31 Mart '01
Sayı: 02


  Kızıl Bayrak'tan
  Örgütlü birlik tehditleri boşa çıkarmanın biricik yoludur!
  Ölüm Orucu Direnişi'nin yeni evresi...
  DHKP-C, TKP(ML), TKİP dava tutsalarının açıklaması: Taleplerimiz değişmedi!..
  Ölüm Orucu Direniş'i sürüyor!
  Sınıf hareketi
  Hükümet, TÜSİAD ve Genelkurmay Washington'da!
  Düzenin krizi'in liberal sol reçeteler/1
  Yeni bir hayat"a işçi sınıfının devrimci programıyla ulaşılacak!
  Sınıf hareketi ve görevlerimiz
  Newroz etkinlikleri...
  Uluslararası hareket
  Yurtdışında ÖO'yla dayanışma faaliyetleri...
  "Direnişin zerresine bile gölge düşürmemek boynumuzun borucudur"
  Düş yola...
  Gençlik
  Mücadele Postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 

 

Düzenin krizine liberal sol reçeteler/1


İç alternatiften yoksun resmi siyaset sahnesi

Her kriz dönemi o güne kadar uygulan politikaların sorgulandığı, alternatif çözüm politikalarının sunulduğu bir dönem olur genellikle. Krizin kendisi uygulanmakta olan politikaların iflası anlamına geldiği için, bu iflasın anlamı ve nedenleri ile bundan çıkış yolu üzerine tartışmalar alır başını gider. Buna her sınıf, parti ya da siyasal güç elbette kendi cephesinden, kendi konumu ve bakışaçısıyla katılır, temsil ettiği sınıf ya da kesimin gerçek çıkarları üzerinden yapar bu tartışmayı.

Kapitalist düzende her kriz, işçi sınıfı ve emekçilere ağır bir fatura anlamına gelir. Bu ise onlarda yaygın bir hoşnutsuzluğa ve öfkeli protestolara yolaçar. Çeşitli gerici düzen partileri, bundan da öte bizzat egemen sınıfın kendisi, emekçiler üzerindeki etkilerini korumak, krizin emekçilerde yarattığı tepkiyi yatıştırmak, dahası bu tepkiyi krize karşı sözde yeni çözümlerine bir siyasal destek olarak kullanmak için bu türden tartışmaları özellikle yaparlar. Şu günlerde Türkiye’de bunun nasıl yaşandığını somut olarak da izliyoruz.

Fakat dikkate değer bir olgudur; solcu geçineninden en gericisine kadar hiçbir düzen partisi, bir kriz ve iflas ortamında bile alternatif bir program sunmuyor emekçilere. Kuşkusuz hükümet dışı olanlar demagojik bir biçimde hükümete yüklenip duruyorlar; onu beceriksizlikle, bunun bir sonucu olarak krize yolaçmakla suçluyorlar. Yer yer İMF’ye körü körüne uymakla eleştiriyorlar. Ama bunu İMF’nin kendisini mahkum etmeye, İMF ile ilişkilerin derhal kesilmesine, onun dayattığı programların reddine hiçbir biçimde vardırmıyorlar. Tersine, bundan özenle ve büyük bir dikkatle geri duruyorlar. İMF ile pazarlık gücünüzü iyi kullanmıyorsunuz ve İMF’ye ülke gerçeklerini iyi anlatamıyorsunuz sınırlarını aşmayan bir eleştiri ya da suçlama olarak kalıyor bu. Salt demagojik bir ihtiyaca yanıt veriyor ve hükümet dışı olmanın avantaj burada hükümet partilerine karşı kullanılıyor. Hepsi bu, söylenip edilen bundan ibaret. Mevcut düzen partileri yönünden bunun ötesine geçen ve alternatif politika önerisine varan hiçbir durum ya da çaba yok ortada.

Bunun elbette bir anlamı var. Demek ki mevcut politika, bugünkü sınıf ilişkileri içinde ve egemen sınıf olarak işbirlikçi burjuvazinin bugünkü öncelikli ihtiyaçları çerçevesinde uygulanması gereken biricik olanaklı politika. Biz, düzenin derin açmazları ve burjuvazinin sınıf çıkarları temelinde bütün düzen partileri tek bir programda tekleşmiştir; aralarında temel iktisadi, sosyal ve siyasal sorunlar konusunda esasa ilişkin herhangi bir ayrım kalmamıştır derken de, yıllardır bu gerçeği anlatmış oluyoruz zaten.

Bu olgu son krizle birlikte bir kez daha açıkça ortaya çıkmış bulunmaktadır. Bunu burada hiç de düzen partileri birbirinden farksızdır demek için hatırlatmış olmuyoruz. Bu kadarını sokaktaki insan da dahil herkes iyi-kötü zaten biliyor. Burada asıl vurgulamak istediğimiz şudur; bu düzenin kendi içinde başka türden ciddi bir alternatif politika imkanı olsaydı ve bu burjuvazinin şu ya da bu katmanının çıkarlarına uygun düşseydi, muhakkak ki bunu dile getiren ve savunan burjuva partiler de olurdu. Yoksa bile çok geçmeden ortaya çıkardı. Ama bugün resmi siyeset sahnesinde böyle partiler yok, yeni oluşumlar olarak ortaya çıkacağı da yok.

