ARSIVANA SAYFA
 
23 Eylül '00
SAYI: 35
İçindekiler
Kızıl Bayrak'tan
Birinci yıldönümünde Ulucanlar direnişinden öğrenmek
Ulucanlar katliamının hesabını soralım!
Hücre saldırısına karşı asıl barikatı dışarıda örelim!
Tutsak aileleri katliamı lanetlemeye hazırlanıyor
Düzenin yargı cephesinde oynanan oyunlar
Enerji Yapı Yol Sen’in üç günlük iş bırakma eylemi
Çukobirlik işçileri direnişlerini sürdürüyor
“Güneydoğu Eylem Planı” ile ne hedefleniyor?
Grev yasağı ve belediye işçilerinin sorumlulukları
Barış üzerine notlar
Belgelerle planlı faşist katliam
Karadeniz: Bir halklar mozaiği/1
Habip ve Ümit’e dair
Hücre karşıtı muhalefet güçleniyor
Hücre karşıtı muhalefet ve zindan cephesi
Yargı terörü, TMY ve DGM’ler
Bir abladan bir anaya... Kazanan biz olacağız!
Ümit ve Habip şahsında ON’lara
Buca katliamı 5. yılında
Irkçılığa geçit yok!
Mücadele Postası
 
Tüm yazılar





 
 
Eğer zindanlarda yeni ölümler istemiyorsak

Hücre saldırısına karşı asıl barikatı
dışarıda örelim!



26 Eylül, sadece faşist katliamın ve vahşetin değil, aynı zamanda ölümüne onurlu bir direnişin tarihidir.

Bu ölümüne direniş eylemidir ki, sermayenin itlerinin hevesini kursağında bırakmıştır. Sermaye iktidarı, suratına ölümü yiğitçe kucaklayan devrimci direnişin tokatını yemiştir bir kez daha.

Ölümüne direniş, kendi canını tereddütsüz vermek pahasına devrimci varlığı yaşatmak ve büyütmek demektir. İşçi sınıfının ve ezilenlerin kurtuluş bayrağını elden yere düşürmemek demektir. Devrimciler ölse de devrim davasının yenilmez olduğunu dosta düşmana göstermek demektir. Düşmana korku, dosta cesaret ve mücadele gücü vermek demektir.

Ölümüne direnişle verilen mesaj ölüme değil yaşama dairdir. Geçmişe değil geleceğe dairdir. Tükenene değil, sıyrılıp gelene dairdir. Çürüyüp batana değil, yarın mutlaka doğacak olana dairdir.

Bu canlar onurlu bir davaya adanmıştır. Bu canlar yüzlerce yıllık mücadelenin emeği ve birikimi üzerinde yükselen onurlu bir davaya aittir. Bu canlar bu yolda bir söz vermiştir. Yaşasın devrim ve sosyalizm! Bu söz kolay değil zor günler içindir. Ölümüne direniş, verilmiş bir sözün tutulmasıdır. Bu canlar sözünün neferidir. Ölüm onların gözünde küçülmüştür.

Çünkü kavgaları büyüktür. Çünkü ölümüne direnişle yaşatılan işçi sınıfı ve emekçilerin kurtuluş çıkarlarına bağlılıkları büyüktür. Çünkü en büyük acıları, en büyük yoksunlukları, en vahşi hayatları ve ölümleri yaşayanlar işçi sınıfı ve emekçilerdir. Ayaklar altında ezilenlerdir. Hayat boyu mutlu gün yüzü görmeyenlerdir. Evleri bir gece ansızın başına yıkılıp da canlı canlı mezara gömülenlerdir. Dozerlerle, kepçelerle isimsiz, kefensiz, adressiz toplu mezarlara doldurulanlardır. Gözyaşları sel olup akanlardır. Kanı emilmekle kalmayıp, canının rantı bile yağma edilenlerdir. İşsizlikten, yoksulluktan cinnet geçirenlerdir. Parasızlık yüzünden hastane kapılarından geri çevrilenlerdir. Kendi dilini konuşamayan, kendi kültürünü geliştiremeyen, kendi topraklarında emperyalizmin ve sömürgeciliğin çizmeleri altında esareti yaşayanlardır.

Ölümüne direniş sözü, işte sermaye iktidarı altında yokedilen bu büyük insanlığa karşı verilmiştir.

