ARSIVANA SAYFA
 
23 Eylül '00
SAYI: 35
İçindekiler
Kızıl Bayrak'tan
Birinci yıldönümünde Ulucanlar direnişinden öğrenmek
Ulucanlar katliamının hesabını soralım!
Hücre saldırısına karşı asıl barikatı dışarıda örelim!
Tutsak aileleri katliamı lanetlemeye hazırlanıyor
Düzenin yargı cephesinde oynanan oyunlar
Enerji Yapı Yol Sen’in üç günlük iş bırakma eylemi
Çukobirlik işçileri direnişlerini sürdürüyor
“Güneydoğu Eylem Planı” ile ne hedefleniyor?
Grev yasağı ve belediye işçilerinin sorumlulukları
Barış üzerine notlar
Belgelerle planlı faşist katliam
Karadeniz: Bir halklar mozaiği/1
Habip ve Ümit’e dair
Hücre karşıtı muhalefet güçleniyor
Hücre karşıtı muhalefet ve zindan cephesi
Yargı terörü, TMY ve DGM’ler
Bir abladan bir anaya... Kazanan biz olacağız!
Ümit ve Habip şahsında ON’lara
Buca katliamı 5. yılında
Irkçılığa geçit yok!
Mücadele Postası
 
Tüm yazılar





 
 
Barış üzerine notlar


Ümit Altıntaş



I
Burjuvazinin barışa olan ihtiyacı

Yeryüzünün savaş görmediği dönemler dünya tarihi boyunca birkaç yılı geçmez. Buna rağmen “barış” fikri ancak son yüzyılın ürünüdür. Bunda insanlığın barbar dönemlerden modern çağa geçişi rol oynamıyor kuşkusuz. 1848’den beri, hem Komünist Manifesto ile teorik olarak, hem de Paris’te, Budapeşte’de işçi barikatlarınca pratik olarak, kapitalizmin tarih sayfasından silinmekle tehdit edilmesinin bir yan ürünüdür barış fikri. Kuşkusuz işçi-emekçi kitleler ikiyüzyıl öncesine göre tarihsel bir ilerlemeyle, savaşların neden çıktığını, kimin yararına olduğunu ve barışın nasıl kazanılacağını merak ediyor. Dünya çapında barış hareketlerinin bu soruya, kapitalizme bulaştırılmamış bir savaş gerçeği ve hümanist-pasifist bir sözde barış isteği ile cevap vermeye çalıştığını biliyoruz. Böyleleri kuru kalabalıktan öteye gitmeyen bu barışçıllığın süngüyle askere alınmaya engel olamayacağını görmezden gelirler. Tıpkı yoksulluk çekmek istemeyen kuru kalabalıkların kapitalizmi değiştirmeye yetmemesi gibi. Tarih gelip bütün savaşları bitirecek son savaşa/sınıf savaşımına dayandığında, burjuvazi “barış” fikrini hatırlıyor.

Bir şarkı şöyle söylüyor: “Barış satılık, fakat alan kim?” Gerçekten burjuvazi barışı da satar. Savaşın bir aşamasından sonra daha fazla insan ölmesin diye değil, sadece barış daha çok kâr getirdiğinde. Ne de olsa savaş ve yıkım aynı zamanda yeniden inşa etmek içindir. Öyleyse ara verilmelidir. Bu yüzden burjuvazi yeniden savaşmak için barışır. İşçi sınıfı bu yüzden gerçek, kalıcı ve adil bir barış için savaşır.
Gerçekten emperyalist-kapitalist sistemin “barış”larında hiç mi insanların kitlesel ölümlerinin durdurulması düşüncesi yoktur? ABD emperyalizmi 1991’deki savaştan sonraki 7 yıl içinde 800 bin Iraklı’yı öldürdü. Tek bir el bile silah atmadan, sadece gıda ve ilaç ambargosuyla... Bu, Irak’ın 1991 savaş kayıplarının çok üstündedir. Bu kadarla da kalmamaktadır, savaşta ölenlerin asker olmasına karşılık, “barış” kayıpları hastalar ve çocuklardır. ABD ambargosu çocuk mamalarını da kapsamaktadır. Hesaplanan “barış” kayıpları ise mütevazi bir tahmini pek aşamıyor. Zira sadece çocuk maması ve ilaç yoksunluğu gibi doğrudan ölümlerin yanısıra, yetersiz beslenmenin yolaçtığı daha dolaylı kitle katliamları da vardır. Irak’ta doğum sırasındaki bebek ölüm oranları olağanüstü artmaktadır. Ambargo bugün tamamen kalksa bile, önümüzdeki 5-10 yıl yetersiz beslenmeden kaynaklı yapısal bozukluklardan dolayı bebek ölüm oranlarının düşmesi beklenemez. ABD bir halkın geleceğine savaş açmıştır. Tıpkı Hiroşima ve Nagazaki’nin Japon halkı üzerinde etkilerini kanser, gen bozukluğu ve sakat doğumlarla yarım yüzyıldır gösterdiği gibi.

