinmektedir.

Sendikal ihanet şebekeleri, şimdi eskiden olduğu gibi doğrudan düzen politikalarının avukatlığını yapmaktan vazgeçmiş görünüyorlar. Hatta, düzeni sıkıntıya sokacak kimi talepleri de içeren bir “Emek Programı”nın altına da imza atmış durumdalar. Onları buna yönlendirenin tabanın tepki ve basıncından başka bir şey olmadığını iyi bilmek ve ilk fırsatta bu durumu sermayenin çıkarları doğrultusunda kullanmak isteyeceklerinden kuşku duymamak gerekiyor.

Tüm bu saydıklarımız, yeni dönem sınıf hareketinin bir takım ayak bağlarından bir ölçüde kurtulduğuna, demek oluyor ki avantajlarına işaret etmektedir. Fakat gelişmesi muhtemel hareketin avantajları sadece bunlar değildir.

Sermayeye karşı güçlü bir mücadele yürütülemeyen yakın geçmiş, işçi ve emekçilere küçümsenemeyecek bir mücadele ve eylem deneyimi de kazandırmıştır.

Yakın geçmişin mirası

Dönüp bakıldığında, yakın geçmişteki sınıf hareketinin daha çok parçalı bir karakter taşıdığı görülmektedir. Bir yandan seyrek de olsa büyük merkezi eylemler yapılmıştır. Tek tek sektörlerde ya da tek tek işyerlerinde yaşanan lokal eylemlilikler ise edinilen deneyimin bir başka yönünü oluşturmaktadır.

Ülke genelini ve bütün sektörleri kapsayan büyük eylemler bu konfederasyonlar tarafından düzenlenmiştir. Kuşkusuz bunlar, sınıfın kendi gücünü somut olarak gördüğü, bir biçimde sesini duyurduğu önemli eylemlerdir. Tabandaki birleşik mücadele istek ve basıncının etkisiyle gündeme geldikleri ve sınıfın eğitiminde önemli bir rol oynadıkları açıktır. Fakat sınıf daha başka örgütsel araçlara sahip olmadığı, konfederasyon yönetimleri ise sermayenin denetiminde olduğu ölçüde, bu eylemler daha çok “hava boşaltma” işlevi görmüştür.

5 Ocak ‘97’de Türk-İş tarafından yapılan “Türkiye’ye sahip çık!” mitingi, 16 Mayıs ‘98’de gene Türk-İş tarafından yapılan “İşsizliğe hayır, özelleştirme talanına son!” mitingi ve 24 Temmuz ‘99 tarihinde Emek Platformu tarafından düzenlenen “Mezarda emekliliğe hayır!” mitingi buna verilebilecek başlıca örneklerdir. Her birine yüzbinlerce işçi ve emekçi katılmış, mücadele isteklerini ortaya koymuş, ancak hava boşaltma amacıyla düzenlendikleri ölçüde, bu mitingleri uzun eylemsizlik ve hareketsizlik dönemleri izlemiştir.

Zayıflıkları bir yana, sınıfın genel taleplerinin bir biçimde dile getirildiği başlıca platformlar bu merkezi eylemlerdir. Mezarda emeklilik, özelleştirme, uluslararası tahkim gibi temel saldırı politikalarına dönük tepkiler bu eylemlerde dile getirilmiştir.

Parçalı sınıf hareketinin diğer yüzünde bir dizi eylem deneyimi vardır. Bunlar daha ziyade, bıçağın kemiğe dayandığı bir aşamada son derece somut talepler üzerinden ortaya çıkan, belli bir taban örgütlülüğüne ve inisiyatifine dayanan eylemliliklerdir.

3 Ekim ‘98’de SEKA işyerlerinde örgütlü işçilerin, özelleştirmeye, somutta da İzmit SEKA işletmesinin kapatılmak istenmesine karşı direnişe geçmeleri, bunlar içinde en akılda kalanlardan biridir. Gene 1998’de Türk-Metal’in satış sözleşmesine imza atmasının ardından metal sektöründe yaşanan eylemler; termik santrallerde ve onlara linyit sağlayan maden işletmelerinde ortaya konan militan eylemlilikler bu çerçevede sayılabir. Yakın zamanda ise TEKEL işçilerinin özelleştirmeye karşı yaptığı uzun süreli yemek boykotu bu tür bir eylemdir.
Bunlara daha başkalarını da eklemek mümkün. Fakat ortaya çıkan sonucun değişmediği görülüyor. Tek tek sektörler üzerinden yaşanan hareketlenmeler, daha genel bir mücadeleye göre daha basit örgütsel araçlarla hayata geçirilebiliyor. Bu durum, sendika konfederasyonlarının, hareketin önünü tıkama olanağını önemli ölçüde ortadan kaldırıyor. Bazen o sektördeki sendikanın itelenmesiyle, bazen de sektördeki taban örgütlenmeleri aracılığıyla hızla harekete geçilebiliyor. Nisbeten ileri ve militan eylem biçimleri ortaya çıkabiliyor. Sorun ve talepler somut olduğu ölçüde, sektördeki sendika bu hareketlenme tarafından sürüklenebiliyor.

