31 Mart '01
Sayı: 02


  Kızıl Bayrak'tan
  Örgütlü birlik tehditleri boşa çıkarmanın biricik yoludur!
  Ölüm Orucu Direnişi'nin yeni evresi...
  DHKP-C, TKP(ML), TKİP dava tutsalarının açıklaması: Taleplerimiz değişmedi!..
  Ölüm Orucu Direniş'i sürüyor!
  Sınıf hareketi
  Hükümet, TÜSİAD ve Genelkurmay Washington'da!
  Düzenin krizi'in liberal sol reçeteler/1
  Yeni bir hayat"a işçi sınıfının devrimci programıyla ulaşılacak!
  Sınıf hareketi ve görevlerimiz
  Newroz etkinlikleri...
  Uluslararası hareket
  Yurtdışında ÖO'yla dayanışma faaliyetleri...
  "Direnişin zerresine bile gölge düşürmemek boynumuzun borucudur"
  Düş yola...
  Gençlik
  Mücadele Postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 

Rejimin veciz tablosu...

 

Hükümet, TÜSİAD ve Genelkurmay temsilcileri Washington’da!


Komünistlerin siyasal değerlendirmelerinde döne döne altını çizdikleri bir nokta vardır. Bu, kapitalist düzenin egemen sınıfı, bekçileri ve hizmetinde olan temel kurumların olgulara dayanarak teşhir edilmesidir.

Tüm çürümüşlüğüne rağmen sermaye düzeninin ayakta kalmasında en etkin rolü oynayan dört temel kurum: İşbirlikçi tekelci burjuvazinin kurumu olan TÜSİAD; TÜSİAD düzeninin bekçisi ve aynı zamanda NATO’nun da ikinci büyük gücü olan ordu; işçi sınıfını denetim altında tutan ve yıkım programlarının uygulanmasında sermayeye hizmet etmekten geri durmayan sendika ağaları; ve yalan, çarpıtma, suni gündem oluşturma, kamuoyunu sistemin ihtiyaçları doğrultusunda yönlendirerek kitlelerin kafasını karıştıran kirli medyadır. Siyasetçilerin rolü ancak bu dörtlüden sonra gelmektedir. Zaten düzen de siyasetçileri, belli bir süre kullanılacak ve ardından çöpe atılacak figüranlar olarak görmektedir. Ancak yeni figüranlar bulmakta zorlandığında, çöplükten çıkarıp cilalayablmektedir. Kimi zaman böyle örnekler olmakla beraber (Demirel, Ecevit gibi), bu, düşkünler takımının rolünü değiştirmemektedir. Bundan dolayı kitlelerin en çok tepki gösterdiği siyasetçiler bir anlamda sermaye düzenine kalkan da oluşturmaktadır.

Devlet solu ve reformist-liberal partilerin düzenin sorunları karşısında takındıkları tutum, rejimin temel kurumlarının, kendilerini siyasetçilerin gerisinde tutma çabalarını, belli sınırlar içinde de olsa kolaylaştırmaktadır. Zira bu kesimler sistemin kendisiyle değil, ürettiği sorunlarla uğraşmaktadır. Hedef aldıkları kurumlar hükümet ve İMF’dir. Devlet solunun bilinen ordu kuyrukçuluğu çizgisi ise, sorunu ulusallık düzleminde ele alıp, sınıf ayrımlarının ve sınıf savaşının üstünü örtme çabasındadır. Yine bu çevrelerin sermaye medyasına dönük eleştirileri yüzeyseldir. Sendika ağalarından ise hiçbir zaman umutlarını kesmediler.

Türkiye’nin son 40-50 yıllık tarihine bakıldığında ve bu tarih günümüzle karşılaştırıldığında komünistlerin tahlillerini anlamak noktasında hiçbir güçlük kalmaz. Zira işçi sınıfı ve emekçileri sömürüp palazlanan, devasa servetler biriktiren tam da TÜSİAD patronlarıdır. Bu sömürü ve sefalete karşı mücadele eden emekçi kitleleri ve devrimcileri faşist askeri darbelerle ezen, sivil faşistleri ve şeriatçıları kitlelere saldırtan ordudur. Özellikle son 20 yıldır sınıf hareketinin hemen her çıkışı sendika ağalarının ihanetiyle karşılaşmıştır. Medyanın oynadığı rolün iğrençliği artık söz gerektirmeyecek kadar açığa çıkmıştır vb.

