ARSIVANA SAYFA
 
23 Eylül '00
SAYI: 35
İçindekiler
Kızıl Bayrak'tan
Birinci yıldönümünde Ulucanlar direnişinden öğrenmek
Ulucanlar katliamının hesabını soralım!
Hücre saldırısına karşı asıl barikatı dışarıda örelim!
Tutsak aileleri katliamı lanetlemeye hazırlanıyor
Düzenin yargı cephesinde oynanan oyunlar
Enerji Yapı Yol Sen’in üç günlük iş bırakma eylemi
Çukobirlik işçileri direnişlerini sürdürüyor
“Güneydoğu Eylem Planı” ile ne hedefleniyor?
Grev yasağı ve belediye işçilerinin sorumlulukları
Barış üzerine notlar
Belgelerle planlı faşist katliam
Karadeniz: Bir halklar mozaiği/1
Habip ve Ümit’e dair
Hücre karşıtı muhalefet güçleniyor
Hücre karşıtı muhalefet ve zindan cephesi
Yargı terörü, TMY ve DGM’ler
Bir abladan bir anaya... Kazanan biz olacağız!
Ümit ve Habip şahsında ON’lara
Buca katliamı 5. yılında
Irkçılığa geçit yok!
Mücadele Postası
 
Tüm yazılar





 
 
Düzen ve zindan


Bütün iktidar ilişkileri önce ve sürekli olarak düşünceyi, dolayısıyla bedeni kontrol altına almaya çalışır. Kontrol altına alınan, kapatılan bedene (düşünceye) yapılan ıslah uygulamaları, iktidarı yeniden üretir. Cezaevleri, yarattıkları kapatma, denetleme ve disiplin aracılığıyla, bir yandan kapatılanı ıslah ederken; diğer yandan da, toplumu disipline eder. Bu olay bedenin ve düşüncenin terbiye edilmesi kurgusuyla ilgilidir. Bu kurgu yalnızca Hıristiyan kültüründe değil, doğu felsefesinde, Yahudi dininde ve İslam’da da vardır.

Kadına çarşaf giydirilmesi ve yanında erkeği olmadan toplumsal alana çıkmasına izin verilmemesi, bir kapatma ve bedeni denetim altına alma uygulamasıdır. Sanılanın aksine kadına kapanma zorunluluğu getirilmesi, tahrik olmaya hazır olan erkekten onu koruma amacını taşımaz. Çarşaf bir cezaevidir ve kontrol altında tuttuğu da kadındır. Bu bilinçte yaşayan ve kültürünü devam ettiren kadın imgesi, “dizginlenemez ihtirasları olan, sadakatsiz ve doyurulması mümkün olmayan bir günahkar” olarak kurgulandı. Bu imge karşısında, kendini zayıf, çaresiz hisseden erkeğin bulduğu çözüm, kadını kapatmak oldu. Bu şekilde kendisinin tahrik olmasından çok kadının cinselliğini denetim altına alma çabası, çarşafı yarattı.

Çarşaf ve cezaevi; öteki karşısında kendini ne kadar zayıf, çaresiz ve yetersiz hissediyorsan, onu o kadar şiddetli bir şekilde denetim altında tutmaya çalışırsın. Çarşaf da cezaevi de disiplin uygulamasıdır. Çarşafın altındaki “çırılçıplak azgın kadın, ateşli kadın” düşlemi kapatılanların değil, kapatanların zihninde vardır. Benzer bir düşünce cezaevlerindeki siyasi mahkumlara yönelik olarak, onları kapatanlarda da var. Üstelik bu düşünce de gerçekle örtüşüyor. İktidar cezaevlerine kapattığı siyasi tutsakların tam da en çok korktuğu şeyi gerçekleştirdiklerini düşünüyor, “sempatizan olarak girenler terörist olarak çıkıyor”. İktidarın derdi sempatizanların terörist olmalarını engellemek değil. Gerçekte sözlerine az çok da yansıyor niyetleri, onlar ıslah etmek de istemiyorlar. İçeride kurulan ve yeniden üretilen ve bir türlü engel olamadıkları hayatı yoketmek istiyorlar.