Yakın dönemde sınıf hareketine parçalılık özelliğini veren, en çok da işyeri temelinde gelişen eylemliliklerdir. Son yıllarda bu tarzda birçok eylem yaşanmıştır. Tek bir işletmeyle sınırlı kaldıkları ölçüde ise etkileri ve başarı şansları düşük kalmıştır. Yalnız ve soluksuz kalmak, işyeri eylemlerinin en temel handikabı olmuştur.

Bu eylemlerin talepleri çok değişik olabilmektedir. Sendikal örgütlenme ya da ekonomik kriz bahanesiyle işten atılmalar, ücretlerin ödenmemesi, fazla mesailer ya da taşeronlaştırma uygulamaları bu eylemlerin ortaya çıkmasında rol oynayan en önemli sorunlardır.

Buralarda yer yer fabrika işgali türünden militan biçimler gözlense de, daha çok işyeri önünde uzun süreli direnişe geçme, yürüyüşler ve basın açıklamaları gibi eylemler ağırlıktadır.

Ve yeni dönem...

Sermayenin saldırılarının yoğunlaşıyor olması, buna karşılık sınıf hareketinin belli avantajlarla sahip olması, yeni dönemin dikkat çekilmesi gereken temel iki özelliğidir. Dönemden, bağımsız sınıf hareketinin yaratılması noktasında önemli kazanımlarla çıkmak mümkündür. Bunun bir temel koşulu, harekete geçen yığınların önünün burjuva siyaseti ve sendikal ihanet tarafından kesilmesini engellemektir. Bunun gerektirdiği politik ve örgütsel görevlere daha şimdiden dikkat çekmektir.

Bunun çok kapsamlı bir değerlendirme konusu olduğu açık. O nedenle burada, bunlardan ancak bir kısmına ve sadece kimi yönleri üzerinden değinmekle yetineceğiz.

Taban örgütlenmelerini güçlendirme ve yaygınlaştırma

Önümüzdeki dönemde sermayenin saldırılarına cepheden karşı duracak bağımsız bir sınıf hareketi yaratmanın ilk koşullarından biri, taban örgütlenmelerini güçlendirmekten ve yaygınlaştırmaktan geçmektedir. Sınıfın bu konuda dersler çıkaracağı belli bir deneyimi vardır. Bu çerçevede ‘87-91 döneminde mücadelenin ortaya çıkardığı taban örgütlenmesi deneyimlerine dönüp bakmanın tam zamanıdır. İşyeri komiteleri, eylem komiteleri, sendikal muhalefet platformları gibi çok değişik araçlar o günün koşullarında sınıf hareketine hizmet etmiştir. Sonraki on yıllık dönem içerisinde de o denli yoğun olmasa da bir dizi yerel örgütlenme deneyimi ortaya konulmuştur. Bunların da titizlikle incelenmesi, ileriye dönük dersler çıkartılması gerekmektedir.

Son yıllarda bu konuda arayışlar olsa da ciddi bir kısırlık yaşanmaktadır. Ancak bu kısırlığın kırılabilmesi için koşullar hızla olgunlaşmaktadır. Halihazırda bugün ortaya çıkan kimi örnekler, örgütlenme isteğinin giderek güçlendiğini, bu doğrultudaki çabaların karşılıksız kalmadığını açıklıkla göstermektedir.

