ARSIVANA SAYFA
 
18 Kasım '00
SAYI: 43
İçindekiler
Kızıl Bayrak'tan
Faşist rejim devrimci irade karşısında yenilmeye mahkumdur!
İMF-TÜSİAD bütçesine karşı işçi-emekçi barikatı!
Sermayeye kıyak, emekçiye koyu sefalet ve dayak
AB’ye bağlanan boş umutlar gene hüsran yarattı
KHK saldırısı püskürtülmelidir!
11 Kasım eylemi ve kamu emekçilerine yönelik güncel saldırı
Direne direne kazanacağız!
Kirli af oyunu değil, devrimci tutsaklara özgürlük!
Yaşamı yeniden varetmek mücadeleden geçiyor!
Kimya Teknik işçilerine mektup
Direnişteki EXSA işçilerine mektup
Fazla mesailer ve moral yozlaşma
Formasyon hakkını gaspettirmeyeceğiz
Teslim olmak onurlu bir yaşamdan sürülmektir
TAYAD’ın “Hapishaneler Gerçeği...” Kurultayı
Hücre saldırısı ve devrimci direniş
Hücrelere karşı sendikalardan ve DKÖ’lerden basın açıklaması
SAG’la dayanışma bildirileri
SAG direnişi, F tipi cezaevleri ve devlet provokasyonları
Her yerde SAG-ÖO direnişinin sesi olacağız!
Zindan direnişi kampanyamız devam ediyor!
Liberal işçi politikacılığı sendikal ihanete ortak oluyor
Almanya’da büyüyen anti-faşist duyarlılık
ABD seçimleri fiyaskosu
Ulucanlar Zindanı’nda Parti’mizin kuruluş yıldönümünü kutladık
“Kurtlar arasında çıplak”
PKK tutsaklarına açık mektup
Mücadele Postası
 
Tüm yazılar





 
 
Bir yaz çalışması deneyimi...

Esnek çalışma ya da yoğunlaştırılmış sömürü


Yaz çalışması esnasında başlatılan tekstil çalışması içerisinde ben de İskitler Büyük Sanayii’nde bir tekstil atölyesinde yaklaşık 2 ay regule işçisi olarak çalıştım. Çalıştığımız sanayi sitesinde irili ufaklı birçok oto tamirhanesi, boya atölyesi ya da tekstil atölyesi bulunmakta idi. Böylece kapitalizmin yeniden yapılandırılması çerçevesinde oluşturulan atölye tipi örgütlenmeler ile esnek çalışma olanakları arttırılmakla birlikte, işçilerin daha fazla sömürülmesinin önündeki engeller de kaldırılabilmektedir. Çalıştığım atölyede 65 kişi çalışıyor olmasına rağmen, günlük her işçi üç işçinin çıkaracağı işi çıkarmakla zorunlu kılınıyordu.

Her işçinin (makinacı, ütücü, kesimci, reguleci) yanında bir kasa bulunuyor ve bu kasalarda bulunan iş sayısının (parça sayısı) azlığına ya da çokluğuna göre sizin o işteki hızınız ölçülüyor ve böylece o işyerindeki kalıcılığınıza (dönemsel kalıcılık) karar veriliyor. 45 dakikalık yemek molası ve 2 çay molası dışında tek bir saniye bile işçilerin boş durmasına izin verilmiyor. Kimi işçiler işin yetişmemesi bahanesiyle, öğlen molalarında ya da çay molalarında dahi çalıştırılıyor.

Günde on buçuk saat olarak belirlenen çalışma süreleri çoğu zaman bu saatin de üstüne çıkıyor ve akşamlar ile, iş yoğunluğuna göre hafta sonları işçiler zorunlu mesaiye bırakılıyor. Ayrıca esnek yapılanma gereği yedekte bulundurulan işçiler hafta sonları parçabaşı iş ya da evde çalışma, telafi edici çalışma gibi gerekçelerle çalışmaya zorlanıyor.

Çalıştığım atölyenin üçte birini kadınlar oluşturuyor olmasına rağmen, cins ayrımı yapılarak atölyenin temizliği yalnızca kadınlara yaptırılıyor ve kadınlar iş bitiminde çıraklarla birlikte yerlerin süpürülmesi; kesim, regule, makina masalarının temizliği gibi işleri yapıyor. Bu ayrım kadın ve erkek işçilerin ücretlerine de yansımış durumda. Sanayi devriminin gerçekleştiği yüzyıl itibarıyla geçerliliğini daha çok koruduğunu düşündüğümüz eşit işe farklı ücret, kadınlar ve erkekler arasındaki bugünkü ayrımı belirginleştiriyor.