Sonuç olarak, bugünün burjuva siyaset sahnesinde sağdan sola, MHP’den CHP’ye, bir sıra burjuva düzen partisi var. Ama düzenin kendi içinden gelen bir alternatif çözüm iddiası ya da girişimi yok.

Bunun ise elbette bir anlamı var. Demek ki, kendi içindeki çıkar çelişkileri ve buna dayalı didişmeleri ne olursa olsun, İMF reçeteleri olarak uygulanan sosyal yıkım programları, bunun ifadesi olan emek düşmanı saldırı politikaları, genel planda bir sınıf olarak burjuvazinin çıkarlarına uygun düşüyor. Demek ki, bütün kesimleriyle burjuvazi, üzerinde yükseldiği ekonomik düzenin işleyişini sürdürebilmesi, sömürü çarkını döndürebilmesi için bundan başka bir çıkar yol göremiyor bugünün ortamında. İç alternatiften, dahası iç alternatif arayışından yoksunluk bu anlama geliyor.

Tekelci büyük burjuvazinin tüm öteki burjuva katmanları kendisine binbir bağla organik olarak bağlaması gerçeğinin yanısıra, çözümsüz sorunların ve sonu gelmez krizlerin düzen siyasetini mahkum ettiği bir alternatifsizlik durumudur bu. Yineliyoruz, bunda bir yenilik de yok, neredeyse son yirmi yıldır bu böyle.

Düzeni düze çıkarmak iddiasının soldaki temsilcileri

Burjuvazi kendi içinden alternatif çıkaramıyor ama, dışından buna hevesli olanlar var. Kriz patlak vereli beri, emekçileri temsil etmek iddiasındaki liberal sol çevreler, düzenin krizine, üstelik temel sınıf ilişkilerine ve bu ilişkilerin dayandığı siyasal kurumlara hiçbir biçimde dokunmaksızın güya çözüm bulmak yarışındalar. Perinçekçi İP ile onun utangaç izleyicisi olarak EMEP, bu liberal iddianın günümüzün iki öne çıkan temsilcisi durumunda.

Her iki partinin de ortaya koydukları görüşler ve önerdikleri çözümler, “Türkiye’yi düze çıkarmak” iddiasına oturmaktadır. Bugünün Türkiye’si boşlukta durmadığına, tersine bir toplumsal sınıf düzenine dayandığına, sırtında bir sınıf egemenliği sistemi taşıdığına göre, “Türkiye’yi düze çıkarmak” iddiası kurulu düzeni düze çıkarmakla aynı anlama gelir. Bunun böyle olduğunu, bütün açıklığı ile bu anlama geldiğini somut biçimde ve ayrıntılı olarak daha yakından göreceğiz.

Her iki parti de kendince alternatif birer çözüm programına dayanmaktadır. Perinçekçi parti Mart ayı ortalarında kamuoyuna açıkladığı bu programı “Ulusal Direnme Programı” olarak isimlendiriyor ve bunu “halkçı-devletçi ekonomi seçeneği” olarak sunuyor.

EMEP ise son kriz öncesinde, bazı acil sosyal ve demokratik istemlerden oluşan bir “Emek Programı” iddisıyla ortaya çıkmıştı. Kriz sağlı-sollu İMF karşıtı bir ulusal duyarlılığa yol açınca, “Ulusal bir iktisat politikası” adı altında bir yayın kampanyası açma yolunu seçti bu kez. Aslında burada bütün yaptığı, günlük gazetesinin sayfalarını dizi röportajlar üzerinden bir kısım ilerici iktisatçıya açmaktan öte bir şey değildi. “Ulusal bir iktisat politikası” bu iktisatçıların bir arayışı ve seçeneği idi, EMEP’inki bunu benimsemek ve propaganda etmekten ibaret bir çabaydı. Şimdilerde yeniden “Emek Programı”na döndü; ama kendi eski programı üzerinden değil, fakat kamuoyuna şu günlerde açıklanan Emek Platformu’nun “Emek Programı” üzerinden.

Her iki partinin alternatif sorununa yaklaşımını şu son günlerden iki dikkate değer örnek üzerinden görelim.

“Çıkış yolu”nun temsilcisi “sanayicimiz ve tüccarımız”

27 Mart’ta düzenlenen mitingi vesile ederek Burdur Ticaret Odası Başkanı’na bir destek mesajı gönderen İP Genel Başkanı Perinçek, “Elli yıl önce, ‘Türkiye’yi Küçük Amerika yapacağız’ diye hükümet olan çizgi, Mustafa Kemal’in ülkesini adeta sömürge yapmışlardır” dedikten sonra şöyle sürdürüyor sözlerini:

“Türkiye bunlara layık, mecbur ve mahkûm değildir. Türkiye’nin çıkış yolu vardır. Türkiye için biricik çıkış yolu, bugüne kadar ‘serbest piyasa ekonomisi’ adı altında uygulanan emperyalizme teslimiyet politikalarını terk ederek, halkçı-devletçi bir ekonomik program uygulamaktır. Ulusal sanayi, tarım ve ticaret emperyalist tekellere karşı korunmalıdır.