Örneğin İstanbul’da çalışmaları yürütülen Öncü İşçi İnisiyatifi bu konudaki en ileri örneklerden biri durumundadır. Öncü İşçi İnisiyatifi, geçmiş deneyimlerden de öğrenerek, sendika bürokratlarından, düzen partilerinden bağımsız örgütlenmektedir. İlke ve taleplerine, yürüttüğü faaliyetine işçi sınıfının çıkarları yön vermektedir. Somutta da öncü, sınıf bilinçli işçilerin örgütlülüğüne ve onların enerjisine dayanmaktadır. Öncü işçilerin girişimiyle işyerlerinde, fabrika bölgelerinde, sanayi sitelerinde kurulacak yerel örgütlenmelerin sayısını olabildiği kadar çoğaltmak, mümkün olan en fazla sayıda mücadeleci işçiyi bunların çalışmalarına seferber etmek bugünün en acil görevlerinden biridir.

Unutulmamalıdır ki, yere ve koşullara göre bu taban örgütlenmeleri çok farklı biçimler ya da isimler alabilir. Bu hiç önemli değildir. Tek bir model ve biçim yaratmak zorunda değiliz. Önemli olan yaratacağımız örgütlenmelerin sınıfın bağımsız çıkarlarına dayanması, düzen partilerinin ve düzene hizmet eden sendika bürokratlarının denetimi altına girmemesidir. Bu konuda İstanbul’daki Öncü İşçi İnisiyatifi’nin yayınladığı metinler, çıkardığı çağrılar özel bir dikkatle değerlendirilmeli, onlardan faydalanılmalıdır.

Birleşik mücadeleye hizmet edecek araç ve olanakların kullanılması

Yıllardır işçilerin ya da kamu emekçilerinin her eyleminde “İşçi memur elele genel greve!” ya “Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya da hiçbirimiz!” türünden sloganlar yaygın bir biçimde kullanılıyor, sahipleniliyor. Sadece bu bile işçi-emekçi yığınların birleşik mücadelenin önemini kavradıklarını, bu konuda özel bir arayış içerisinde olduklarını gösterir. Gerçekten de böyledir. Birleşik mücadele umudu veren her girişim mücadeleye susamış işçi ve emekçilerin ilgi konusu olabilmekte, onlardan destek görmektedir. Konfederasyonların oluşturduğu, içerisinde değişik kurumların da bulunduğu Emek Platformu’na (EP) dönük beklenti ve umudun gerisinde de asıl olarak bu vardır.

Bugünkü Emek Platformu’nun kapsadığı genişlikte bir örgütlenme işçi ve emekçi yığınların birleşik mücadelesi için kuşkusuz çok değerli bir araç olurdu. Ne var ki EP böyle bir misyonu yerine getirmekten fazlasıyla uzaktır. Herşeyden önce, işçi ve emekçi yığınların değil, burjuvazinin ideolojik denetimi altındadır. En başta da Türk-İş, Hak-İş ve DİSK üzerinden bu böyledir.

Fakat durum böyle diye EP’i görmezlikten gelemeyiz. Tabanın da basıncıyla Emek Platformu bir dizi eylem kararı almaktadır. Ve İEP gibi yerel sendikal platformlar en azından şu an için pasif bir görüntü oluşturmaktadır. Bu, yeni dönemde hareketlenmenin daha çok EP şemsiyesi altında yaşanacağını göstermektedir.

Eğer tabandan güçlü bir devrimci basınç oluşturulabilir, sürece kendi içinden müdahale etme konusunda ciddi bir kapasite ortaya konulabilirse, Emek Platformu sermayeye karşı birleşik mücadelenin yaratılması konusunda kendi hedef ve niyetlerini aşan bir işlev yerine getirebilir.

Bu nedenle devrimciler ve sınıf devrimcileri, öncü işçiler, Emek Platformu’nun eylemlerine ilgisiz kalamazlar. Bir yandan sınıfın en geniş kesimlerini bu eylemlilik içerisine çekme çabası gösterirlerken, bir yandan da EP yönetiminin gerçek niteliğini kitlelere anlatmalıdırlar.

Emek Platformu güncel bir örnek olduğu için özellikle üzerinde durduk. Fakat birleşik mücadelenin mevcut olanakları bununla sınırlı değildir. Son 3-4 yıldır, sermayenin değişik saldırılarına karşı farklı bölgelerde kurulan daha dar başka platform örnekleri de bu kapsamda değerlendirilebilir. “Enerjide Özelleştirmeye Hayır Platformları”, “Tütün Platformu” ya da “İstanbul Emek Platformu” gibi.

Bu platformların temel zaafiyeti, saldırının muhatabı işçi, emekçi ya da yoksul köylü yığınlara dayanmıyor olmalarıdır. Birleşik sınıf ve kitle hareketinin geliştirilebilmesi için bu tür olanakları da önemsemek durumundayız. Sermayenin her türlü denetiminden bağımsız olması, işçi ve emekçilerin dolaysız çıkarlarını savunması ve tabanın iradesi üzerine oturması kaydıyla, bu tür yapılanmaları yaygınlaştırıp güçlendirmek için elimizden gelen çabayı sergileyeceğiz.