Burjuvazinin geçici barışa olan bu ihtiyacı, daha savaşın sonunda, gerçek, kalıcı ve adil bir barış antlaşmasını kabul etmemesiyle başlar. 1918’de, birinci emperyalist paylaşım savaşı sonunda, “modern” ve “kültürlü” Avrupa bir baştan bir başa yıkılmış, onmilyonlarca insan ölmüştü. Savaşın başında İngiltere’sinden Almanya’sına kadar kitlelerin sevinçle karşılayabildiği bu savaş, aslında cepheden çok cephe gerisinde bitirilmişti. Rusya Ekim Devrimi ile savaştan çekilmişti. Alman yenilgisini işçi ve denizcilerin gösterileri hazırlamıştı. Almanya’nın teslim olduğu günlerde tüm Alman-Fransız cephesi boyunca Fransız birlikleri bir yarı-isyan durumundaydılar. 1917 boyunca kendini gösteren ve generallerin “Rus etkisi” dediği durum, Fransız birliklerine saldırı emri vermelerine engel oluyordu. Cephenin Fransa tarafını neredeyse sadece ABD birlikleri tutuyordu. Almanya teslim olduğunda bir karış toprağı bile işgal edilememiş durumdaydı. Versay’da birinci emperyalist savaşı bitiren antlaşma imzalandığında, şartlar yenik düşenler için dayanılmaz boyutlarda ve onur kırıcıydı. Bulgaristan anavatanın üçte birini terketti. Osmanlı ve Avusturya-Macaristan İmparatorlukları parçalandı. Tamamen keyfi sınır çizimleri ise hiç de rastgele değil, doğrudan yeni bir savaş bahanesine olanak sağlamak içindi. Sözde ulusal birlik temeli üzerine, Macar olan ve yüzölçümü Macaristan’dan bile büyük Transilvanya ne hikmetse Romanya’ya kalmıştı. Almanya sadece tüm sömürgelerini kaybetmekle kalmadı, kendi toprakları üzerinde ordusunu sokamayacağı Saar gibi bölgeler dayatmasıyla karşılaştı. Bütün bunlara savaş tazminatı olarak büyük bir maddi yükümlülük ekleniyordu.

Görüldüğü gibi, katlanılmaz barış şartları aslında o günden savaş tohumları ekiyordu. Özellikle maddi olanın ötesindeki onur kırıcı bir dizi barış antlaşması metni ulusal onuru ayaklar altına alıyor ve böylece yenik ülkelerde milliyetçiliğin ve faşizmin güçlenmesini sağlıyordu. Tıpkı şimdi Irak’a dayatılan şartlar gibi. Şu kadardan fazla petrol satamazsın, saraylarını da denetime açacaksın vb. gibi. ABD böylece aslında Saddam’ı ayakta tutan bir ideolojik ortamı kendisi yaratıyor. Emperyalizmin faşist ve çılgın diktatör yetiştirmekte üstüne yoktur. Tıpkı Versay sözde barışı ile yaratılan Hitler gibi. Gerçekten de Versay Barış şartları ile Almanya, Macaristan ve Bulgaristan’da faşizm yükselişe geçti.

