ARSIVANA SAYFA
 
9 Eylül '00
SAYI: 33
İçindekiler
Kızıl Bayrak'tan
Kapitalist-emperyalist ablukayı parçalamak için...
İMF’nin 2001 programında
yine yoksullaşma ve baskı...

Belediyelerde TİS süreci yenilgiye evriliyor
KHK saldırısının niteliği ve görevler
Perde operasyonları devam ediyor
Saldırının yeni unsurları ve işçilerin büyüyen öfkesi
1 Eylül Dünya Barış Günü eylemleri ve saldırılar
Metal işkolunda TİS’in mücadele gündemi
Metal işkolunda azgın sömürü
Grevdeki belediye işçilerine ziyaret
İMF tipi yaşama hayır!
Siyasal durum ve devrimci görevler/1
Birinci yılında Ulucanlar katliamının gösterdikleri
“Liberal hücre paketi” evresinde hücre karşıtı mücadelenin sorumlulukları
Yeni ölümler yaşanmasın!
Örgütsüzleştirme saldırısı birleşik mücadeleyle püskürtülebilir
Kapitalizm ve işsizlik
Reformist cenderenin kırılması üzerine
Semt çalışması üzerine
Yılmaz Güney partili mücadelemizde yaşıyor!
Perinçekler’in izinde yol alanlar
Mücadele Postası
 
Tüm yazılar





 
 
Perinçekler’in izinde yol alanlar


Tahir Solmaz


Politik duruş ya da politika yapma tarzı ne ise, sonuçları birebir olmasa da en yakın bir biçimde gerçekleşir. Sürekli dillendirdiğimiz ideolojik-politik duruşun, “niyetlerden bağımsız olarak”, kendine uygun bir açılım ve pratiği zorunlu olarak üretmesi gerçeği, bize materyalizmin en basit önermesini hatırlattığı gibi, çürümenin ya da dibe vuruşun da “sonsuzluğunu” göstermektedir. Küçük-burjuva devrimci-demokrasisinin ideolojik konumlanışı, nesnel sınıfsal ilişkiler cephesinde tuttuğu yer, görüntünün tersine, her zaman reformizmi bağrında taşır. Bu kapı aralamanın nesnelliğini ise, aşılanın yeniden icadı, yeni olanın, aşılan platformun ve sistemin içerisinde formüle edilmiş olması belirlemektedir.

Devrimci demokrasinin ve reformizmin ideolojik platformları üzerine yazınımız fazlasıyla zengindir. Devrimci demokrat yapılanmaların sınıfsal karakteri, programatik yaklaşımları, örgütlenme ve kadro anlayışları, güncel politik değerlendirmelerimizin de bir parçası olagelmiştir. Reformizmin işçi sınıfı içerisindeki temsilcisi olan EMEP’in, özellikle geçmiş yazınımızda tuttuğu özel yerin nedenleri bilinmektedir. Yaşam gücünü tüketen TDKP’nin düzene yedeklenmesiyle ortaya çıkan EMEP’in, işçi sınıfı içerisinde ve politik arenada oynadığı rol, hızla düzene yaklaştığını ve Perinçek partisinin platformuna evrildiğini göstermektedir. Bu yakınlaşmanın yeni olmadığı da bilinmektedir.