Yaygın ve etkili bir kitle çalışmasının kilit önemi

Sınıf mücadelesinin kızıştığı dönemlerde sonuç alıcı kitle çalışması çok kritik bir önem kazanmaktadır. Zira işçi ve emekçiler bu dönemlerde devrimci politik etkiye her zamankinden çok daha açık hale gelirler. Yığınları düzenin saldırılarına karşı mücadeleye çağırmanın nesnel zemini güçlenir, olanakları artar.

Diğer yandan, ihtilalci sınıf partisinin yığınların içinde, onların mücadelesinin başında bulunması, mücadelenin kızıştığı zamanlarda daha da yakıcı bir ihtiyaç haline gelir. Bunun tersi yığınların kendi kurmayından yoksun savaşması anlamına gelir ki, bu durumda sonucun yenilgi olması şaşırtıcı olmayacaktır.

Nasıl bir kitle çalışması sorusuna verilecek hazır reçeteler yoktur. Cevap işçi sınıfının mücadele mirasında ve sınıf devrimcilerinin deneyimlerinde yatmaktadır. Bir yıl önce yazılan şu satırlar konunun özünü anlamak bakımından yeterlidir:

“Bu çerçevede bugün için önemli olan sorun, (...) arayış ve eylemlilik içerisindeki kitlelere bir çıkış yolu gösterebilmektir. Bunun için de herşeyden önce fiilen onlarla buluşup birleşebilmek için her türlü olanağı değerlendirebilmek, duruma uygun her tür yöntemi ve aracı kullanabilmektir. Bu ise çok büyük ölçüde her alanda, her kesimde, her birimdeki devrimci çalışmada gösterilecek girişkenlik ve yaratıcılıkla sıkı sıkıya bağlantılıdır.

“Pratik-politik çalışmada devrimci partinin taktik öncelikleri, buna ilişkin belirlemeler, kuşkusuz özel bir önem taşımaktadır. Bu öncelikler, ilkin yönelim alanlarının saptanmasında, ikinci olarak çalışmada öne çıkarılacak sorunlar, ve üçüncü olarak kullanılacak araç ve yöntemler olarak kendini gösterir. Bunu hedef kitle, politik gündem ve mücadelenin düzeyine uygun düşen seslenme, örgütleme ve harekete geçirme yol, yöntem ve araçları olarak da kavrayabiliriz..

“Parti olarak bizim sorunumuz bu sonuncusunda, yani kitlelere seslenme, harekete geçirme ve örgütleme çabası çerçevesinde döneme ve somut duruma uygun düşen yöntem ve araçların geliştirilmesinde zayıf kalışımızdır. Yerel çalışmanın tüm dikkati bu soruna yönelmeli ve buna en yaratıcı çözümler hayatın içinden bulunup çıkarılmalıdır.” (Ekim, sayı: 215, Mayıs ‘00)

Her zamankinden daha fazla yaratıcılık, daha fazla çaba. Çalışmada bitip tükenmez bir ısrar. Kitlelerle buluşabilmenin ve dönemi layıkıyla karşılayabilmenin başka bir yolu, yöntemi yoktur.