Bir küçük not da, savaşta kazananların yanında yer alan çanak yalayıcı küçük ortaklarla ilgili. İtalya birinci emperyalist savaşta kazananların safındaydı. Ama İngiltere, Fransa ve ABD, savaş öncesinde İtalya’ya söz verilen savaş ganimetlerini vermediler. Kazanmasına rağmen maddi yıkımı tanzim edilmeyen ve aşağılanan İtalya’da savaş sonrası faşizmin iktidara gelme şartları da böylece hazırlanmış oldu. Türkiye gibi bir koyup üç alması vaadedilen uşaklar ve taşeronların başına gelen ise, kırıntıları bile alamamak olmaktadır.

1917 boyunca Rusya’da komünistler, derhal koşulsuz, ilhaksız ve tazminatsız bir barış programıyla tüm diğer emperyalist barış programlarından ayrıldılar. Haklı tarafı olmayan bir savaşın doğal olarak devrimci işçi sınıfı açısından desteklenecek bir tarafı olamazdı. Ama Rus devriminin dersleri gösterdi ki, böyle bir barış programına yalnızca komünistler bağlı kalabilirler. Ve barışı kazanabilmek için, önce ülkedeki kanlı sınıf savaşımını kazanmak gerekiyor.

Uluslararası işçi sınıfının marşı Enternasyonal’de boşuna söylenmiyor:

“Bu kavga en sonuncu kavgamızdır artık
Enternasyonalle kurtulur insanlık.”


II
Burjuvazinin barış görüntüsüne olan ihtiyacı

“Bir kızılderilinin beyaz adamla yapacağı barış, yaralı ve yığılmış bir bizonun avcısıyla yapacağı antlaşmaya benzer.”

Oturan Boğa’nın bu sözleri çağımızın “Pax Americana”sının (Amerikan Barışı) ne olduğunu da anlatıyor. Emperyalizm kendi varlığını barışın güvencesi olarak sunar ve bu kölece barış altında bir terör rejimi kurar. Böylece barış fikrini sömürür ve karşısındaki güçleri savaşmaktan, direnmekten uzak tutmayı hedefler.

ABD barış gönüllüleri, yani CİA uzmanları (TC’nin Kızılay’ı gibi) Afganistan’da islamcı mücahitlere uyuşturucu üretimi yaptırırlar. Aynı CİA uzmanları bu sefer Peru’ya devrimci gerillaları imha için gider, ama DNA (Uyuşturucuya Karşı Birlik) gibi bir görüntü/maskenin arkasına saklanırlar. Noriega gibi bir başka uyuşturucu taciri-faşist generali darbeyle hukuk-dışı olarak iktidara getirir ve onu resmi Panama devlet başkanı olarak tanırlar. Sonra da ABD’de hukuken yargılamak için Panama’yı işgal ederler. ABD emperyalizmi her an dünyanın her yanında bir savaş yürütüyor ve dünya çapında emperyalizm yıkılmadıkça bu sözde barıştan kurtulmanın bir yolu yok. Spartaküs zamanının “Pax Romania”sı için şöyle söyleniyor: “Proletaryanın zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyi yoktur! Kazanacağı yeni bir dünya vardır!”