Çocuk emeği de yine aynı pervasızlıkla sömürülüyor. 18 yaşın altındakiler aynı çalışma saatleri, aynı çalışma koşulları ile yüzyüze olmalarına rağmen, onlara bantlar dışında da her iş yaptırılıyor. Çıraklar diğer işçiler gittikten sonra da temizlik bitmemişse temizliğe kalıyor ve çok cüzi ücretlerle çalıştırılıyor.

Sezon kapanışları için yapılan seri üretimlerde ve her sezon açılışında şefler tarafından her bant için bir konuşma yapılıyor. Bu konuşmalar da elbette ki kapitalizmin yeni yönetim anlayışı çerçevesinde şekilleniyor. Yani, yapılan işin bir ekip işi olduğu, atölyedeki herkesin yapılan her işten sorumlu olduğu, dolayısıyla grup içindeki bir hatanın grubun hatası olarak düşünüleceği, üretimi buna göre yönlendirmeleri isteniyor. Sürekli hatalı iş çıkaran işçilerin grup şefleri tarafından bant şeflerine bildirilmesi gerektiği söylenerek de, işçilerin kendi sınıfına ihaneti, yani muhbir olmaları isteniyor. Böylece kapitalizm kendisini üretmiş oluyor. Haftalık tutulan raporlarla da hangi grubun en fazla iş çıkardığı açıklanarak, işçiler arasında bir rekabet yaratılmaya çalışılıyor. Haftalık iş sayısı belirlenen sayının altına düşen gruplar, öğlen yemeğinde çalıştırılarak ya da akşam mesaiye bıraktırılarak, sayı tamamlatılıyor.

Bunun yanısıra işçileri daha fazla iş başında tutmak için kadın-erkek tuvaletleri birleştirilmiş ve ayrıca tuvalete her giden kişi atölye çıkışındaki lambayı yakıyor ve geri döndüğünde kapatıyor. Ancak böylece yeni işçiler tuvalet ihtiyacını karşılamaya gidebiliyor.

Sabah, işyerine kaçta geldiğinizi anlamak için çıkarılan kartları saatli bir makinada onaylatıyorsunuz. Aylık çıkan bu kartlar sayesinde şefleriniz ve işverenleriniz sizin işe geliş-gidiş düzeninizi ölçebiliyor.

Bu işyerinde sigortalı olabilmeniz için 3 yıldır çalışıyor olmak gerekli. Buna rağmen, 7-8 yıldır çalışıyor oldukları halde sigortasız çalışan işçilerin sayısı çok fazla ve ancak çalışan işçilerin toplam sayısının beşte biri sigortalı durumda. Kimi bu süreyi (3 yıl) dolduran işçilere de “ya ücret kesintisi ya sigorta” tercihi yaptırılıyor.

İşçiler arasında herhangi bir örgütlülüğün olmayışı (sendika, işçi birimi, temsilcilik vs.) bu koşulları giderek zorlaştırmakta. İnsanlar fiziki ve psikolojik olanaklarının üzerinde çalıştırılarak yoğun bir sömürüye tabi tutuluyor. Atölye tipi örgütlenmelerde sendikalaşmanın zorluğu da, yani o işkolunda yüzde 10 barajını sağlamak ya da o işyerinde yüzde 51 oranını sağlamak örgütlenmenin önüne çeşitli engeller olarak çıkılmasına rağmen, ilk etapta müdahale edilmesi gereken yerlerin başında bu tip atölye örgütlenmeleri, tekstil, boya fabrikaları geliyor. Çünkü insanlar burda işçi olmanın ötesinde proleterleştiriliyor.

Kızıl Bayrak okuru genç bir işçi





Kimya Teknik işçilerine mektup...

Deneyimleriniz mücadelemizde bize yol gösterecek


Merhaba Kimya Teknik işçisi kardeşler!

‘80 sonrasında Türkiye’de gerçekleşen en uzun grevlerden biri sizin greviniz oldu. Bu sürece bakarsak, grevinizin sınıf kardeşleriniz tarafından neden yalnız bırakıldığını daha iyi görme olanağı buluruz.

11 Ağustos’ta başlayan grevinizi 17 Ağustos büyük Marmara depremi izledi. 40 bine yakın insanımız enkaz altında can verdi. Kurtulanlar ise bu kışı da derme çatma çadır ve barakalarda karşılıyorlar. Deprem yıkımıyla birlikte, işçi ve emekçiler bu düzende can güvenliklerinin olmadığını daha iyi gördüler. Bu süreçte devletin gerçekte ne işe yaradığını daha iyi anladılar.