Ölümüne direniş, mücadelenin zorunlu bir gereğidir. Bu mücadele sınıf mücadelesidir. Ölümüne direniş görevi, tam da bu mücadeleden doğmaktadır. Sınıf mücadelesi zorludur, şiddetlidir, kanlıdır. Bundan kaçmakla kurtuluş yoktur. Sermaye kanlı sınıf iktidarını ayakları altında ezilenlere kolayca teslim etmeyecektir. Ya o, her gün canımızı alacak, ya da bu iktidar zorla yıkılacaktır.

Devrimciler ne ölmenin ne de öldürmenin sevdalısıdırlar. Devrimciler yaşamı, yaşamayı en çok sevenlerdir. Yaşamı uğruna tereddütsüz ölecek kadar çok sevenlerdir. Devrimciler kendi sınıflarıyla birlikte özgürce yaşamayı en çok hakedenlerdir.

Ölmeyi de öldürmeyi de dayatan sermaye iktidarıdır. Sermayenin iktidarı hayatın değil ölümün saltanatıdır. Bu yüzden bugün dünyanın ve bu toprakların her köşesinde hayat değil ölüm kol gezmektedir. Bu yüzden ölümüne direnişlerle bu düzeni yıkmak bizim boynumuzun borcudur.

Devrimcilerin neden ölümüne direndiğini devrimci olmayan demokratlar da anlamalıdır. Mutlaka anlamaya çalışmalıdır. Çünkü bunu anlayamayan, devrimcilerin can bedelini azaltmak için üzerlerine düşen kendi sorumluluklarını da anlayamayacaktır.

Keşke devrimciler ölmese! Bu güzel insanlar can vermese! Keşke! Ama böyle deyip durmakla, sınıflar mücadelesi son bulmuyor. Böyle deyip durmakla, sermayenin kanlı sınıf iktidarının saldırıları son bulmuyor.

Bu saldırının mutlaka geri püskürtülmesi gerekiyor. Hücre duvarlarının yıkılması, kölelik zincirlerinin kırılması gerekiyor.

Keşke içerdekiler kadar dışardakiler de bu saldırı karşısında kendi sorumluluklarını yerine getirseler! Keşke işçi sınıfı ve emekçiler de bu saldırının kendilerini hedef aldığını bütün çıplaklığıyla görseler! Keşke tüm güçlerini, imkanlarını büyük bir cesaretle, büyük bir enerjiyle bu saldırı karşısında seferber etseler! Keşke sermayenin kanlı emellerine karşı asıl barikat dışarıda, sokaklarda, meydanlarda, fabrikalarda, okullarda, semtlerde, köylerde, tarlalarda kurulmuş olsa! Keşke hiç şehit vermeden bu saldırıyı hep birlikte gerisin geri püskürtsek!

Devrimciler can vermese keşke! diyenler, bunu deyip orada durmamalıdırlar. Kendi sorumluluklarına, kendi görevlerine canla başla sarılmalıdırlar.

Sermaye iktidarının devrimcileri yoketme saldırısı karşısında ölümüne direniş görevi, 1996 SAG ve ÖO eylemlerinde, öncesindeki ve sonrasındaki birçok devrimci direnişte olduğu gibi, bugün de kendisini dayatmaktadır. Devrimciler sonuna kadar ölümüne direneceklerdir! Ne pahasına olursa olsun, devrimin ve sosyalizmin bayrağı elden yere düşürülmeyecektir!

Bu ölümüne direniş, aynı zamanda işçi sınıfı ve ezilenlere mücadeleyi yükseltme çağrısı olacaktır!

Bu direnişin can kaybıyla sonuçlanmasını istemeyenler, bir gün bile beklemeksizin, bir anı bile boşa harcamaksızın, bu saldırıya karşı asıl barikatı dışarıdaki mücadele alanlarında yükseltmek için harekete geçmelidirler.

Öyleyse, Ulucanlar katliamının, devrim ve parti şehitlerimizin hesabını sokaklarda soralım! F (hücre) tipi saldırısının karşısına dikilelim! Yeni katliamlar için sermayenin itlerine meydanı boş bırakmayalım! Devrimci tutsaklar geleceğimizdir, onurumuzdur, onlara sahip çıkalım!

Kahrolsun sermayenin kanlı sınıf iktidarı!
Yaşasın devrim ve sosyalizm!






Bu düzenin adaletinde bizim katledilme, onların ise katletme özgürlüğü var!


Bu düzen sömürü düzenidir. Bu düzen, bir avuç asalak burjuvayı lüks ve sefahat içinde yaşatırken, milyonlarca işçi ve emekçiyi işsizliğe, açlığa, sefalete, zulme mahkum etmektedir. Bu düzen haksız ve adaletsiz bir düzendir.