“Son günlerde Türkiye’nin dört bir yanında meydanlara çıkan, esnaf, tüccar, ulusal sanayici bu biricik çıkış yolunu temsil etmekte; yıllardan beri meydanlarda ‘Kahrolsun IMF!’ diye haykıran işçi sınıfımız, kamu emekçileri ve tarım emekçilerimizle birleşmektedir. Bağımsız bir ulusal ekonomi için ulusal birlik mücadele alanlarında gerçekleşmektedir.”

Perinçek ve partisine göre, Türkiye’yi bugünkü yıkıma yanlış hükümetlerin yanlış politikaları getirmiştir. Bu durumda sorunun çözümü de doğru bir hükümetin (ki bu şu günlerde “ulusal hükümet” olarak formüle edilmiş bulunuyor) uygulayacağı doğru (ulusal) politikalardır. Yani sorun basitçe, mevcut politikaların terkedilerek yeni politikaların benimsenmesi ve bunları uygulama kararlılığına sahip yeni bir hükümetin kurulmasıdır. 50 yıl öncesini önceleyen “Halkçı-devletçi ekonomi seçeneği”, tutulması gereken politikanın çerçevesini zaten kendiliğinden vermektedir. Bütün sorun bunu uygulama kararlılığına sahip yeni bir ulusal hükümetin kurulmasıdır. Şu dönem tüm dikkatler ve çabalar buna yoğunlaştırılmalı, kitle hareketinin şaşmaz istemi ve hedefi buolmalıdır.

Sınıf ilişkileri ve egemenliği sistemi, bunun dayandığı temel kurumlar, burada tümüyle tartışma dışıdır. Bu bir rastlantı da değildir. İP’in seçeneği; emperyalist yıkım tehditi altındaki “ulusal ekonomi”yi, “ulusal devlet”i ve “ulusal ordu”yu savunma ve güçlendirme seçeneğidir ve ihanet politikalarında ısrar eden bazı gafiller dışında “tekmil milleti” temsil etmektedir.

Perinçek kurulu düzeni ve onun dayandığı devleti cepheden savunduğu içindir ki, ileri sürdüğü programın burjuva sınıf karakteri ve dayanağı konusunda da açık konuşmaktadır. Emperyalist yıkıma karşı “Türkiye’nin çıkış yolu”nu tanımlarken, “esnaf, tüccar, ulusal sanayici”yi “bu biricik çıkış yolunu”nun temsilcisi ilan etmekte bir sakınca görmemektedir. İşçi sınıfı ve emekçiler ise, “bağımsız bir ulusal ekonomi için ulusal birlik” ihtiyacı çerçevesinde, elbetteki “biricik çıkış yolunu” temsil eden ulusal sanayi ve ticaret burjuvazinin yedekleri/eklentileri olacaklardır. Perinçek bunu da gizlemiyor. Şu farkla ki, o ulusal sanayi ve ticaret burjuvazinden değil, fakat sanayicimizden ve tüccarımızdan sözetmeyi tercih etmektedir. Bunu aşan bir söylemin “tekmil millet”in birli&currn;ini zedeleyip zora sokabileceği konusunda kendince gerçekçi bir politikacıdır.

Sözkonusu mesaj şu sözlerle bitiyor: ‘İşçi Partisi olarak esnafımızın, sanayicimizin ve tüccarımızın ulusal ekonomiye sahip çıkmak amacıyla yürüttüğü mücadeleyi sonuna kadar destekliyoruz.”

Bu Perinçekçi programın da bir bakıma son sözüdür. Gerici ve ütopik karakteri ayrı bir sorun; sözkonusu olan, yalnızca hareket noktaları ve araçları (düzen ordusunun bu “mücadelede” temel dayanak noktası olarak ele alındığını biliyoruz) yönünden değil, fakat açıkça tanımlanmış amaçları ve hedefleri bakımından da tümüyle burjuvaziye bağlanmış, ona hizmete adanmış milliyetçi liberal bir burjuva programdır.

Sendika bürokrasisi damgalı “tarihi seçenek”

EMEP çizgisindeki Evrensel gazetesi ise, 28 Mart tarihli nüshasında yeralan “Emek Programı’yla daha ileriye!” başlıklı başyazısına şu sözlerle başlıyor:

“Emek Platformu’nun Emek Programı’nı açıklamasıyla birlikte emekçiler, seçeneksizlikten kurtuldu. Artık; Türkiye’nin, işçileri, emekçileri Dervişli IMF programına mahkûm değil. Çünkü; artık, Türkiye’nin sorunlarını çözecek, onu düzlüğe çıkaracak yolu gösteren bir Emek Programı var.”