Sermaye devleti, deprem öncesinde gündeme getirdiği İMF-TÜSİAD saldırı programını işçi ve emekçilerin eylemli tepkilerinden dolayı uygulayamamıştı. Depremi fırsat bilerek, mezarda emeklilik, SSK’nın tasfiyesi saldırılarını yasalaştırdılar.

Daha enkaz altında can verenlerin kanı kurumamışken, bu kez Ankara Ulucanlar Cezaevi’nde planlı bir faşist katliam gerçekleştirdi. 10 devrimci insanımız can verdi, onlarcası ağır yaralandı. Hücre tipi cezaevini meşrulaştırmak için bu saldırıyı planlandılar ve uyguladılar. Amaçları; devrimci tutsakları tecrit ederek teslim almak, diri diri mezara gömmek, işçi-emekçilerin bilinçli öncüleri üzerinden asıl olarak sınıfa ve ezilenlere hücre tipi yaşamı dayatmaktı.

Ardından Türkiye’nin AB’ye adaylığı gündeme geldi. Bize, “sabredin, üye olursak sorunlar çözülecek” yalanları söylendi, söyleniyor. Bu kimilerimizi boş beklentilere sokuyor. Hak arama mücadelesinden geri durmamıza neden oluyor. Kemerleri biraz daha sıkmamızı sağlamak için, bu ve benzeri yalanlarla bizi oyalamak istiyorlar. Bunda başarısız olduklarını söylemek de mümkün değil.

Ardından haftalarca gündemde tutulan Hizbullah operasyonlarıyla, hem kendi kanlı icraatlarının üstünü örtmeye, hem de işçi-emekçilerin gerçek gündemini karartmaya çalıştılar.

Ve bitmekte olan 2000 yılı, İMF-TÜSİAD programını uygulamak için, işçi ve emekçilerin daha koyu bir sefalete ve açlığa itildiği bir yıl oldu. Cumhuriyet tarihinin en kapsamlı saldırısı adım adım uygulanıyor. “Düzlüğe çıkılacağı” yalanları eşliğinde pervasız bir saldırı yürütülüyor. Buna paralel olarak devlet terörü tırmandırılıyor. Okullarına öğretmen istedikleri için çocuklar DGM’de yargılanıyorlar. İşkence ve yargısız infazlar sürüyor, cezaevlerine yönelik saldırılar yoğunlaşıyor. Katliamcılar göstermelik olarak bile yargılanmıyorlar. Bunlar, yıkım programının kararlılıkla uygulanabilmesi için ihtiyaç duyulan devlet terörüne birkaç örnek.

Öte yandan bu devlet Filistin halkına kurşun sıkan İsrail’i destekliyor. ABD-İsrail-Türkiye ittifakı bölge halklarına düşmanlık üzerine oturuyor. Adana’daki Amerikan Üssü’nden kalkan uçaklarla Irak halkı bombalanıyor.

Ama burjuva basın hem bu gerçekleri, hem de haklarını arayan işçilerin, memurların eylem, grev ve direnişlerini yalan-yanlış bilgilerle ve çarpıtarak yansıtıyor.

Sizin greviniz bu zorlu süreçte çok anlamlı bir grev oldu. Somut kazanımlar elde edemeseniz de, bu artık sınıfa malolmuş bir deneyimdir. Özellikle son 4 aydır desteğin kesildiğini, bu nedenle grevin grev olmaktan çıktığını, Türk-İş’in greve sahip çıkmadığını söylüyorsunuz.

Sendikaların baraj sorunuyla da karşılaştığını düşünürsek, mücadeleyi daha da yükseltmenin taşıdığı önem açıktır. Sendikalarımıza sahip çıkmalı, sendika bürokratları üzerinde denetim kurmalıyız. Greve sahip çıkmayan sendika ağalarıyla anlayacakları dilde konuşarak gerekeni yaptırmalıyız.

Biz İstanbul’dan sınıf bilinçli metal işçileri olarak grevinizin anlamının ve öneminin büyük olduğunu biliyoruz. Şu an bizler de sendikalaşma mücadelesi veriyoruz. Bu dönemde işverenlerin en önemli ve ağır saldırısı olan esnek üretim saldırısıyla karşı karşıyayız. Daha deneyimsiz olan bizlerin bilgilenmesi ve daha da önemlisi sınıfa maletmek için, deneyimlerinizi devrimci basın üzerinden sınıfa aktarmanızın önemli olduğunu düşünüyoruz.
İşçilerin birliği sermayeyi yenecek!

İstanbul’dan sınıf bilinçli metal işçileri
24 Ekim ‘00