ARSIVANA SAYFA
 
23 Eylül '00
SAYI: 35
İçindekiler
Kızıl Bayrak'tan
Birinci yıldönümünde Ulucanlar direnişinden öğrenmek
Ulucanlar katliamının hesabını soralım!
Hücre saldırısına karşı asıl barikatı dışarıda örelim!
Tutsak aileleri katliamı lanetlemeye hazırlanıyor
Düzenin yargı cephesinde oynanan oyunlar
Enerji Yapı Yol Sen’in üç günlük iş bırakma eylemi
Çukobirlik işçileri direnişlerini sürdürüyor
“Güneydoğu Eylem Planı” ile ne hedefleniyor?
Grev yasağı ve belediye işçilerinin sorumlulukları
Barış üzerine notlar
Belgelerle planlı faşist katliam
Karadeniz: Bir halklar mozaiği/1
Habip ve Ümit’e dair
Hücre karşıtı muhalefet güçleniyor
Hücre karşıtı muhalefet ve zindan cephesi
Yargı terörü, TMY ve DGM’ler
Bir abladan bir anaya... Kazanan biz olacağız!
Ümit ve Habip şahsında ON’lara
Buca katliamı 5. yılında
Irkçılığa geçit yok!
Mücadele Postası
 
Tüm yazılar





 
 
Grev yasağı ve belediye işçilerinin sorumlulukları


MGK direktifi doğrultusunda grevleri ertelenen (gerçekte yasaklanan) belediye işçileri, bilinçli ve deneyim düzeylerine uygun bir hareket geliştiremediler. Oysa işçilerin yasaklamaya dair düşünceleri ve sözleri, oldukça militan, mücadeleci bir tepkinin varlığına işaret ediyordu. Yazık ki bu tepkilerin pratik bir karşılığı yaratılamadı. Öncü-bilinçli işçilerin mücadele haykırışına rağmen, sendika yöneticileri grev yasağına uymakta direttiler ve grev pankartları bir bir indirildi. Tabii ki bu, sendikacıların yasağa karşı eylemler yapılacağı, yasağın kabul edilmeyeceği yönlü nutukları eşliğinde gerçekleşti.

Bugüne kadar yapılan eylemler, basın açıklamaları, oturma eylemleri, kamuoyuna yönelik yürüyüş vb.’inden ibaret kaldı. Gelişmeler, bu eylemlerin nabız ölçme, denetimi elde tutma, mücadele havasını azar azar boşaltma amacıyla yapıldığını gösteriyor. Eylemlere katılım, 3000-1000-500-200 gibi rakamlarla ifade ediliyor. Demek ki bu eylemler, işçileri sert bir kavgaya hazırlayıcı tarzda örgütlenmedi. Yapılan açıklamalarda da militan bir mücadele çizgisinin izleneceğine dair en ufak bir belirti yoktu. İLO’ya başvurulacağından, Emek Platformu’nun toplanmasının sağlanacağından vb. sözedildi. Halihazırda alınan bir takım eylem kararları da (oturma eylemi, basın açıklaması, vb.) öncü-bilinçli işçilerin basıncı sonucu alındı. Bunların gerçekten işvereni ve devleti sıkıştırmak için mi, yoksa baştan savma kabilinden mi yapılacağını yakında göreceğiz. Ama şimdiye kadarki deneyimler, yasak karşıtı nutukların pratikte bir karşılığı olmadığını ortaya koymuştur.

Yasak sonrasında TİS’ler ilçe belediyelerinde apar topar imzalanmaya başlandı. Ortada tüm belediye işçilerini, dahası tüm işçi sınıfını ilgilendiren bir sorun duruyorken, acaba neden parça parça anlaşma yoluna gidiliyor? Üstelik bu anlaşmalar, sermayenin gönül rahatlığıyla kabul ettiği ücret artışı oranları (ilk yıl için %20-30, ikinci yıl için %10-30 arası) ile imzalanıyor. Sendika bürokratlarının “istediğimiz gibi olmadı, ama ne yapalım” yönlü sözleri, grev yasağı saldırısının sermaye açısından başarısını gösteriyor. Sözleşmeler parça parça imzalanmaya devam ederse, belediye işkolundaki eylem gücü büyük oranda sönümlenecek.

Belediye işçilerinin grevinin yasaklanması beklenmedik bir gelişme değildi. İMF-TÜSİAD hükümeti, işçi sınıfı ve emekçi kitlelere yönelik ağır saldırısına rağmen hala ayakta kalma gücü sergilediği içindir ki, böyle pervasız davranma cüretini de kendinde bulabiliyor. Diyelim ki emperyalist tahkim ve mezarda emeklilik yasalarını, kitlelerin deprem şoku içinde olmalarından istifade ederek meclisten geçirdi. Ulucanlar Cezaevi’ndeki vahşi katliamı, deprem şoku etkisini sürdürüyorken gerçekleştirebildi. Peki ya sonraki başarılarına ne demeli?