Topyekûn yıkım saldırısının 14 aylık uygulamasından sonra sistemin çöktüğü, fiili başbakanlığa bir Dünya Bankası memurunun getirildiği, işsizlik ve yoksulluğun çığ gibi büyüdüğü ve bunun dolaysız bir sonucu olarak toplumsal patlama korkusuna giren rejimin emekçiler üzerinde terör estirdiği, hücrelerde kararlı bir şekilde süren Ölüm Orucu Direnişi’nin sorunun muhataplarını sıkıştırdığı tam da böyle bir dönemde, hükümet, TÜSİAD ve Genelkurmay temsilcilerinin aynı anda Washington’a gitmeleri bir tesadüf olmasa gerek. Rejimin sahipleri ve bekçileri emperyalist efendilerinin huzurlarına sistemin en sıkıştığı dönemde çıkıyorlar. Para dilenmenin yanısıra, olası bir toplumsal patlamayı ezme konusunda da CIA’dan taktik alıyor olmalılar.

Aynı günlerde bir başka isim Avrupalı emperyalistlere seslenip beklentilerini dile getiriyor. Bir dönem ismi öne çıkan emekli general Çevik Bir, son zamanlarda üniversite konferanslarında boy göstermeye başladı. İstanbul Üniversitesi’nin Cerrahi Tıp Bilimleri 25. Ortak Toplantısı’nda (nasıl bir bağlantı varsa!) konferans veriyor. Konferansta Türkiye’nin soğuk savaş boyunca, NATO’nun ikinci büyük ordusunu elinde tuttuğunu bildiren Çevik Bir, “Türkiye, Varşova Paktı’nın yıkılmasında en önemli rolü oynadı. Büyük fedakarlıklar yaptı ve vefa gösterdi. Şimdi Avrupalı dostlarımızdan bunun karşılığını bekliyoruz” diyor ve AB’nin yeni savunma kimliği arayışında, Türkiye’nin etkin olmasının şart olduğunu dile getiriyor. (25 Mart ‘01, Cumhuriyet)

ABD’deki heyetler kapalı kapılar ardında görüşmeler yaparken, yılların uşaklığının karşılığı AB emperyalistlerinden de açıkça talep ediliyor. Kore’den Somali’ye ve Kosova’ya kadar asker göndererek 50 yıldır emperyalizme uşaklıkta vefalı davranıldığı, dahası bu uşaklığın daha da pekiştiği bir gerçektir. Her ne kadar Varşova Paktı’nın yıkılmasındaki rolü abartılıyor olsa da, bu kadar uzun süreli hizmetin de artık bir karşılığı olmalıdır !

Emperyalist tekellerin yerli ortakları TÜSİAD patronlarının ve emekçilerin çocuklarını dünyanın değişik bölgelerinde emperyalist çıkarlar için ölüme süren Genelkurmay’ın, ABD’li efendilerinden neler koparabildiklerini henüz bilmiyoruz. Ancak, bu aynı döneme denk düşen ziyaretlerin çok şey anlattığı da kesindir. Sistem çöküntüdeyken ve çıkış bulmaktan acizken, rejimin patronları ve bekçileri devreye girmek durumunda kalmışlardır. Başbakan Ecevit’i ise şimdilik ABD’nin Ankara Büyükelçisi idare etmektedir.

Anti-emperyalist mücadelenin tutarlı olabilmesi için hangi güçleri hedef alması gerektiği buradan da açıkça görülmektedir. Anti-İMF’yle sınırlı “ulusal program”larla kendini ifade eden anti-emperyalistliğin yüzeyselliği ve iğretiliği yeterince açıktır

Bağımsız, sosyalist bir Türkiye için anti-emperyalist, anti-kapitalist mücadeleye!

M. Dicle



Krizden çıkışın koşulu “sosyal destek”in anlamı...


