ARSIVANA SAYFA
 
18 Kasım '00
SAYI: 43
İçindekiler
Kızıl Bayrak'tan
Faşist rejim devrimci irade karşısında yenilmeye mahkumdur!
İMF-TÜSİAD bütçesine karşı işçi-emekçi barikatı!
Sermayeye kıyak, emekçiye koyu sefalet ve dayak
AB’ye bağlanan boş umutlar gene hüsran yarattı
KHK saldırısı püskürtülmelidir!
11 Kasım eylemi ve kamu emekçilerine yönelik güncel saldırı
Direne direne kazanacağız!
Kirli af oyunu değil, devrimci tutsaklara özgürlük!
Yaşamı yeniden varetmek mücadeleden geçiyor!
Kimya Teknik işçilerine mektup
Direnişteki EXSA işçilerine mektup
Fazla mesailer ve moral yozlaşma
Formasyon hakkını gaspettirmeyeceğiz
Teslim olmak onurlu bir yaşamdan sürülmektir
TAYAD’ın “Hapishaneler Gerçeği...” Kurultayı
Hücre saldırısı ve devrimci direniş
Hücrelere karşı sendikalardan ve DKÖ’lerden basın açıklaması
SAG’la dayanışma bildirileri
SAG direnişi, F tipi cezaevleri ve devlet provokasyonları
Her yerde SAG-ÖO direnişinin sesi olacağız!
Zindan direnişi kampanyamız devam ediyor!
Liberal işçi politikacılığı sendikal ihanete ortak oluyor
Almanya’da büyüyen anti-faşist duyarlılık
ABD seçimleri fiyaskosu
Ulucanlar Zindanı’nda Parti’mizin kuruluş yıldönümünü kutladık
“Kurtlar arasında çıplak”
PKK tutsaklarına açık mektup
Mücadele Postası
 
Tüm yazılar





 
 
Teslim olmak onurlu bir yaşamdan sürülmektir!


Muharrem Kurşun
(Ölüm Orucu direnişçisi/Çankırı Cezaevi)


Sınıflar ortaya çıkıp, sömürü ilişkileri insanlık tarihine girdiğinden bu yana baskı, zulüm, işkence ve katliamlar hep varolagelmiştir. Egemen sınıfların sömürü ve baskısına başkaldıranlar ise her zaman egemenler tarafından vahşice cezalandırılmıştır. Köleliğe karşı isyan bayrağını açan Spartaküs ve arkadaşları çarmıhlara gerilerek katledilmişlerdir. “Yarin yanağından gayrı, her yerde, herşeyde, hep beraber” diyen Şeyh Bedrettin’in asılarak katledilen bedeni Serez Çarşısı’nda üç gün boyunca çırılçıplak bekletilirken, müritlerinden Torlak Kemal’in bedeni parçalanarak, isyanın olduğu yerlere dağıtılmıştır, ibret olsun diye. Egemenlerin cezalandırılma anlayışları böylesine vahşicedir.

Cezalandırma egemenler için intikam olduğu kadar, olası yeni başkaldırıların önünü almak için caydırıcı bir misyon da taşımaktadır. Ama katletmek ya da zindana hapsetmek, tek başına caydırıcı olmaktan uzak olmuştur hep. Bu yüzden egemenler daha çok yakaladıklarını teslim almayı amaç edinmişlerdir. Öldürülen ya da zindana hapsedilen asi, caydırıcı bir rol oynamaz geride kalanlar açısından, tam tersine, kışkırtıcı bir rolü olur. Ama pişmanlık duyan, nedamet getirip teslim olan asi, gerçek anlamda bir caydırıcılığa sahiptir.

Hızır’ın Pir Sultan’a dayattığı, içinde “şah” sözcüğü geçmeyen üç deyiş okumasıdır. Böyle bir şey yapmak, Pir Sultan için teslim olup, Hızır’ın eteğine yüz sürmekle eş anlamlıdır. Teslim olmaz Pir Sultan; o güne dek hiç olmadığı kadar “şah” sözcüğünün geçtiği üç deyiş okur. Zulme karşı kaldırdığı isyan bayrağını yere düşürmez zalimler karşısında. Onurluca başı dik dara yürür ve ölümsüzleşir.