Bu düzende;

İşçileri işten atan patronlar “haklı” gösteriliyorlar. İşten atılmalara karşı direnişe geçen işçiler ise “suçlu” ilan ediliyorlar.

Ülkeyi emperyalist tekellerin yağmasına açanlar, İMF’ye, ABD’ye, AB’ye emirerliği yapanlar “haklı” gösteriliyorlar. Emperyalizme ve onun yerli işbirlikçilerine karşı mücadele edenler “suçlu” ilan ediliyorlar.

Eğitimi, sağlığı, sosyal güvenlik kurumlarını özelleştirerek milyonları cehalete ve ölüme terkedenler “haklı” gösteriliyorlar. Bu saldırılara karşı direniş örgütlemek isteyenler “suçlu” ilan ediliyorlar.

Onbinlerin deprem enkazı altında can vermesinin sorumluları, deprem yardımlarını yağmalayan hırsızlar sürüsü “haklı” gösteriliyor. Sorumlular cezalandırılsın, sorunlarımız çözülsün diyenler “suçlu” ilan ediliyorlar.

Bergama’yı emperyalist tekellere peşkeş çekenler, halkın can güvenliğini ve geleceğini hiçe sayanlar “haklı” gösteriliyorlar. Bu kan emici asalaklara karşı toprağını, köyünü koruma mücadelesi veren Bergamalılar “suçlu” ilan ediliyorlar.

İşte bu sömürü düzeninin insanlığa verebileceği adalet, hukuk budur. Paranın ve daha fazla kâr etmenin adaletidir. Yağmanın ve soygunun adaletidir. Bu düzenden herkese, tüm halka eşit adalet beklemek ham bir hayaldir.

26 Eylül’de, Ulucanlar’da, sömürü düzeninin başkenti Ankara’nın göbeğinde, bu düzenin adaletine bir kez daha tanık olduk. Sömürü düzeninin bekçileri, devrimci tutsaklara “teslim olun” dediler. Devrimci tutsaklar, kimin suçlu kimin suçsuz, kimin haklı kimin haksız olduğunu çok iyi bildiklerinden, “asıl siz teslim olun!” diye yanıtladılar.

Çünkü, onlar işçi sınıfı ve emekçilerin, bu düzen altında ezilen ve sömürülenlerin tarafında oldukları için cezaevlerine kapatılmışlardı. Hiçbirisi, insanlığa karşı, işçi sınıfı ve emekçilere karşı tek bir suç dahi işlememişti. Tersine, insanlığın bu barbar ve vahşi sömürü düzeninden kurtulması için üzerlerine düşen görevleri yerine getirmek için çalışmışlardı.

İşte bu sayede, bir kez daha, sömürü düzeninin zulmünü ve katliamlarını onurlu bir şekilde göğüslemeyi başardılar. Davamızdan, inançlarımızdan, sevgilerimizden, insanlığımızdan vazgeçmektense ölürüz, dediler.

Bu karanlık ve haksız sömürü düzenine karşı isyan çağrısı oldular.

Ulucanlar vahşetinin planlı ve sistemli bir katliam olduğu, bugün bütün çıplaklığı ve kanıtlarıyla gözler önündedir. Mevcut yasalara göre bile bu suçu işleyenlerin yargılanması ve cezalandırılması gerekir. Fakat bu ülkede onlarca yıldır işkence ve katliam bir devlet politikası olarak açıktan yapılıyor. Meclis İnsan Hakları Komisyonu’nun da açıkladığı gibi, işkence suçundan dolayı tutuklu olan hiç kimse yoktur. Bu devlet kendi yasalarına göre bile suçlu olan bu katiller sürüsünü neden yargılamıyor, neden cezalandırmıyor? Kontr-gerilla çeteleri, özel tim, faşist beslemeler icraatlarına devam ediyorlar. Neden?

Çünkü bu insanlık dışı düzeni ayakta tutabilmek için bu katil sürülerine ihtiyaçları var. Yarın bir başka yerde, benzer katliamları yaptıracak maşalara ihtiyaçları var. Ellerini soğutmak, şevklerini kırmak istemiyorlar. Bu nedenle göstermelik olarak bile yargılamıyor, cezalandırmıyorlar. Tersine ödüllendirip, terfi ettiriyorlar.
Bu cinayet şebekelerinin işledikleri insanlık suçlarına karşı çıkmak her insanın görevidir. Çünkü, insanca yaşamak isteyen herkese aynı vahşet reva görülmektedir. Ya bu insanlık dışı sömürü düzeninin suçlarına ortak olacağız, ya da onurlu bir şekilde bu kokuşmuş ve çürümüş düzene karşı savaşacağız.