Evrensel gazetesi şu günlerde Emek Platformu hakkında ölçüsüz hayaller yaymakta sınır tanımıyor. Yazarları “emek programı” şahsında atılan “tarihi adım”ı vurgulamakta birbirleri ile yarışıyorlar. İçlerinden bazıları Ankara’daki “tarihi sempozyum”un ardından kaleme aldıkları makalelerde, gerçekleşen “ilk”leri maddeler halinde sıralıyorlar. Öyle anlaşılıyor ki, kuyrukçu liberalizmin temsilcisi bu partinin ayakları bir kez daha tümüyle yerden kesilmiş bulunmaktadır.

EMEP, Perinçekçi İP’ten farklı olarak, çıkış yolu seçeneğini “emekçiler” adına ileri sürmektedir. Ne de olsa “emeğin partisi”! Liberal ya da milliyetçi her esinti bunu her seferinde hemen unuturuyor olsa bile. Bununla birlikte emekçilere kendi bağımsız seçeneğini değil, fakat kendi dışındaki bir seçeneği, Emek Platformu’nun “Emek Programı”nı bir çıkış yolu olarak sunmaktadır. Yine Perinçekçi İP’ten farklı, fakat kendi bildik kuyrukçu kimliğine tümüyle uygun olarak...

Emekçileri “seçeneksizlikten” kurtarmakla kalmayan, Türkiye’nin de sorunlarını çözerek onu düze çıkaracak olan bu bol övgülü program, ağırlıklı bir bölümü uzun yıllardır emeğe ihanet içindeki tescilli hainlerden oluşan sendika bürokrasisinin resmi damgasını taşıyor. Bu, bir siyasal parti olan, dolayısıyla kendi çapında bir siyasal önderlik iddiası taşıyan, taşıması gereken bir partinin, somutta EMEP’in hemen herşeyini Emek Platformu’na ipotek etmesi anlamına gelir. Böyle bir davranış ise sözkonusu parti için siyasal iflasın ta kendisidir.

“Bir defa aldatırsan ayıp sana, iki defa aldatırsan ayıp bana”

Emek Platformu üzerinde ayrıca durmak gerekecek. Fakat ‘99 yazı çok uzak bir tarih değil, daha dün gibi duruyor önümüzde. Mezarda emeklik ve tahkim saldırısına karşı kendiliğinden gelişen işçi-emekçi dalgasının önüne büyük iddialarla ama hain niyetlerle düşen, ardından depremi de bahane ederek hareketi ve iddialarını yüzüstü bırakan oluşum, tam da bu aynı Emek Platformu’ydu. Bunun daha yakın örneği, 4 ay önce, yani Kasım krizini izleyen günlerde, büyük iddialarla gündeme getirilen, fakat her zamanki türden bir hava boşaltma eylemi olarak kalan 1 Aralık eylemidir. Eylemin arkasını getirmek bir yana, eylemin kendisine fiilen destek vermeyen ve bu eylemden dolayı soruşturma ve sürgünlere maruz kalan binlerce kamu emekçisini ise ortada bırakan da bu aynı Emek Platformu’ydu. 14 ay boyunca İMF’nin iflas eden programı karşısında eli-kolu bacurren;lı duran, dahası bünyesindeki en büyük kuruluşların bir kısmı ESK içinde yer alan da bu aynı Emek Platformu’dur.

Bugün içinde ilerici konumda bulunan ve dürüst niyetlerle hareket eden birkaç demokratik kitle kuruluşunun bulunmasından hareketle, yılların tescilli hainlerinin artık başka türlü davranacağını kim neye göre düşünebilir? Kazançlarıyla, yaşam tarzlarıyla ve tüm yaşam ayrıcalıklarıyla olduğu kadar, ideolojik-politik kimlikleriyle de gerici burjuvazinin bir parçası olan tescilli sendika bürokratlarına bunca yılın deneyimlerine rağmen umut bağlamak, budalalıktan da öte bir şey olmalı. Bu bürokratların her yeni manevrasına büyük bir umut ve coşku ile sarılmak, ardından hayal kırıklıkları yaşamak ve bunu samimiyetsiz sövüp saymalar olarak ortaya koymak, EMEP’li liberal takımı için neredeyse bir davranış çizgisi haline gelmiş sayılır. Kamu-Sen, Memur-Sen türünden niteliği belli yapılar bir yana, sendika konfederasyonlarının tepesine çöeklenmiş hainler takımının bu sözde “tarihi seçeneği” üç günde kağıt üzerinde bırakacakları şimdiden gün gibi açık değil mi?

Bütün bunları; krizin kapitalist ekonomiye özgü nedenleri ve sınıfsal kaynağı konusunda tek kelime olsun etmeyen, ağırlıklı olarak ulusal liberal nitelikte reform önlemlerinden öteye geçmeyen ve bir parça olsun sonuç vermesi ancak kararlı bir devrimci sınıf mücadelesi çizgisine bağlı olan “Emek Programı”nın gerçekte ne ifade ettiğinden bağımsız olarak söylüyoruz. Bu program üzerinde ayrıca duracağımız için burada bunu yalnızca hatırlatmakla yetiniyoruz.