Ünlü 1946 tutuklamalarına kadar, Türkiye’nin mapushanelerinde hemen hemen yalnızca adli mahkumlar yatmaktaydı. Bu tarihe kadar siyasiler koğuşu diye bir kavram yoktu. 1930’lu yılların sonunda cezaevine giren Nazım Hikmet, adli mahkumlarla birlikte kalmıştı. Türkiye’de cezaevlerinin bir sorun olarak görülmesinin tarihi ise çok yeni. Hem iktidardakiler, hem içeridekiler açısından, ne 1946, ne 1971, ne 1980’de cezaevleri sorun olarak görülmedi. 12 Eylül darbesi ve ardından 1984 sonuna kadar olan dönem, uygulamaları ve neden olduğu ölümleriyle (örneğin Diyarbakır).

1946 yılından sonra cezaevlerine siyasi mahkumlar, hem de çok sayıda “tıkılmaya” başlar ve bu kişiler cezaevi hiyerarşisi içinde hemen ve kendiliğinden en üste çıkarlar. Gardiyanlar ve adli mahkumlar yazı yazdığı, şiir söylediği ya da konuştuğu için mahkum edilen bu kişileri saygıyla karşılarlar. Nazım’ın ve günümüzde nicelerinin cezaevi yaşamlarını anımsayalım. Halı dokuyan, şiir yazan, hatta içki üreten mahkumlar vardır. Nazım adli suçtan yatmış bir “kader kurbanı”na resim yapmayı bile öğretir. Evet tutsaklık zordur. Özgürlükleri ellerinden alınmıştır. Fiziki olarak kötü koşulda da olsalar, düşünce olarak özgür ve üretkendirler. Hatta 1971’den sonra cezaevinde yazılan yazılar Türk edebiyatında yeni bir dönem bile başlatmıştır. Birçok güzel şiir ve roman cezaevinde yazılmıştır.

Cezaevleri; siyasi mahkumlarla birlikte gerçekten de bir okul oldu. Ortak yaşam ve dayanışmanın okulu. Siyasi mahkumlar kendi koğuşlarından başlayarak tüm cezaevlerine yansıması için uğraş verirler. Üstelik bin türlü özgürlük kısıtlamasının içinde. Arzuladıkları ve kurmayı düşündükleri hayatı kurmuş ve üretmişlerdir. Etimek’ten “Mamak tatlısı”, kalorifer petekleri arasında tost, ya da tahliyesi gelenin koğuştaki en eskileri giyip yenileri arkadakilere bırakması... Bunlar nasıl anlatılır ki!..

1971’den bu yana cezaevleri, iktidarın gerçekten de dokunamadığı alanlardır. Ama bu dokunamama sayım alamama ya da katletme olarak değil, içeride üretilen, yeniden üretilene engel olamama olarak anlaşılmalıdır.

İktidar yıkamadığını bildiği son alana şimdi yöneldi. Herkesin bildiğini onlar da biliyor. Yalıtma, duyusal yoksunluk, yalnız bırakma, yemeği verenin bile yüzünü görmenin mümkün olmayacağı yerler, hücreler. Trajik bir mekan da olsa yeniden üretilmiş. “Ütopya”yı (!), ortak yaşam ve dayanışmayı yoketmek istiyor. Çünkü ne kadar mahkum da etse kendisini bu ütopyanın karşısında çok güçsüz hissediyor.

Kızıl Bayrak okuru bir asker





Yolsuzluk, rüşvet, hırsızlık, çeteler vb...


Halk arasında bir deyiş vardır, it iti ısırmaz diye. Türkiye’de ortam sık sık yolsuzluk, vurgun, hayali ihracat, çete kurmak, zimmete para geçirmek, rüşvet almak, adam kayırmak vb. yasadışı bir dizi olay ve eylemde bulunmak suçlarıyla, devletin çeşitli kademelerinde görev yapan bürokratların isimleriyle çalkanıp duruyor. Ama nedense hiçbiri hakkında dava açılmıyor, hiçbiri tutuklanmıyor, hiçbiri işkence görmüyor, hiçbiri hapishaneye girmiyor.