Kapitalizmde Spartaküsler, Şeyh Bedrettinler, Pir Sultanlar devrimcilerin kimliğinde yeniden doğarlar. Hızırların özü ise yüzyıllardır değişmemiştir. Modern Hızırlar grubu sermaye sınıfı devrimcilere karşı vahşice saldırmış ve teslim almayı öncelikli amacı haline getirmiştir.

Mahir Çayan ve yoldaşları teslim ol çağrılarına, “teslim olmayız” yanıtını vererek ölümsüzleşmişlerdir. İbrahim Kaypakkaya işkencehanelerde ser vermiş, sır vermemiştir. Denizler bir kez olsun tereddüt etmeden yürümüşlerdir idam sehpasına, devrime ve halka bağlılık şiarlarını haykırarak...

Sermaye sınıfı, egemen sınıfların yüzyılları aşan deneyimlerinden biliyor ki, başkaldıranı teslim alamadıktan sonra, onu katletmekle yokedemeyecektir. Yokedilen sadece bedenleridir onların. Onları vareden düşünceleri, inançları ise güçlenerek yaşamayı sürdürür. Denizler, İbolar, Mahirler için bugün, ölümü sadece bedenin yok olması olarak görmeyen aklı başında kim öldü diyebilir. Onlar teslim olmayan, baş eğmeyen duruşlarıyla ölümsüzleşmişlerdir.

Sermayeyi en çok çileden çıkaran da, yakalayıp zindana attığı devrimcileri teslim alamamasıdır. Oysa ki zindanlar, egemenler açısından, başkaldıranları cezalandırmaktan çok, teslim almak için inşa ettikleri esaret mekanlarıdır. Bu yüzden sadece ülkemizde değil, başkaldırının olduğu her yerde egemenlerin özel ilgi alanı olmuştur zindanlar. Yüzyılların kaba işkencesi, teknolojinin gelişmesiyle özü hiç değişmeden modern sistematik işkence halini almıştır. Hücreler de bunun bir parçasıdır.


12 Eylül zindanları

12 Eylül faşist darbesiyle ülke üzerinde estirilen faşist terör, zindanlarda daha bir billurlaşmış biçimiyle kendini gösterdi. 90 günü bulan işkenceli sorgulardan sonra zindana atılan devrimci tutsaklara, aralıksız olarak buralarda da işkence yapıldı. “Rehabilitasyon” adı altında tutsaklara sabah içtimaya kalkma, onur kırıcı biçimde sayım verme, inançları ve değerlerine aykırı uygulamalara tabi olma ve en sonu Tek Tip Elbise (TTE) dayatıldı. Dayatmaların amacı ise, devrimci tutsakları inançlarından soyundurup kişiliksizleştirmek, onursuzlaştırmak ve sonuçta teslim almaktı.

TTE bu dayatmalar içinde ayrı bir öneme sahiptir. TTE’nin giysi olmanın çok ötesinde bir işlevi ve amacı vardır. Bir anlamda teslim almanın sembolüdür: TTE’yi giymek bir yerde teslimiyet anlamına geliyordu. TTE’de cisimleşen saldırı böylesine kapsamlıydı. Ve süreçte göstermiştir ki, TTE’yi giyenler, kimliklerinde devrimcilikten yana ne varsa terketmişlerdir.

Devrimci onurunu koruyanlar ise, TTE’yi giymediler. Soğukta iç çamaşırlarıyla kalma pahasına, mahkemelere çıkamama pahasına, TTE’leri parçaladılar. Devrimci Sol ve TİKB davası tutsaklarının başlattıkları ‘84 Ölüm Orucu eylemi, TTE saldırısına karşı cepheden verilmiş bir yanıt olarak, zindan direniş tarihinde bir kilometre taşı olarak yerini aldı. ‘84 Ölüm Orucu’nda Abdullah Meral, Haydar Başbağ, Mehmet Fatih Öktülmüş ve Hasan Telci, ölürüz ama asla teslim olmayız, diyerek şehit düştüler.

TTE saldırısı ‘87 yılına dek sürdü. Ancak direniş bayrağını açmış devrimci tutsaklar, şehitlerinin yarattığı geleneğe sadık kalarak, onursuzluk elbisesini giymediler ve en sonu TTE’yi parçaladılar. Kazananlar devrimci tutsaklar oldular.

Bugün devrimci tutsaklar zindanlarda, 12 Eylül zindanlarıyla kıyaslandığında, daha insani koşullarda yaşıyorlarsa, bu ‘84 ÖO ve onlar gibi teslim olmaktansa ölümü yeğleriz diyen devrimci tutsakların ölümüne mücadeleleri sonucudur.