“Emek Platformu’nun emek programı” övgüsü içinde kendinden geçen Evrensel gazetesi, konuya ilişkin dizi yazısında, bu programı ortaya çıkaran sempozyumda kullanılan bir kızılderili atasözünü aktarıyor: “Bir defa aldatırsan ayıp sana, iki defa aldatırsan ayıp bana”. EMEP’li liberallerin Emek Platformu karşısındaki durumunu hiçbir şey bu atasözünden daha iyi bir biçimde özetleyemezdi. Şu farkla ki, atasözü gerçeği görmek için bir kez aldanmayı yeterli sayıyor. EMEP’in sendika bürokrasisiyle ilişkilerinde ise bunun haddi hesabı yok.

Perinçekçi İP’in “halkçı-devletçi ekonomi seçeneği”

Perinçekçi İP “halkçı-devletçi ekonomi seçeneği” olarak sunduğu “Ulusal direnme programı”nın “giriş ve gerekçe” bölümünde şunları söylemektedir:

“Ulusal devlet ve ulusal ordu direnir. Bu, çağımızın tunç yasasıdır. Türkiye, bu ‘liberal’ denen ve gittikçe daha vahim ölçülerde dünya kapitalizminin merkezlerine bağlanan ekonomisiyle direnemeyeceği için, kaçınılmaz olarak yeniden halkçı-devletçi bir ekonomik rotaya girecektir. Ulusal devleti ve Türkiye’nin toprak bütünlüğünü korumanın, ulusal orduyu güçlü kılmanın başka bir yolu yoktur. Bu nedenle bugün yaşanan ekonomik kriz, bu yönüyle de Türkiye’yi yeniden halkçı-devletçi ekonomiye yönelmeye zorluyor. Dışa bağımlı liberalizmin iflası, toplum çıkarını esas alan kamu sektörünün yönlendirdiği karma ekonomiyi gündeme getirmektedir.”

Bu paragraftaki hemen her cümle, gerek düşünsel içerik gerekse niyet yönünden tepeden tırnağa gericilik yüklüdür. Bir yandan bu ülkenin 50 yıllık emperyalist kölelik ilişkileri içinde bulunduğundan, Türkiye’yi “küçük Amerika” yapma çizgisinin Türkiye’yi neredeyse sömürge haline getirdiğinden sözedeceksiziniz. Sonra da ulusal direncin temsilcisi ve dinamiği olacak bir “ulusal devlet ve ulusal ordu”yu çağımızın “tunç yasası” gereği sayacaksınız. Bu tutarsızlıktan da öte, tam bir düzenbazlıktır.

Türkiye’nin egemen iktisadi düzeninin sınıf karakterini yoksaymak için, Türkiye kapitalizmi yerine “Türkiye ekonomisi”, “ülkemiz ekonomisi”, “ulusal ekonomi” nitelemelerini tercih edenler, bu iktisadi temel üzerinde hüküm süren sınıf egemenliği sistemini yok saymak için de “ulusal devlet” ve “ulusal ordu” söylemlerine başvuruyorlar. Böylece 50 yıllık bir sürecin ardından “küçük Amerika” haline getirilen, dahası “adeta sömürge”leştirilen bir Türkiye’de, buna rağmen temel ilişkiler ve kurumlar “ulusal” nitelikte kalacak. Böyle söylüyor Perinçekçi söylem ve propaganda.

Bu “ulusal” ilişkiler ve kurumlar tablosunda halihazırda eksik olan tek halka bir “ulusal hükümet”ten ibarettir. Bundan dolayıdır ki, Perinçekçi ekibin bütün bir gürültülü propagandası ve ulaşılacak somut politik hedefi, “ulusal bir hükümet”in kurulması üzerinedir. Bu yıllardan beridir böyledir ve son krizle birlikte tüm yüklenme noktası haline gelmiştir. Perinçekçi propagandaya göre herşey, tüm koşullar hazırdır; eksik olan tek şey, “kararlı bir ulusal irade”nin temsilcisi ve taşıyıcısı olacak bir “ulusal hükümet”ten başka bir şey değildir. Nitekim bu istemi ileri sürmek ve bunu orduya bağlılık bildirimiyle birleştirmek, Perinçekçi propaganda nazarında dönemin kitle hareketi için meşruluğun ve kabul edilebilirliğin zorunlu koşuludur.