Sınıf ve kitle hareketine genel müdahalenin
yakıcı önemi


Krizin de tetiklemesiyle, sınıf ve kitle hareketindeki yükselme eğilimi artmaya başladı. Sınıf mücadelesi sözkonusu olduğunda, gelişen mücadelenin temel ihtiyacı her zaman için örgütlenmektir. Örgütsüz bir hareketin bastırılması kolay olduğu gibi, buna bile ihtiyaç kalmadan kendiliğinden dağılması kaçınılmazdır. Ülkemizde uzun zamandır yaşanansa, sendika bürokrasisinin “iç boşaltma” diye tabir ettiğimiz hedefsiz eylemlerle sınıfı oyalamasıdır. Örgütlülük, bu her üç ihtimal için de tek ve zorunlu çözücü halkadır, ve bu halkanın bugün sınıf devrimcileri tarafından daha sıkı yakalanması gerekmektedir.
Harekete genel müdahalenin bu temel görevle bağlantısı içinde kavranması, buna uygun bir etkinliğin konusu yapılabilmesi gerekiyor.
Her siyasal hareket için geçerli olduğu gibi, komünistlerin de görüşlerini kendi tabanı olan işçi-emekçi kitlelere ve giderek tüm topluma anlatabilmesi zorunludur. Çeşitli toplumsal-siyasal gelişmeler hakkındaki düşünceleri nelerdir, sorunlar konusundaki çözüm önerileri nelerdir, toplumsal kurtuluş ve değişim programı nedir?.. Bu ve benzeri soruların yanıtı genel siyasal faaliyetin konusudur. Olağan koşullarda daha ziyade yazılı materyallerin fabrika ve işletmelerle işçi-emekçi semtlerinde kullanılmasıyla sürdürülen bu propaganda-ajitasyon çalışması, sınıf ve kitle hareketinin yükselme koşullarında, kitle eylemlerine her türlü araçla ve en etkin müdahale biçimini almak durumundadır.
En etkin müdahale, en zengin materyalin kullanılmasından katılımın organizasyonuna ve görselliğine kadar çeşitli konuları içermekle birlikte, öncelikle, ciddi bir hazırlık olarak anlaşılmalıdır. Hareket halindeki kitlelerin sorunları nelerdir, talepleri nelerdir, bu talepler çeşitli siyasal (yahut sendikal) yapılar tarafından nasıl formüle edilmekte, sınıf ve kitle hareketi bu sözkonusu çevrelerce nereye yönlendirilmeye çalışılmaktadır? Programda genel formülasyonları verilmiş bulunan bu acil demokratik sosyal talepleri ne tür ifadelere büründürmeliyiz ki, hem güncel durumun somutluğuna uyarlamış, hem de ekonomist-reformist saptırmaların önünü kesmiş olalım? Oluşturduğumuz şiarları en geniş kitleye duyurmak/maletmek için hangi yol, yöntem ve araçlardan yararlanabiliriz?
Tüm bu ve benzeri sorular, her yerellikte ve her kitle eylemi için, eylemin öncesini ve eylem anını kapsayacak şekilde ele alınıp yanıtlanmalı, daha da önemlisi, bulunan yanıtların/yapılan planların hayata geçirilmesine büyük bir önem verilmelidir. Esas zorluğun soruların yanıtlanmasında olmadığı, çok da uzak olmayan bir süre önce oluşturulan programımızın, bugün yaşanmakta olanları nerdeyse aynı somutlukta ifade edecek kadar güncel olduğu açıktır. Dolayısıyla sınıf devrimcileri için esas mesele, programı bir silah gibi kullanmakta ustalaşmak meselesidir. Onu gerçek sahiplerine ulaştırmak/maletmek için her uygun koşulu en verimli biçimde değerlendirmek meselesidir.
Sınıf ve kitle hareketindeki yükselme, koşulların giderek daha uygun hale gelmesi demektir. Çünkü emekçi kitleler, mücadele içinde ve kendi deneyimleriyle daha iyi, daha hızlı öğrenirler. Devrimci görüşlere daha açık hale gelirler. Kitle eylemlerine genel siyasal müdahale, belirli sorunlarla harekete geçmiş kitlelerin önüne, o sorunların gerçek kaynağını ve devrimci çözümünü anlatan şiarların dikilmesi demektir. Unutulmamalıdır ki, sınıf hareketine ya devrimci müdahalede bulunulacak ve yükselecektir, ya da reformist-sendikalist müdahaleye terkedilecek ve yolundan saptırılacak, savrulup dağıtılacaktır.
Kemal Derviş’in destek turuna çıktığı ABD’den gönderdiği mesajlar da ortaya koymaktadır ki, sistem, krizin faturasını işçi-emekçi kitlelere kesme konusunda özelde sendikalara, genelde düzen soluna önemli bir misyon biçmektedir. Derviş’in dilindeki “sosyal destek”, sınıfın dilinde sendikal ihanetle eş anlamlıdır. ESK’nın yeniden toplanması istemi de bu aynı ihtiyacın ürünüdür. Sınıfa yönelik bütün bu oyunların bozulabilmesi, krizle birlikte hızla derinleşen sefalet batağından kurtulmanın tek imkanı olan mücadelenin yükseltilip/devrimcileştirilebilmesi, tümüyle, ona yönelik devrimci müdahaleye bağlıdır.
Bu bağ, tersinden, devrimci sınıf partisinin kendisini örgütlemesi, kendi sınıfsal zemininde yeniden yaratması için de zorunludur.