1 Ağustos genelgesiyle devam eden saldırılar

Sermayenin zindanlara yönelik saldırıları toplumsal muhalefete karşı saldırılardan bağımsız değil, onun bir parçasıdır. Sınıf ve kitle hareketinin geri olduğu koşullarda sermayenin saldırısının sivri ucu, toplumsal muhalefetin en dinamik unsurları olan devrimcilere yönelmektedir. Özünde ise bu saldırı, devrimci tutsaklar şahsında işçi sınıfına ve emekçileredir. Sınıflar mücadelesi sürdükçe, sermayenin işçi-emekçi kitlelere ve öncülerine yönelik saldırıları sürecektir. Hele verili durumdaki savunma pozisyonunda olunduğu koşullarda, saldırının biri püskürtülse bir diğeri çok geçmeden gelecektir. Zindanlarda da durum böyledir.

1980’den ‘88’e dek zindanlarda can ve kan bedeli mücadelelerle kazanılan haklar 1 Ağustos genelgesi üzerinden yeni bir saldırı dalgasıyla karşılaştı. Sözkonusu genelgeyle zindanlarda getirilen yeni kısıtlamalar ve hak gaspları şöyleydi:

- TTE yeniden zorunluluk haline getiriliyor;

- Havalandırma saatleri azaltılıyor, mektuplara sınırlama getiriliyor;

- Dışarıdan yiyecek alımı, içeride tüp, ocak, ısıtıcı kullanımı yasaklanıyor;

- Saç, sakal, bıyık bırakma yasaklanıyor;

- Müzik ve resim aletleri yasaklanırken, kitap alımına kısıtlamalar getiriliyordu.

Devrimci tutsakları teslim almayı amaçlayan bu saldırıya karşı, oniki cezaevinde 2000 tutsak bedenlerini açlığa yatırarak direniş barikatını ördüler. ‘88 Ekim-Kasım direnişi sonucu genelge resmi olarak kaldırılmadıysa da, fiili olarak uygulanamaz oldu. Tutsakların direnişine DKÖ’lerden hatırı sayılır bir destek gelmişti.


TMY’nın çıkarılması ve Eskişehir
tabutluğunun açılması

Çok geçmeden işçi sınıfının Bahar eylemleri patlak verdi. Bu eylemlerin patlamasına neden olan işçi sınıfının kötüleşmeye başlayan koşulları ile 1 Ağustos genelgesi saldırısı arasında dolaysız bir bağ vardır. Tutsaklara yönelik her saldırı dalgası yükseldiğinde, ya işçi ve emekçilere yönelik bir ekonomik saldırı sözkonusudur, ya da işçi ve emekçilerde patlama potansiyeli giderek yükseliyordur. Ya da sınıf ve kitle hareketi dibe vurmuştur, ki zindanlara yönelik saldırının en şiddetli halini alabilmesi için sermaye için en uygun koşuldur bu.

‘89 Bahar eylemleriyle yükselmeye başlayan sınıf hareketi, ‘91 Zonguldak madenci eylemi ve içi boşaltılsa da katılım açısından önemli 3 Ocak ‘91 genel greviyle daha da ivmelendi. Körfez Savaşı’nın başlamasını fırsat bilen Özal hükümeti önce madenci eylemini yasakladı, ardından sınıfa yeni bir saldırı dalgası başlatıldı.

Saldırının devrimcilere karşı ayağını ise 8 Nisan ‘91’de çıkarılan 3713 sayılı Terörle Mücadele Yasası (TMY) oluşturuyordu. TMY’na eklenen geçici bir maddeyle, cezasının beşte birini yatmış tüm adli ve siyasi hükümlüler serbest bırakıldılar. Dışarıya çıkanların ezici bir çoğunluğunun mücadeleyi bırakması olgusundan yola çıkarak söylemek gerekirse, bağrına basarak boğma taktiğinin ustaca uygulanmasıydı bu. Aynı yasayla TCK’nın 141-142. maddeleri kaldırılıyor, yerini TMY’nin 7. ve 8. maddelerine bırakıyordu.