ABD son Irak savaşını elinden kaçırmasına rağmen savaş hazırlıklarını sürdürüyor ve dünyaya bir daha diplomasi şansı bırakmayacağına dair açıklamalar yapıyor. BM Güvenlik Konseyi adlı emperyalistler komisyonu bunu yumuşatmayı bir ölçüde başarabildiyse, bu barış isteğinden değil, diğer emperyalistlerin ABD ile olan rekabetinden dolayıdır. Güvenlik Konseyi, sürekli üye olan ve veto hakkı bulunan ABD, Rusya, İngiltere, Fransa ve Çin ile sürekli değişen 10 figüran ülkeden oluşuyor. Ama ABD’nin savaş hazırlıkları hiç de sadece Irak’a karşı değil, tüm dünya halklarına karşıdır. Bu yüzden ABD iç düzenlemelerinde şimdi bir de nükleer silahları ilk kullanan taraf olma hakkını kendi kendine resmileştiriyor. Aslında basına yansıyan bu bilgiler de yanlış. ABD eskiden de nükleer silahları ilk kullanma hakkını kendine tanıyordu. Resmi NATO stratejisine göre, nükleer olmayan klasik silahlarla bir saldırıya uğranması halinde, önce klasik-konvansiyonel silahlarla, bu yetmezse taktik nükleer silahlarla (kısa menzilli ve nispeten küçük etkili nükleer silahlarla) ve bu da yetmezse stratejik nükleer silahlarla sınırsız bir karşı koyuş üzerine kurulu bir plandır bu. Şimdi ise nükleer silahlara sahip olmayan ülkelere karşı ve ilk planda stratejik nükleer silahları kullanmaya yönelik bir planlama yapılıyor.

İkinci emperyalist savaşın sonuna doğru Avrupa’daki ABD birlikleri komutanı, ABD genelkurmayına, Almanya’nın tesliminden sonra “kızıl tehlike” Sovyetler Birliği’ne yönelik olarak savaşın devamını önerir. ABD buna cesaret edemese de, bu plan çerçevesinde NATO’yu kurar. SSCB önderliğinde karşı bir askeri birliktelik olarak Varşova Paktı ancak 6 yıl sonra kurulur. Ve temel bir maddesi vardır. NATO dağıldığında Varşova Paktı otomatikman dağılmış sayılacaktır. ABD ise “kızıl tehlike” sonrasında bırakın NATO’yu dağıtmayı, onu yeni üyelerle genişletme politikasını benimsemiş bulunuyor. Emperyalizmin “barış” hazırlıkları eski savaşları bile masum kılacak düzeyde.

1909’da Alman zırhlısı Panter gemisi Fransız sömürgesi Fas’ın Agadir limanını bombaladı. Küçük kıvılcım diplomasi ile çözüldü. Birinci Dünya Savaşı engellenmiş oldu. Onmilyonlarca insanın ölümü engellenmiş oldu. Dünyanın yerle bir olması engellenmiş oldu. Ama yalnızca 5 yıllığına!
Ölümler ve yıkım üzerinden zengin olan bir sınıf olarak burjuvazi varoldukça, Kofi Annan gibi kuklalar tek bir kişinin bile hayatını kurtaramazlar.


III
Burjuvazinin sınırlara olan ihtiyacı

Emperyalizm savaşları yaratabilmek için, barışta sınırları ve dünyanın devletlere bölünmüşlüğünü de korumalıdır. Bu yüzden devrimci işçi hareketi savaşlara karşı tutumunu “proletarya enternasyonalizmi” ile birleştirir. İşçilerin birliği ve halkların kardeşliği temeli üzerinde bir dünya sosyalist cumhuriyeti, gerçek, kalıcı ve adil bir barışın doğabileceği tek dünyadır.

Emperyalizm bu yüzden olabildiğince çok devlet, çok sınır ve böylece çok savaş icat eder. İngiliz sömürgeciliği döneminde müslüman Pakistan ile hindu Hindistan birleşikti. İngiltere ayrılmadan önce bağımsızlık hareketini bölme ve eski sömürgesini olabildiğince parçalama siyaseti ile bu iki devletin eşit bir federasyon altında birliğine engel oldu. Bağımsızlıklarından bu yana bu iki ülke halkları Uttas Pradeş adlı müslüman bir Hint eyalet yüzünden birbirleriyle çatıştırılırlar.