İktisadi temelin ve ona bekçilik eden siyasal üstyapının sınıf karakterini yoksaymak, bu tutumun bir devamı ve mantıksal uzantısı olarak, Türkiye’de sınıfları da yoksayan ve “tekmil millet”in birliğini savunan bir çizgiye varıyor. Devlet ve ordu sorununa sınıfsal bakmak diye bir sorunu olmayanlar, işi artık Türkiye’deki sınıflar gerçeğini de yoksayar bir noktaya vardırmışlardır. Perinçekçi İP’in dilinde artık sınıflar değil, fakat özenle kullanılan ulusal sanayicimiz, ulusal tüccarımız, esnafımız, çiftçimiz, işçimiz vb. söylemler var. Bu nitelemelerle da elbette sosyal sınıflar değil, fakat ulusal ekonomide kendine göre zorunlu ve yararlı işlevler yerine getiren meslek grupları anlatılmış olur. Bu ara Kurtuluş Savaşı yıllarının terminolojisine gönderme yapmak amacıyla olur olmaz kullanılan “tekmil millet” kavramı tüm bunları tamamlamakta ve öetlemektedir. “Tekmil millet”, bir avuç hain dışında bütün bir “ulusun birliği” anlamına gelmektedir. 1930’ların gerçeklerini tepe taklak ederek kendilerine tarihsel referans olarak kullananlar, böylece işi adım adım o dönemin korparatist söylemine doğru götürmektedirler. Halihazırda bir tek “imtiyazsız sınıfsız kaynaşmış bir kitleyiz” demedikleri kalmış durumda.

“Çağımızın tunç yasası” liberal masalı

“Ulusal devlet ve ulusal ordu direnir. Bu, çağımızın tunç yasasıdır.” diyor Perinçekçi liberaller. Bunların “ulusal devlet ve ulusal ordu” kavramları bugünün dünyasının şekli devlet bağımsızlığına sahip bütün bir bağımlı ya da yeni-sömürge ülkelerini kapsamaktadır. Bu iflah olmaz “üç dünyacı” bakışaçısıdır ki, komünistlere karşı tarihin en kanlı kıyımlarından birinin ardından ülkeyi 35 yıl boyunca Amerikan emperyalizminin çiftliği haline getirmiş olan Endonezya’nın faşist devletini ve ordusunu bile “ulusal” sayıp savunabilmektedir. Bu sicili bozuk çetenin geçmişinde Pinoche’yi bile savunmak olduğuna göre, bugünkü bu davranış çok da şaşırtıcı değildir. Türkiye’nin generalleri ile Suharto’nun generallerini aynı çizgi üzerinden savunmak, bu adamların nasıl bir batağa battıklarını görmeye ve göstermeye fazlasıyla yeter.

Emperyalist efendiler ile işbirlikçileri arasındaki her gerici çelişkiye ilerici-ulusal bir anlam atfetmek, Perinçekçi liberallerin temel bir davranış çizgisidir. Türkiye savaş sonrası dönemden beri iktisadi, mali, siyasi, askeri, diplomatik, kültürel, özetle hemen her alanda Amerikan emperyalizminin rahatça at oynattığı bir çiftlik haline getirilmiş. Perinçek’in kendi deyimiyle, Türkiye bugün bir “küçük Amerika” olmuş, “adeta bir sömürge” konumuna düşürülmüş. Ve elbette bütün bunlar, egemen sınıfın çıkarlarına ve buna dayalı tercihlerine uygun yönelimlerin sonucu olarak gerçekleşmiş. Ve en kritik nokta: “Ulusal devlet ve ulusal ordu” buna direnmek bir yana, buna karşı direnen emekçileri ve onun ilerici-devrimci öncülerini ağır baskıların ve kanlı kıyımların değişmez hedefihaline getirmiş. Bunun bir parçası olarak, bizzat ABD’nin teşvikiyle bu aynı “ulusal devlet ve ulusal ordu”, bu ülkenin son otuz yılında iki faşist askeri darbe ile devrimci anti-emperyalist güçlerin temsil ettiği bütün bir ulusal direnci bizzat kırmış, böylece de ülkeyi bugünkü yıkıma ve emperyalizme tam teslimeyet çizgisine sürükleyen gelişmelerin önünü açmış, vb., vb...

Türkiye’nin son 50 yıllık bu temel tarihi gerçekleri orta yerdeyken, Perinçekçi İP, “Ulusal devlet ve ulusal ordu direnir. Bu, çağımızın tunç yasasıdır.” masalıyla arsız bir karşı-devrimci misyona soyunuyor. Son 35 yıl boyunca ordunun bizzat kendisi tarafından devrime karşı bir dalgakıran olarak önü açılmış, ama bu arada denetim dışına da çıkmış dinsel gericiliği terbiye etmeye ve yeniden denetim altına almaya yönelik bir operasyona (28 Şubat) olmadık anlamlar ve misyonlar yükleyerek, alıp tüm bu gericiliğin dayanağı olarak kullanıyor. Bunun üzerine koca bir teori ve strateji (ordunun yeniden “Cumhuriyet Devrimi çizgisi”ne girmesi!) kurulduğu için bunu ayrıca tartışmak gerekecek, burada yalnızca hatırlatmış oluyoruz.

“Halkçı-devletçi ekonomik rota”nın zorunluluklar zinciri

“Ulusal direnme programı”nın “giriş ve gerekçe” bölümünden aktardığımız pasaja dönelim biz yeniden. “Ulusal devlet ve ulusal ordu”ya peşinen bir direnme misyonu yüklendikten sonra, ardından bunun “vahim ölçülerde dünya kapitalizminin merkezlerine bağlanan” bir ekonomiyle mümkün olamayacağı tespiti geliyor ve bundan otomatikman bir sonuç çıkıyor. Bu nedenledir ki, Türkiye, “kaçınılmaz olarak yeniden halkçı-devletçi bir ekonomik rotaya girecektir”, deniliyor. Böylece “Tunç yasası”, bütün sonuçlarını neredeyse mantıksal bir zorunluluk ve dolayısıyla kendiliğinden üretiyor.