TMY ile devrim cephesine yönelik saldırı bununla da sınırlı değildi. Bu yasada yeralan “terör” ve “terör örgütü” tanımlamalarıyla, devrimciler bir yana, hakkını arayan işçiler, emekçiler, biraz olsun duyarlı aydınlar bile terörist olarak nitelenip cezalandırılabiliyordu. Devrimci tutsakların açık görüş hakları gaspedilirken, adlilerde beşte iki olan infaz sistemi siyasilerde dörtte üç olarak yeniden düzenleniyordu. Ve bugün F tipi hücrelerin yasal dayanağı olan 16. maddesiyle TMY, devrimci tutsakları hücrelere atmayı öngörüyordu. Yani TMY kelimenin tam anlamıyla bir “devlet terörü” yasasıdır.

TMY’nın çıkarılması toplumsal muhalefete yönelik ağır bir darbe olmasına karşın, dışarıda tahliyelerin yarattığı atmosfer, içeride az sayıda devrimci tutsağın kalması nedeniyle çok ciddi bir muhalefetle karşılaşmadı. Böylece yasanın pek çok hükmü fazla engelle karşılaşmadan uygulamaya sokuldu, 16. maddesi hariç.

Ankara Ulucanlar Cezaevi’nden iki devrimci tutsağın kaçmasını fırsat bilen sermaye devleti, ‘91 Kasım’ında Eskişehir tabutluğunu açarak devrimci tutsakları buraya kapattı. Bu, TMY’nın 16. maddesinin ilk uygulamaya sokulmasıydı. Bu saldırı, devrimci tutsakların tüm cezaevlerinde başlattıkları açlık grevi eylemiyle boşa çıkarıldı. O günlerde de hücre karşıtı mücadelede belli bir duyarlılık yakalanmıştı. Dahası bu duyarlılıktan yola çıkılarak, TMY’nın geri çekilmesi için çok güçlü olmasa da bir zemin yakalanabilmişti. Ama bunlar değerlendirilemedi. Muhalefet yasanın 16. maddesine karşıtlıkla sınırlandı. Bugün de F tipi hücrelere karşı mücadelede aynı yanılgıya düşenler var. Oysa mücadele yasanın kendisine karşı yürütülmek durumunda.


Artan saldırılar ve katliamlar

Zindanlarda sınıf mücadelesi en çetin biçimiyle yaşanır. Sermaye her yenilgisinin ardından güç tahkim edip yeniden saldırıya geçer. Saldırılar ve hak gaspları ile devrimci tutsaklara zindan içinde zindan yaşatmak amaçlanırken, aynı zamanda tutsakları ve tutsak yakınlarını yıpratma politikası hayata geçirilir. Amaç tutsakları inançlarından soyundurup teslim almak, bunu başaramadığında ise fiili olarak yoketmektir. ‘95 yılına dek fiili yoketmeyi sessiz imha biçiminde sürdüren faşist sermaye devleti, ‘95’ten sonra fiili saldırılarla katliamlara da yöneldi. Buca, Ümraniye, Diyarbakır ve Ulucanlar katliamlarıyla 27 devrimci tutsak vahşice katledildi.

İçeride 12 Eylül zindanlarında bile yaşanmayan katliamların yapılmaya başlanması, dışarda Gazi direnişinin ardından devrim cephesinde güçlenme eğiliminin ortaya çıkmasıyla dolaysız bağlantılıdır. Faşist sermaye devleti bu süreçte devrimci muhalefete azgın bir devlet terörü uygulamaya başladı. Gazi’de gerçekleştirdiği katliamın yanısıra, yargısız infazlar ve kaçırıp kaybetmelerde bir artış oldu. Dışarıda yoğunlaşan devlet terörü, içeride katliamlar biçimini aldı.

21 Eylül 1995’de Buca zindanında devrimci tutsaklara saldırıldı. 3 DHKP/C tutsağı şehit düştü. Bu saldırı üzerine komünist ve devrimci tutsaklar 45. gününde zaferle taçlanan açlık grevi eylemini başlattılar.

Bu kez 4 Ocak 1996’da Ümraniye zindanına saldırdı faşist sermaye devleti. Bu saldırıda da 4 DHKP/C tutsağı şehit düştü.

Bu saldırılarda devrimci tutsakların ölümüne direniş kararlılığı, sermayeye devrimcilerin asla teslim olamayacağını tekrar tekrar gösteriyordu. Devrimci tutsaklar asla teslim alınamaz sloganı, ‘96 Ölüm Orucu ve Süresiz Açlık Grevi eyleminde 12 canla hücre hücre kazanılan görkemli zaferle çok daha gür biçimde haykırıldı.