Örneğin azgın bir saldırının ifadesi olan 2000 yılı mali bütçesi planlanıp mecliste oylanırken, sınıf ve emekçiler cephesinden ne yapıldı? Özelleştirmeler (ve bunlarla elele yürüyen işsizleştirme, sendikasızlaştırma, taşeronlaştırma) hızla sürdüğü halde (2000 yılı içinde özelleştirilmesi planlanan 76 kuruluştan 30’u özelleştirildi) sessizlik devam etti. İMF heyetleri saldırı işleyişini denetlemek ve tahkim etmek için Türkiye’ye her geldiklerinde, karşılarında gerçekten ürkütücü bir kitle muhalefeti, eylemli tepki gördüler mi? Basın açıklamaları ve çok sınırlı güçlerle yapılan yerel eylemler, maalesef sınıf desteğinden yoksundu. Tarımda yıkım programı tıkır tıkır işliyor, emekçi köylülük yıkıma uğratılıyor; buna dur diyecek bir sınıfsal güç ortaya konulamıyor.

17 Ocak protokolüyle tutsakların pek çok hakkını gaspa yönelen faşist rejim, Burdur ve Bergama cezaevlerinde katliam provaları yaptığında, sınıf cephesinden herhangi bir eylemli tepki ortaya konulmadı. Tutsak yakınları çok sınırlı güçlerle alanlara çıkıyorlar, sınıf ve emekçilerin özgül sorunlarına bile duyarlılık gösteriyorlar. Ama aynı duyarlılığı sergileyen, dahası gerçekte kendi yakıcı sorunu olan “yaşamın hücreleştirilmesi”ne karşı çıkan, çok dar bir emekçi kitle var.

Lastik işçilerinin grevi de aynı şekilde yasaklanmıştı. Özelde lastik işçileri, genelde işçi sınıfı ve emekçi kitleler bunu fazla zorlanmadan sindirebildiler. Baraj saldırısı ile sendikaların yetkileri düşürüldü, TİS hakkı ellerinden alındı. Buna karşı esip gürlemek dışında gerçekte ne yapıldı? Bir dizi sahte tartışma ve manevra eşliğinde, asıl olarak kamu emekçilerini hedefleyen KHK saldırısı gündeme getirildi; saldırının özüne dönük geriletici bir tepkiyi ne kamu emekçi hareketi, ne de işçi sınıfı verebildi. Bu kadar başarı ve moral sayesinde sermaye iktidarı, militan ve deneyimli belediye işçilerine (aslında tüm sınıfa) saldırmayı göze aldı.

Bütün bunlardan, belediye işçilerinin tepkisinin anlamsızlığı değil fakat yetersiz olduğu, olanakların olmadığı değil gereğince değerlendirilemediği sonucu çıkar. Grev yasağı sonrası haftaların gösterdiği gibi, sermaye uşağı sendika bürokrasisi, saldırıyı geriletici bir mücadele örgütlemek niyetinde değildir. Ara kademelerde yer alan sınıftan kopmamış kimi sendikacılar ise, bürokratik mekanizmanın dışında hareket etme anlayışına ve kudretine sahip değiller. Bunlar ancak işçi tabanı harekete geçerse bir işe yarayabilirler, o da işçilerin denetimi ve yönetime aktif katılımı koşuluyla...

Sendika bürokrasisinin yaptığı, İMF-TÜSİAD programının her yeni adımını işçi ve emekçilere sindirtmekten ibarettir. Bu da artık kaba bir hal almış durumda. Lastik grevlerinin yasaklanması, baraj saldırısı, kamu emekçilerine yönelik KHK dayatması karşısında tam anlamıyla seyirci kalan, hatta baraj saldırısında olduğu gibi destekleyici açıklamalar yapan Türk-İş, belediye grevleri yasağında da suskunluğu seçmiştir. Kendisine bağlı Belediye-İş’in Başkanlar Kurulu toplantısı (evet, yalnızca toplantısı!) çağrısına bile kulaklarını tıkamaktadır. Ama bu aynı konfederasyonun ağası, 6’lı çetenin toplantılarını sektirmemektedir. Saldırgan başbakanın “toplumsal uzlaşı” çağrısı karşısında hemen yelkenleri suya indirmektedir. Hak-İş de aynı çizgidedir. İrtica tartışmalarını kaçırmamakta, ama sınıfın sorunlarını es geçmektedir. Göstermelik bir takım çıkışlar dışında, DİSK’in de tutumu esasta farklı değildir. Baraj saldırısı karşısında, birkaç güdük çaplı eylem ve basın açıklaması yapmakla ve işçilerde beklenti havası yaratarak oluşan tepkiyi küllemek için hayata geçirilmeyen kararlar almakla yetinmiştir. Son grev yasağında ise, İstanbul’da örgütlü olduğu ilçe belediyelerinde apar topar sözleşmeleri imzalamaya bakmıştır.