Emperyalizm sınırları çizerken keyfidir, kendi çıkarlarını düşünür ve savaş bahanesi olacak anlaşmazlıklar yaratmaya dikkat eder. Bir zamanlar 8 Avrupa ülkesinin sömürgeleştirip paylaştığı Afrika’da bağımsızlıkların tanınması sonrasında 53 devlet vardır. Çoğu Afrika ülkesinde sınırları belirleyen doğal engebeler bile değil, haritacıların cetvel çizgileridir. Bu yüzden yüzlerce kilometrelik düz sınırlar bile normaldir. Her birinde süren kabile savaşları ise hızla iki komşu ülkenin savaşına dönüşür. Hutular ile Tutsilerin savaşının fiilen Ruanda-Burundi savaşına dönüşmesi gibi. Bunların hepsi görüntüdür. Aslında Afrika’da hala 8-10 Avrupa devletinin sömürgeciliği sürüyor. Buna bir de ABD’nin daha yukardan kontrolünü ekleyebiliriz.

Kuveyt işte böyle bir emperyalist dünyanın oluşturduğu yapay bir devlet. Küçük bir coğrafyadaki büyük petrol rezervi, İngilizler’in yeni bir devlet yaratmasına yetmiş. Kuveyt sınırları 21 yaşındaki bir İngiliz harita subayının çizimlerinin sonucu. Böyle suni oluşumların ulus-devlet olmak gibi bir durumu da dolayısıyla yok. Kuveyt’in “ulusal” onurundan dünya tarihine yalnızca 1982 çıkışı kalacak! 1982 Dünya Futbol Şampiyonası’nda Kuveyt Çekoslavakya’dan tartışmalı bir gol yedi. Kuveyt emiri Şeyh Cabir-el Ahmet el Sabah da Kuveyt “milli” takımını sahadan çekti. 10 dakikada gol iptal edildi ve maça devam edildi. Kuveyt’in “ulusal” onuru işte budur.

Emperyalizm yenikleri parçalamaya devam ediyor. Yugoslavya’dan 4 “bağımsız” devletçik çıkarıldı, Kosova da yolda. Eski SSCB’den ise 15-20 arası sayılabilir. Devrim sonrası Sovyetler Birliği’nde federasyon mümkün olan en küçük ulusal öğeleri bile korumaya çalıştı. Bugün dünyada bırakalım Ermeni, Azeri gibi onmilyonların ulusal kimliklerini koruyabilmelerini, bir-iki milyonluk, hatta birkaç yüzbinlik Kalmuk, Oset, Komi, Abhaz gibi ulusal kimlikler yaşayabiliyorlarsa, bunu, asimilasyonu dışlayan, ulusal kimlikleri belli bir toprak öğesinde yönetime taşıyan, ama asla birbirine girmeyen sosyalist eşitler federasyonuna borçlular. Başka hiçbir sistemde bir Komi ya da Oset Cumhuriyeti olamazdı. Bu varoluşa rağmen eşitliği sosyalist anayasa sağlıyordu. İki meclisli sistemden biri Milliyetler Meclisiydi. Ve her birlik cumhuriyeti burada eşit temsilciyle temsil edilirdi. 50 milyonluk Ukrayna da, 5 milyonluk Azerbaycan da. Ve bir teklifin yasalaşabilmesi için, bu iki meclisin ikisinden de geçmesi gerekirdi. SSCB’de son 40 yılın bu mirastaki büyük tahribatı bile, onu tamamen ortadan kaldırmaya yetmedi.

Sovyetler Birliği’ndeki bu birlikteliğin kaba bir zora dayalı olduğu burjuvazi tarafından hep iddia edilir. Çok sayıdaki örnekten sadece bir tanesi ile yetinelim. 22 Haziran 1941’de Nazi orduları Sovyetler Birliği’ne saldırır, “Barbarossa Harekatı” başlar. Birliğe 1940’da zorun da etkisiyle katılan Litvanya’dan (ki bu halk Alman asıllıdır) sadece bir tümen ihanet eder, ama Nazilere karşı yurtsever savunmada bu onbin haini defalarca katlayacak Litvanyalı işçi, emekçi ve asker tereddütsüz ölür.

Tarihte zor ancak işçi-emekçi halka dayanarak böyle bir kahramanlığa yolaçabilirdi.