‘96 ÖO ve SAG eylemi

‘95 Gazi direnişiyle devrim cephesinde açığa çıkan yükselme eğilimi, kendini ‘96 1 Mayıs’ında da gösterdi. ‘80 sonrasının en kitlesel ve militan 1 Mayıs’ı kutlandı. Hemen ardından Adalet Bakanı Mehmet Ağar 6 Mayıs Genelgesi’ni yayınladı. Tutuklanan 1 Mayıs göstericileri, bu genelgeyle Eskişehir tabutluğuna götürüldüler. TMY’nin 16. maddesinin kaldırılmasıyla hücre saldırısının son bulacağını sananlar iyi bilmelidirler ki, bakanlığın bir genelgesiyle dahi hücre uygulamasına geçilebilmektedir. 6 Mayıs genelgesi bunun kanıtıdır.

Genelgenin yayınlandığı günlerde kurulan Cezaevleri Merkezi Koordinasyonu (CMK), 20 Mayıs’ta sonradan ÖO’na dönüşecek SAG eylemini başlattı. Eskişehir tabutluğunu yıkmak için hücre hücre örülen direniş 69 gün sürdü. 12 devrimci tutsak devrimci iradenin başeğmezliğini göstererek ölümsüzleştiler. Ve onlarca ÖO ve SAG eylemcisinde kalıcı sakatlıklar oluştu.

ÖO ve SAG eylemi zaferle taçlandı ve Eskişehir tabutluğu bir kez daha yıkıldı. Ancak o gün basın ve kamuoyu önünde hücreleri bir daha uygulamaya sokmayacağına söz veren sermaye devleti eylemden bir yıl sonra hücre inşaatlarına başladı.

O halde ‘96 ÖO ve SAG eyleminin kazanımı nerededir? En önemlisi politik kazınımıdır, ki esas olan da budur. Bunun devrimci örgütler tarafından değerlendirilememesi gerçeği bir yana, bu eylem dışarıda kitlelerle devrimciler arasındaki mesafenin nispeten kapanmasını sağlamıştır. Eylemin yarattığı imkanların değerlendirilememesi, onun politik zaferini zerrece karartmaz.

Yanısıra bu eylem zindan direniş geleneğine yeni bir halka eklemiştir. Devrimci tutsaklara bir gelenek bırakılmıştır. Bu geleneği kıskançlıkla sahiplenen devrimci tutsaklar, Ulucanlar direnişi ve zaferiyle buna yeni bir halka eklemişlerdir.


Topyekûn saldırının bir parçası
olarak hücre saldırısı

Faşist sermaye devletinin içeride devrimci tutsakları teslim alma çabası, dışarıda toplumsal muhalefeti tümüyle boğma politikasının ilk adımıdır. Bugün emekçi kitlelerin kendi sorunları karşısında sessiz kalması umut kıran bir yanılsamaya yol açsa da, sermaye böyle bir yanılgıya düşmüyor. O, kitlelerdeki hoşnutsuzluğun, biriken öfkenin farkında. Eğer bu tepkiler sarı sendikalar, sosyal demokrat ve reformist partiler aracılığıyla sistem kanalına akıtılabilirse, sermaye için ciddi bir tehlike oluşmayacak. Ancak bu öfke devrimcilerle buluşacak olursa, işte o zaman sermaye için tehlike çanları çalmaya başlamış demektir.

Sermaye işini sağlama almak için, devrimcilerin bu imkanları değerlendirebilecekleri tehlikesinden yola çıkarak, onlara yönelik saldırısını artırıyor. Bu saldırının içerideki ayağını ise hücre saldırısı oluşturuyor. “İçeriye hakim olmadan dışarıya hakim olamayız” mantığıyla hareket eden sermaye, ‘91 ve ‘96’da Eskişehir tabutluğuyla denediği hücre saldırısını son olarak F tipi cezaevlerini yaşama geçirmeye çalışarak sürdürüyor.

Devrimci tutsakları hücrelere atarak, birbirlerinden yalıtarak tek tek teslim almayı, teslim alamadığında da fiili olarak yoketmeyi amaçlıyor. Ne var ki devrimci tutsakların “Hücrelere girmeyeceğiz, direneceğiz!” sloganında ifadesini bulan kararlı duruşları, sermayenin planlarını altüst etmektedir. Ulucanlar katliamıyla tam da bu kararlılığı kırmak için gözü dönmüş bir saldırganlık gerçekleştirilmiştir.