Derviş’in Amerika yolculuğu kaynak arayışı olarak lanse edildi. Kendileri Amerika’da çok iyi tanınıyordu, kaynak bulması zor olmayacaktı, vb., vb... Medyanın bu takdim tarzı bir yana, Derviş’in kendisi ise, baştan itibaren kaynak konusunda hep ihtiyatlı konuşmuş bulunuyor. O derece ki, sanki mali krizi bir an önce aşmaya çalışan bir devletin görevlisi değil de, kaynak talebinde bulunulan bir mali kuruluşun (örneğin Dünya Bankası) elemanı gibi. Hep ileriye erteleyen, hep şartlar koşan bir biçimde... Süre her seferinde uzamakta, şartlar giderek ağırlaşmaktadır. Kredi şartı önce “ulusal program”ın açıklanmasına bağlanmıştı, ardından 15 kanunun 15 günde çıkarılmasına bağlandı. Süre Nisan başıydı, ortasına kaldı.

Sonuçta ve nihayet sadede gelindi ve değişik biçimlerde anlatılmaya çalışılan esas dert açık ifadesine kavuşturuldu. Krizden çıkış ve kaynak temini “sosyal destek” şartına bağlandı. Emperyalist sermayenin memuru Derviş’in dilinde ifadesini “sosyal destek” sözlerinde bulan olgu, işçi sınıfı ve emekçilerin “sınıf ihaneti” dediğidir. Yoksa Derviş, işçi ve emekçilerin kendi yıkımlarını hazırlayan bir programa gönüllü destek çıkacaklarını düşünecek ve bekleyecek kadar “saf” değildir. Ya da, Türkiyeli işçi ve emekçilerin bu kadar saf olduğunu düşünecek kadar cahil değildir. 30 küsur yıldır Amerika’da yaşıyor, Dünya Bankası’nda çalışıyor olması, Türkiye’yi unutmasını değil, tersine, başka bir gözle, emperyalist haydutluğun gözüyle ve daha uuml;stten izlemesini gerektirmiştir.

Emperyalist haydutların Derviş’in dilinden emrettiği “sosyal destek”, çökmüş olandan daha ağır bir yıkım programı hazırlayan bu kukla hükümete ve arkasındaki sisteme sunulacak mıdır? Ya da başka bir ifadeyle, işçi sınıfı ve emekçiler satışa bir kez daha izin verecekler midir?

Çöken programın işçi sınıfı ve emekçi kitlelerce desteklenmiş olduğunu iddia etmenin hiçbir gerçekliği bulunamaz. Destek kitlelerden değil ama, ihanet içindeki sendika merkezlerinden gelmiştir fakat. Kimisi (Türk-İş) açıkça, kimisi de saldırılar karşısında örgütlü gücünü harekete geçirmeyerek, suskun kalarak desteklemiştir yıkım programını. Sınıfı temsilen ve sınıf aleyhine...

İşte şimdi sermaye bu ihanet odaklarına bir kez daha sesleniyor: Ne edip edin sınıf ve kitleleri oyalamayı sürdürün ki, krizin faturasını onlara çıkarabilelim.

Çağrının bir muhatabı da, destekledikleri programın çöküşüyle, emperyalist programlarının kendilerini de yıkıma sürüklediğini anlamış bulunan ve krizin faturasını yüklenmek istemediklerini dillendirmeye başlayan küçük üreticilerdir. İşçi ve emekçi kitlelerle küçük üreticileri çıkardıktan sonra, zaten geriye toplum adına bir şey de kalmamış oluyor. Çöken ve hazırlanmakta olan yıkım programlarının gerçek sahipleri dışında tabii. Yani, bir avuç tekelci kapitalist ile onu çevreleyen asalak bir rantiyeci katman. Yurt içinde yıkım programlarından tek nasiplenenler de bunlardır. Verilecek destek bu asalak takımına verilecektir. Ve bunların dışarıdaki ortaklarına.

Bugün, sadece işçi sınıfı ve emekçiler değil, küçük üreticiler de destek vermeye niyetli olmadıklarını çeşitli biçimlerde anlatmaya başlamış bulunuyorlar. Bu anlatımların gerçek, elle tutulur, işe yarar bir itiraza dönüşebilmesi, işçi sınıfının devrimci alternatifi etrafında toparlanabilmesine bağlıdır. Bu da, işçi sınıfının kendi alternatif programıyla buluşması, sahiplenmesi ve yükseltmesine...