İşçi sınıfı ve emekçi kitleler karşısında sermaye iktidarının denilebilir ki en etkili barikatı sendika bürokrasisidir. Bu barikat aşılmadığı koşullarda, sınıf ve emekçi kitleleri daha beter darbeler beklemektedir. Cottarelli’nin son ziyareti bunu yeterli açıklıkta ortaya koymaktadır. Vergi yükünün artırılması, özelleştirmenin eğitim, ulaşım, sağlık, iletişim vb. tüm alanlarda hızlandırılması, özellikle kamuda istihdamın azaltılması (örneğin 700-800 bin kamu emekçisinin işten çıkarılması hedefleniyor), 2001 bütçesinde emekçiler aleyhine planlama yapılması, enflasyonun %10 olarak saptanmasıyla ücret zamlarının geriye çekilmesi, sosyal güvenliğin tümden tasfiyesi, tarımda yıkımın derinleştirilmesi vb., topyekûn saldırının bundan sonraki seyrini göstermektedir. Patron örgütleri şimdiden esnek üretim sistemini her yönüyle uygulama kararlılığında olduklarını açıklama cüreti sergilemektedirler. İMF heyetinin ziyaretinin ardından ise zamlar birbirini izlemiştir.

İşçi sınıfının belediye işkolundaki bölüğü, sendika bürokrasisi barikatını aşabilecek bilince ve potansiyel güce sahiptir. Dahası, mücadele deneyimleriyle önden yürüme sorumluluğu ile yüzyüzedir. Bu sorumluluğun hakkı verilmezse, TİS dönemleri başlayan metal ve tekstil sektörlerindeki işçileri de aynı akıbet beklemektedir. Fakat sorumluluğa sahip çıktıkları koşullarda, belediye işçileri başta metal ve tekstil işçilerini yanlarında bulacaklardır.

Grev yasağı üzerinden haftalar geçmiş olsa da, henüz hiçbir şey bitmiş değildir. Eldeki gücün etkin ve yaygın örgütlenmesiyle, buna yaslanılarak imkanlardan en son noktasına kadar yararlanılmasıyla, yılgınlaştırıcı hava tersine çevrilebilir. Grev yasağına karşı yapılan eylemleri yaygınlaştırmak, sendikaların yeni eylemler için karar almalarını sağlamak, ilk elden yapılması gereken işlerdir. Eylemlere katılımdaki zayıflık tablosu değiştirilemezse, ne eylemler sürdürülebilir ne de yeni eylem kararları aldırılabilir.

Eylemlere güçlü kitlesel katılım örgütlemek görevi ise öncü belediye işçilerinin omuzlarındadır. Öncü işçiler, bunu taban örgütlerini güçlendirmenin bir imkanı olarak neden değerlendirmesinler? Bu başarılırsa, “sendikasızları önümüze katıp sürüklemek” mümkün olur. Sonu gidip grev yasağını delmeye varacak olan bir mücadele hattı için, salt kamuoyu oluşturma amaçlı eylem biçimlerinin (oturma eylemi, basın açıklaması, iş durdurmasız yürüyüş vb.) yeterli olmadığı ortadadır. Üretimden gelen gücün devreye girdiği, iş yavaşlatma, başlangıçta süreli iş durdurma, işyeri işgalleri gibi biçimleri hayata geçirmek mümkündür. Bunlarla paralel olarak yürütülecek bildiri, afiş çalışmasının ve açıklamaların sendikalara yaptırılması etkili olacak, sınıf ve emekçi kitleleri duyarlı hale getirecektir. İşkolunda birlikte hareketin (ortak direnişin) özellikle bu süreçte ihmal edilemez bir zorunluluk olduğu akıldan çıkarılmamalıdır. Ortak hareket, hem sendikaların zorlanması ve iş yaptırılmasıyla, hem de tabanda araçlarının yaratılmasıyla sağlanabilir.

“Grev hakkı, grev yapılarak kazanılır!” Belediye işçileri ya yasalara boyun eğecekler, böylece her türlü hak ve mevziden soyutlanacaklar, ya da sermaye için bağlayıcı olmayan yasaların kendilerini hiç bağlamayacağını haykırarak, birleşik-militan mücadelenin yolunu açacaklar. Sermaye iktidarının iktisadi, sosyal ve siyasal saldırı dalgasını kırmanın, hak kayıplarını telafi edip yeni mevziler kazanmanın yolu, birleşik-militan mücadeledir.