Bundan 25 yıl önce Süleyman Demirel’in yeğeni Yahya Demirel, hayali ihracat sahtekarlıklarıyla gündeme gelmişti. Dönemin başbakanı Süleyman Demirel yeğenine arka çıkmış ve yeğen aynı yöntemlerini gönlü rahat bir biçimde devam ettirmişti. Yahya Demirel daha sonraları da zaman zaman çeşitli usulsüzlüklerle gündeme geldi. Aynı şey Süleyman Demirel’in kardeşi için de geçerli. Şevket Demirel’in çete-mafya ile ilişkisi karaparadan çeşitli ihale usulsüzlüklerine kadar. Tabi şimdiki yeni yeğen Murat Demirel’in bankayı nasıl boşalttığını, kendi özel şirketinin nasıl hızla büyüdüğünü herkes biliyor. Hatta bedelli askerlik yaptığı (o da askerlik sayılırsa!) sırada daima yanından ayırmadığı iki koruma ve vermiş olduğu "kahramanlık" pozları, normal bir vatandaşla olan farkın çarpıcı ölçüsü gözlerden kaçmış değildir.

Susurluk kazasıyla, Mehmet Ağar’ın katillerle işbirliği içinde olduğu, silah ve pasaportları bizzat temin ettiği açığa çıkmıştı. Mehmet Ağar’’ın emniyet müdürlüğü döneminde örtülü ödenekten almış olduğu suikast silahları önce Susurluk’ta çıktı. Şimdi de Adana’da ortaya çıkıyor. Mehmet Ağar’ın çete-mafya ve eski ülkücü faşist katillerle olan ilişkilerinin bir kısmı hatıra fotoğraflarıyla da tespit olunmuştu. Örtülü ödenekten aldığı 25 milyon doların 20 milyon dolarını kendi zimmetine geçirdiği ortaya çıkınca, Susurluk döneminde olduğu gibi sağa sola tehditler savurarak, kimseye hesap vermek zorunda değilim diyor ve ekliyor; bu bir devlet sırrıdır, söyleyemem. Böylelikle hem kendisini aklıyor, hem de kendi suç ortaklarını gizlemiş oluyor.

Sadece M. Ağar mı? Devlet kademelerinde bu suçlara bulaşmamış birini bulmak nerdeyse imkansız gibidir. “Balina operasyonu”nun baş kahramanı ile ilişkilerinin sıcaklığı devam eden eski bakanın seçimlerde para aldığı, bugün başbakan yardımcısı olan Mesut Yılmaz’ın Balina başı ile ilişkisi bulunduğu, aynı parti mensubu Eyüp Aşık’ın Aladdin Çakıcı ile dostluğu, Mesut Yılmaz’ın da Eyüp Aşık aracılığıyla diyaloğu olduğu, bir dönem başbakan olan Tansu Çiller’in çetelerle olan ilişkisi vb. ilk akla gelenler.

Tencere dibin kara, seninki benden kara. Al birini vur öbürüne. Hırsızlık, eşkıyalık ve çetecilik bu faşist devletin en üst bürokratından tutun da en alt kademesine kadar işlemiş durumda. Kısacası bu kanlı çarka dahil olup da eli emekçi kanına bulaşmamış, yalan ve dolandırıcılık yapmamış bir kimse bulmak mümkün değil. Bu faşist baskı ve işkencelerden kurtulmak için, yolsuzluk, dolandırıcılık, ihale vurgunculuğu, hayali ihracat, zimmete para geçirme, hazine arazilerini kendi mülkiyetine alma vb.’ni önlemek için, bizzat bu çete-mafya devletinin kendisinden kurtulmak gerekiyor. Bunun için de işçi ve emekçilerin örgütlü birleşik mücadelesi zorunludur.

Çözüm devrimde, kurtuluş sosyalist işçi-emekçi iktidarındadır.
Kahrolsun sermayenin gerici, mafyacı, çeteci devleti!

T. Tanız