“Bağımsız Demokratik Türkiye” sloganına, “denize düşenin yılana sarıldığı” gibi sarılanların, bunu formüle ederken gösterdikleri rahatlık, bugün çok daha çekincesiz şekilde sonuçlarını üretiyor. Dün İP’e karşı en radikal eleştirilerde bulunanların, hatta devrimci hareketleri, İP’le aynı görenlerin, “zenciler birbirine benzer” deyiminde olduğu gibi, bugün aynı politik platformu paylaşmaları, “politikanın” cilvelerinden olsa gerek. Perinçek partisinin yıllardır dillendirdiği gerçeği sürekli pekiştiren EMEP’e, yıllar önce Perinçek’in sevinç naralarıyla söylediği şu sözler, bu gerçeği nasıl da gözler önüne seriyor: “Özgürlük Dünyası, İşçi Partisi’yle aynı proleter devrimci mecra içindedir. Bunu küçük-burjuva kibirine sığdırmadığı için kabul etmeyen bir tek Özgürlük Dünyası var. O da öbürlerini eleştiriyor, asıl Aydınlık’tan etkilenen sizsiniz diye. Aralarında böyle bir tartışma var. Bizden iyi hakem mi olur? Kimi etkilediğimizi en iyi biz görürüz. Bu konuda en iyi yargıya varacak olan herhalde İşçi Partisi’dir. Olgular, bugün İşçi Partisi’yle aynı safta duran o ‘dar kümeler’ değil, ‘Özgürlük Dünyası’dır” (Teori, sayı 70, s. 11, aktaran EMEP Eleştirisi, Eksen y., sf. 92 )

MGK’cı İP’in, kemalizmin kokuşmuş çöplüğünden topladığı argüman artıklarını tüm rahatlıklarıyla nasıl kullandıklarını biliyoruz. En azından İP’in “gizlisi saklısı” yok. EMEP de, artık bu yolda hızlı adımlar atmaktan çekinmiyor. Susurluk sürecinde ordunun demokratikleştirilmesini savunanlar, bugün İP’ten kopya çekerek, hatta İP’e taş çıkarırcasına, kraldan daha kralcı geçinmeye çalışıyorlar. Evrensel’’in 30 Ağustos sayısında baş sayfaya çıkarılan, “Zafer Bayramında, İMF Çıkarması” ve altında daha küçük puntolarla yazılan “kurtuluşu simgeleyen 30 Ağustos’un yıldönümü” vesilesiyle söyledikleri, tam anlamıyla utanç vericidir: “Kurtuluş ve bağımsızlık mücadeleleri vermiş tüm dünya halkları için, bağımsızlığı simgeleyen günler tarihsel bir önem taşır. Kurtuluş Savaşı’nın sonucunu belirleyen Büyük Taarruz’un son günü yapılan Başkumandanlık Meydan Savaşı’nın yıldönümü olan 30 Ağustos’un Türkiye’de her yıl ulusal bir bayram olarak kutlanması da bu nedenledir.”

Orta dereceli okullarda yıllardır tekrarlanagelen bu “veciz” sözler, kemalist solcuların içine girdikleri girdapta gönül rahatlığıyla derinleştiklerini gösteriyor. “Anti-emperyalizm”i nereye çekerseniz oraya gider: Küçük-burjuva milliyetçiliğine de, kapitalizmin devrilmesine de. “Ordu demokratikleşmeli”, “devlet demokratikleşmeli” diyenlerin 30 Ağustos’u, “her yıl kutlanan ulusal bir bayram” olarak lanse etmelerinin ve sahiplenmelerinin aynı zamanda, “Süper Nato”ya karşı, cumhuriyetin zinde kuvvetlerini çıkaran İP’in platformundan ne farkı vardır?

“Cottarelliler, işgalcilerin torunlarıdır” başlığı altında Evrensel’in aynı tarihli sayısında, ibret verici şu sözlerine bakın: “30 Ağustos, Türkiye’nin Kürt, Türk, Çerkez her milliyetten emekçi halklarının birleşip, emperyalistlerin kışkırtmasıyla Anadolu’ya çıkan saldırganı denize dökmek üzere son darbeyi vurduğu günün yıldönümüdür.

İnsan kendisini bir an resmi tarihin arasında buluveriyor. “Yunanlılar denize dökülürken” atılan naraları duymaya başlıyorsunuz birden. Kemalettin Tuğcu’nun hikayelerini aratmayan bu vurgularda milleyetçiliğin, kemalizmin ve doğrudan başka herşeyin içinde bulunduğu resmi tarihin kokuları geliyor burnunuza. “Bağımsızlığı simgeleyen bir günde”, Cottarelli’nin çatkapı gelmesi şaşırtıcı görünebilir. “Bağımsızlığı simgeleyen bir günde gelmesinin” abartılması, sınıfsal görüngü altında, İP’in ve kemalizmin gizli bir tekrarının, üzerinin örtülmeye çalışılmasından kaynaklanmaktadır.