Türkiye’nin “yeniden halkçı-devletçi bir ekonomik rotaya” gireceğinden sözedebilmek için, zamanında zaten bu rotada bulunduğunu kabul etmek gerekir. Nitekim izleyen paragraf olduğu gibi bu kabule ayrılmış, ki bunu ayrıca göreceğiz.

İzleyen cümlede, Türkiye’nin “kaçınılmaz olarak yeniden halkçı-devletçi bir ekonomik rotaya girecek” olması bir de zorunlu bir ihtiyaca bağlanıyor: “Ulusal devleti ve Türkiye’nin toprak bütünlüğünü korumanın, ulusal orduyu güçlü kılmanın başka bir yolu yoktur.” Bu, “ulusal direnme programı”nın bütün bir amacını ve hedefini de veriyor. Gerici-milliyetçi önyargıları okşamak ve orduya dalkavukluğu programatik düzeyde belgelemek için piyasaya sürülen bir program tabii ki temel hedeflerini böyle saptayacaktır.

Devleti ve orduyu güçlendirmeye dayalı bir ekonomik program alternatifi ile ortaya çıkmak, amacı ve hedefi böyle saptamak, tepeden tırnağa bir gericiliktir. Bunu emekçiler adına ileri sürmek ise, söylemek zorundayız, tamı tamına bir sahtekarlıktır. Bu sahtekarlık 1930’lara verilen tarihsel referans üzerinden kendini ayrıca en kaba biçimde ortaya koyuyor. 1930’ların kendine özgü koşullarında gündeme gelmiş bulunan, zerre kadar halkçı bir nitelik taşımayan, tam tersine, devletçi ekonomik girişimlerini tam da halkı perişan ederek gerçekleştiren ve tümüyle egemen sınıfın çıkarlarına ve ihtiyaçlarına yanıt veren bir ekonomik uygulama, bugün piyasaya “halkçı” etiketle sürülebiliyor. Burada bilgisizlik değil tamı tamına bilinçli bir çarpıtma, tarihi gerçekleri bilerek tersyüz etme çabası var.

Bunun üzerinde ayrıca duracağımızı söylemiş bulunuyoruz. ‘30’ların devletçiliğinin gerçek anlamı, sınırları ve işlevinin ortaya konulması, Perinçekçi İP’in bugünkü çizgisinin özel bir vurguyla kendine dayanak olarak kullandığı bütün bir tarihsel temelin de çökertilmesi demektir. Bu konu üzerinde ayrıca ve genişçe durmak bundan dolayı da özel bir önem taşımaktadır.

“Bu nedenle bugün yaşanan ekonomik kriz, bu yönüyle de Türkiye’yi yeniden halkçı-devletçi ekonomiye yönelmeye zorluyor.” Kaçınılmazlıklar ve zorunlu ihtiyaçlar zinciri böylece adeta kendiliğinden bir biçimde Türkiye’yi Perinçekçi seçeneğe doğru götürmüş oluyor. Ortada uzlaşmaz sınıflar yok, çatışan sınıf çıkarları yok, buna dayalı ezen-ezilen, sömüren-sömürülen ilişkisi yok. Ya ne var? “Tekmil millet”ten oluşan bir Türkiye ve direneceği kesin olan bir “ulusal devlet ve ulusal ordu” var. Sınıflar yok, sınıflar mücadelesi yok, fakat olayların kendiliğinden zorlaması ve bu zorlama altında Türkiye’nin adım adım “yeniden halkçı-devletçi ekonomiye yönelme”si var. Yıkılış sonrasının umutsuzluğu ve karamsarlığı içerisinde bunalan bir kısım aydının ciddi ciddi yakınlık duyduğu Perinçekçi safsata bunu aynen böyle söylüyor.

Subjektivizmin dipsiz çukurudur bu. Ekonomik olarak küçültülen devletin bir baskı ve terör aygıtı olarak paralel biçimde neden devasa boyutlarda tahkim edildiğinin bir açıklaması yok burada. Ordu, polis, istihbarat örgütleri, DGM, F tipi hücreler türünden baskı kurumlarının ve onları her düzeyde tamamlayan ve yönlendiren kont-gerilla örgütlenmesinin neden aralıksız güçlendirildiğinin, bu kurumsal aygıtlar yoluyla olduğu kadar yasal düzenlemeler yoluyla da işçi sınıfına ve emekçilere neden nefes aldırtılmadığının bir açıklaması da yok burada. Bütün bunların Türk burjuvazisinin sınıf çıkarları ve ihtiyaçları, bundan ayrı düşünülemeyecek olan “küresel” yönelimleri ile organik bağının bir açıklaması da yok, doğal olarak.