Ulucanlar: Ölümüne direnişle kazanılan zafer!

Ulucanlar katliamının amacı, hücreleri yaşama geçirebilmek için devrimci tutsakların kararlı duruşlarını kırmaktı. Gözü dönmüş bir vahşilikle gerçekleştirilmesinin nedeni buydu. Sergiledikleri vahşetle korku salmak istiyorlardı devrim cephesine. Devrimcilerle ilişkiye geçerseniz sonunuz böyle olur mesajı verilmek isteniyordu emekçi yığınlara.

Bu kirli amaçları Ulucanlar’da devrimci tutsakların çelikten iradesine çarptı. Tutsaklar destansı bir direniş sergilediler, “ölürüz ama asla teslim olmayız!” diye haykırdılar. 10 can bedeli kazanıldı zafer. Düşmanın bütün planlarını bozarak, devrimci tutsakların asla teslim alınamayacağını bir kez daha kanıtladılar.

Daha sonra Burdur ve Bergama’da devrimci tutsaklar aynı yanıtı direnişleriyle verdiler sermayeye: Devrimci tutsaklar teslim alınamaz!

İşçi ve emekçiler iyi bilmelidirler ki, sermayeye teslim edilmeyen devrim davasıdır, yani işçi ve emekçilerin yarınıdır, geleceğidir. Komünistler ve devrimciler tereddütsüzce ölümü kucaklıyorlarsa, bu işçi sınıfının zaferi içindir. Şehit düşenler ile işçi sınıfı ve emekçiler arasında böylesine sağlam bir bağın yanısıra, onlar ya işçi-emekçi ya da işçi-emekçi çocuklarıydılar. İşçi sınıfı ve emekçiler devrimci tutsakları sahiplenmek zorundadır, çünkü sahipleneceği kendi geleceğidir. Kendi bağrından çıkan öncülerine sahip çıkmayan bir sınıfın geleceği olmaz.


Hücre hücre öreceğimiz direnişimizle
hücreleri yıkacağız!


Hücre karşıtı eylemler ve tutsakların kararlı duruşu karşısında, sermaye devleti savunmaya geçmek zorunda kaldı. Ama bu hücre saldırısından vazgeçtiği anlamına gelmiyor. Zira ekonomik-sosyal yıkım saldırısının tahrip edici sonuçları saldırının her alanda daha da şiddetlendirilmesini gerektiriyor. Dışarıda saldırılar boyutlanırken, hücre saldırısının hazırlıkları da adım adım tamamlanıyor.

TMY’nin 16. maddesinde yapılacak değişiklik, cezaevlerinin bir denetleme kurulu tarafından yönetilmesi, tekrar saldırıya geçme manevralarıdır. F tipi cezaevleri şirin gösterilerek pazarlanmaya çalışılıyor. Ama daha şimdiden devrimci tutsakların ortak yaşam alanlarından yararlanmaları “tredman”a, yani ehlileştirme kurallarına uymalarına bağlanıyor. Bakanlığın çıkaracağı genelgeler ve cezaevleri idaresinin vereceği keyfi cezalarla ortak kullanım alanlarının devrimci tutsaklara yasaklanacağı herkes tarafından biliniyor.

Dolayısıyla, aslolan F tipi (hücre) cezaevlerinin yıkılmasıdır. TKİP, DHKP/C ve TKP(ML) tutsakları bu anlayışla, “ölecek ama teslim olmayacağız!” diyerek, 20 Ekim tarihinde SAG eylemini başlattılar. İlerleyen aşamada ÖO’na evrilecek eylemlerini hücreler yıkılana dek sürdürecekler.

‘82’de, ‘84’de ve ‘96’da olduğu gibi, hücre hücre direnip, ölümü karşılayacağız, ama asla teslim olmayacağız! Şehit yoldaşlarımızın bıraktığı mirasa, direniş geleneğine leke sürmeyeceğiz! Ölümüne bir kararlılıkla işçi-emekçilerin geleceğini savunacağız!

Ölecek ama teslim olmayacağız!
Hücreleri yıkacak, topyekûn saldırıyı
zindan cephesinden yaracağız!
Devrim davası yenilmez!