“Bağımsız Türkiye”den, EMEP’in ne anladığına gelince, demokratik kapitalizmin ufkunu aşmayan, burjuva demokrasisine hayranlığın ifadesi karşımıza çıkar. Bağımsızlık! Ne menem bağımsızlık bu? Hangi ilişkilerden, hangi sınıflardan bağımsızlık? Kapitalizme rağmen, bağımsızlıkçılık, küçük-burjuva demokratizminin tekrarından başka bir şey değildir.

“İkinci Kurtuluş Savaşı”nın dillendirilmesi, kemalist solculardan, aydınlardan, çeşitli sol akımlara kadar, tonları farklı olmakla beraber, sürekli şöyle ya da böyle gündemde kalmaya deva
Yapı işçilerine
Gün doğdu
Akşam oldu
Ve biz başladık koyulmaya yollara
Bu yaşam bunu gerektirir
gece mi dersin gündüz mü farketmez
gerektirir bu yaşam bunu

Yani yaşamak için aç kalmamayı
direnmek için yaşamayı
birkaç asalak yükselsin
sürekli gaspetsin alınterimizi diye

Gün doğdu
Akşam oldu
Ve biz başladık koyulmaya yollara
üretmek için yaşamak için
Ne var ki bunca sömürülmeyle
doyamadığımız açık
Göz dikmiş asalaklar ekmeğimize
Bilirim babadan kalmadır bu miras bize

Buna göz yumarsak
ve görmemezlikten gelirsek
daha çok sürer bu zulüm
seni bilmem ama ben yummayacağım
yani haksızlığa
biribirimizle boğazlaşmaya yani
gel katıl aramıza kardeş
yoksa yarın çocukların
hesap sorar senden
sorar da veremezsin hesabı
onurlu bir yaşam için
gel katıl sen de
hep birlikte insanlığı kurmaya

Bir metal işçisi

(Fabrikada patronun uyguladığı baskı ve sömrüye karşı en sade duygularla yazılmıştır...)

m ediyor. Düne kadar, Kürt ulusal mücadelesi karşısında sosyal şovenist bir söylem tutturanlar, bugün, ulusal hareketin yaşadığı teslimiyete destek vermekten oldukça hoşnut bir tavır sergiliyorlar. “Denize döken ve dökülenler” nezdinde sahibinin sesine kulak verdiğimizde, “Bağımsızlık ve kurtuluş mücadelesini” telaffuz ederlerken hiç rahatsız olmuyorlar. Özellikle burjuvazinin kimi kesimlerinin kulağına hoş gelebilecek fısıltılarla onlara yaranmaya çalışmaktan başka bir anlamı yoktur söylenenlerin.

Yine bahse konu olan yazının son paragrafında söylenenlerin, İP’in ve kemalizmin savunageldiklerini, ne de güzel tekrarladıklarını gösteriyor: “Zafer Bayramı ile Cottarelli’nin gelişinin aynılaşması! Hem bu çelişkiyi ortaya koydu, hem de emekçilerin atıldığı İMF’ye karşı gibi görünen mücadelenin, aslında çok daha kapsamlı, ülkenin bağımsızlık ve kurtuluş mücadelesi olduğunun görülmesinin vesilesi oldu..

Hiçbir çürüme, başladığı yerde kalmıyor. Kuşkusuz bugün EMEP’in geldiği noktanın bugünden yarına bir değişim ve dönüşüm biçiminde olmadığını, tersine devrimci demokrasi nezdinde, TDKP’nin ideolojik konumlanışının ve yapısal zayıflıklarının, zorunlu sonuçlarını ürettiğini gösteriyor. Dünün devrimci demokratlarının bugün liberal demokratlara dönüşümünde birçok neden sayılabilir. Reformizmde kendi içinde çeşitli tonlara ayrılıyor ve o da durduğu yerde durmuyor.