Bütün bunların, birbirini bütünleyen Genelkurmay ve MGK karargahlarında inceden inceye tasarlanıp planlandığını, kotarılıp uygulamaya sokulduğunu, yasal dayanaklara kavuşturulmak üzere parlamentoya dayatıldığını, bu ülkede herkes ve doğal olarak herkes kadar Perinçekçi İP de biliyor. Ama bütün bunların Perinçekçi çete tarafından orduya atfedilen sözde misyonlarla nasıl bağdaştığının bir açıklaması da yok orta yerde.

İliklerine kadar devletçi ve militarizm savunucusu olan, bunu zindanlardaki faşist toplu katliamların alkışlanmasına ve mazur gösterilmesine kadar vardıran bu çeteye “ulusal liberal” demek, “liberal” kavramının yarattığı yanlış çağrışımlardan dolayı ilk bakışta belki yadırganabilir. Fakat sol liberal kimlik, herşeyden önce bir sınıf işbirliği çizgisini anlatır. Perinçekçi İP ise bunu gerici-milliyetçi bir çizgi üzerinden yapmaktadır. Onlara “milliyetçi liberaller” denmesi, bundan dolayı durumlarına uygun düşen bir tanımlama sayılmalıdır.

İstediği kadar Türkiye hızla bu seçeneğe sürükleniyor söylemi üzerinden gürültü koparsın. Gerçekte bu ulusal liberal programın herhangi bir gerçekleşme şansı da yoktur. Bu nedenle bu çizgi, gericiliği ölçüsünde ütopiktir de. Türk burjuvazisi adına bugünün Türkiye’sinde “halkçı-devletçi” bir ekonomi seçeneğinden sözetmek bile bu gerici ütopyaya işaret etmek için kendi başına yeterlidir.

“Toplum çıkarını esas alan kamu sektörü”ne dayalı “karma ekonomi”

“Dışa bağımlı liberalizmin iflası, toplum çıkarını esas alan kamu sektörünün yönlendirdiği karma ekonomiyi gündeme getirmektedir.” Ele aldığımız paragrafta birbirini izleyen zorunluluklar zincirinin son halkasını oluşturuyor bu cümle. Kapitalist ilişkiler içerisinde “toplum çıkarını esas alan (bir) kamu sektörü”nden sözedebilmek için gerici bir liberal olmak gerekir. ‘30’ların devletçiliğini “halkçı” etiketiyle sunma düzenbazlığının bir uzantısıdır bu iddia.

Toplumun genel çıkarlarını ve ihtiyaçlarını esas alan bir ekonomi, doğası gereği ancak sosyalist bir ekonomi olabilir. Kapitalist bir ülkedeki devletçi her uygulama, hiç de genel toplum çıkarı ilkesi ve kaygısına değil, fakat bir kural olarak egemen burjuva sınıfının genel çıkarlarına ve ihtiyaçlarına dayanır, buna yanıt verir. Buna kamu hizmeti denilen ve tüm toplum bireylerinin şu veya bu düzeyde yararlanabildiği hizmetler de dahildir. Bu hizmetlerin egemen sınıfın topluma hükmedebilmesinin, toplumu yönetme meşruiyetini koruyabilmesinin gereklerinden olması bir yana, bunların bir ölçüde sağlanmasının ancak zorlu sınıf mücadelelerinin bir sonucu olduğu da herkesin bildiği bir gerçektir. Nitekim Doğru Avrupa’daki yıkılışa ve sınıf mücadelesindeki genel gerilemeye bağlı olarak, düne kadar “sosyal devlet”in gereği saılan bu kazanımlar bugün dünya ölçüsünde genel bir neo-liberal saldırının hedefi haline getirilerek sürekli budanmakta, kapitalist piyasanın kâra dayalı vurgununa açılmaktadır... Düne kadar “sosyal devlet” olmanın bir gereği olarak yerine getirilen bu hizmetlerin gerektirdiği kaynakların, doğrudan sömürüden her çeşit vergiye kadar, yine bizzat emekçilerin sırtından elde edilmesi ise ayrı bir soun.

Çoğu durumda ve özellik resmi burjuva söylemde, Cumhuriyet’in ‘80 öncesi bütün bir dönemine egemen ekonomiden “kamu sektörünün yönlendirdiği karma ekonomi” diye sözedildiği için, Perinçekçi İP’in “toplum çıkarını esas alan kamu sektörü”ne dayalı karma ekonomi yutturmacasına dikkat çekmek özellikle gereklidir. İlkel demagojik söylemleriyle tanınan Tansu Çiller’in özelleştirme saldırısını savunmak için Türkiye’den “dünyanın son sosyalist devleti” diye sözetmesine Perinçekçi Aydınlık’ın hararetle sarılması, bu açıdan boşuna değildir. Aydınlık, bu ilkel demagojiyi alıp onu Türkiye’deki biçimiyle “karma ekonomi”nin “toplumun genel çıkarlarına” hizmet ettiği tezine dayanak yapmaktan yarar umabilmiştir.

(Devam edecek...)