26 Mart 2005
Sayı: 2005/12 (12)


  Kızıl Bayrak'tan
  Yaklaşan 1 Mayıs ve sınıf hareketine
devrimci müdahale
  Newroz eylemlerinin gösterdikleri
  Düzen cephesinde şovenist histeri
  Vatan haini arıyorsanız
aynaya bakın!
  İstanbul’da yerellerde Newroz kutlamaları
  Newroz kutlamalarından
  Kürt halkının Newroz çoşkusu
  İşgalin ikinci yılında protesto eylemleri

  Sermaye çevrelerinden hükümete balans ayarı!

  Mücadele bayrağı
TEKEL işçisinde!
  Ulusal sorun ve Kürt hareketi/7: Ortadoğu’da yeni “uygarlık sentezi”
  Irak tartışmaları ve gerçekler
 Halklar emperyalist saldırganlık ve
savaşı lanetledi
BM emperyalist saldırganların
“güvenliğini” sağlamaya hazırlanıyor
 Filistin; Barış değil toprak gaspı!
 Emperyalistlerin kanlı eli Kırgızistan’da!
 Dünyada yılda 1.2 milyon çocuk alınıp
satılıyor...
17 sendika şubesi Kadırga Kültür
Merkezi’nde toplandı
İܒde soruşturma saldırısı protesto edildi
İzmir; “Demokrasi”yi bayrak edinenler demokratik saygıyı
öğrenmek zorundadırlar!
Bültenlerden...
Irak'lı işçilerin açıklama ve çağrısı: Bütün uygar insanlığa!
  Mücadele Postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın


 

“Önemli olan birlikte davranma gücüdür”

Sizlerle daha önce de bülten aracılığıyla düşüncelerimi paylaşmıştım. Ben Kurtköy'de petro-kimya işkolunda yaklaşık 1000 kişinin çalıştığı bir fabrikada çalışıyordum. “Çalışıyordum” diyorum zira şu an işten atılmış bulunuyorum. Fabrikada yoğun sömürüye, sağlıksız çalışma koşullarına ve usta-patron baskılarına karşı sendikal örgütlülük çalışması başlatmıştık. Bunu farkeden patron 50 işçiyi işten attı.

Fabrikada işe başladığım günden itibaren (1.5 yıl önce) işçi arkadaşlarla yaptığım her konuşmada, “bu iş olmaz, yapılmaz” söylemleriyle karşı karşıya kaldım. Ben de bir dönem bu düşüncelerin baskısı altındaydım, ama daha sonraları bu düşüncelerden sıyrıldım. Bütün olumsuzluklara rağmen bir şeylerin olacağına olan inancımı korudum. Nihayet çabalarımız sonuç verdi ve bu gelişme benim inancımın güçlenmesini ve sınıfa olan güvenimin artmasını sağladı. Aynı bantta çalıştığım arkadaşlarımla paylaşamam dediğim şeyleri paylaştıkça aramızda daha sıkı bir güven ve bağlılık oluştu. Önce bir kişiyle başladık ve şu anda 400 işçi bu işe baş koymuş durumda. Patronlar bizim gücümüz karşısında dize gelmek zorunda olduklarını gördüler.

Sendikal çalışması yaptığım için işten atıldım. Bu çalışma esnasında usta ve patronun gözüne çok battım. Onlar sadece birkaç kişi olduğumuzu ve bizi işten atarak herşeyin eskisi gibi olacağını ve işçilerin yine sözlerinden çıkmayacağını sanıyorlardı. Ama bilmedikleri bir şey var ki o da işçiler artık eski işçiler değil.

Sendikal örgütlülüğe bölüm bölüm ve tek tek işçilere sendikayı anlatarak başladık. Bu işin sonunda işten çıkarılmak ve patronla hesaplaşmak da vardı. Çalışma yayıldıkça işyerindeki bir takım uygulamalar değişmeye başladı. Bu değişikliklerle birlikte patronların sendikal çalışmayı farkettiklerini anladık. İşyerini denetlemek amacıyla kamera ve dinleme cihazları yerleştirildi ve kimi işçilere para teklif edildi.

Sendika çalışmadan dolayı yaklaşık 50 arkadaşımla birlikte işten atıldım. Çalışan arkadaşlarımdan öğrendiğim kadarıyla halen işyerinde baskılar devam ediyor. Bunun yanısıra sendikal çalışma da devam ediyor. Daha yetki aşamasındayken bir takım gelişmeler yaşandı, ek servisler konuldu. Yemekler kısmen düzelmiş ve patron sürekli bantları gezerek babacanlık gösterisinde bulunuyormuş. Bu durum bile örgütlü davranıldığında nelerin değişebileceğini gösterdi. Bizler birlik oldukça onlar korkmaya başladı. İşten atılmama rağmen süreci yakından takip ediyorum.

Bülten aracılığıyla arkadaşlarıma seslenmek istiyorum; patronların yaptığı tüm uygulamalar kimi işçileri tedirgin edebilir. Ancak bugüne kadar birbirimize güvenerek bu kadar yolu yürüdük, bundan sonra da patronun yönelteceği tüm saldırılara karşı tek yumruk olmak zorundayız. İç birliğimizi ve örgütlülüğümüzü güçlendirmeliyiz. Yeni saldırılara karşı hazırlıklı olmalıyız. Asolan bizlerin birlikte davranma gücüdür, örgütlü mücadelemizdir.

İşçilerin birliği sermayeyi yenecek!

İşten atılan bir Tibet işçisi

(Anadolu Yakası İşçi-Emekçi Bülteni'nin Mart ‘05 tarihli son sayısından alınmıştır...)

------------------------------------------------------------------------------------

Çukurova Üniversitesi'nde ne yapılmak isteniyor!

Son birkaç haftadır Çukurova Üniversitesi'nde hareketli günler yaşanmaktadır. 9 Mart'tan bu yana gelişen olaylar, Çukurova Üniversitesi'nde bir provokasyon ortamı yaratılmak istendiğini göstermektedir. Peki nedir bu olaylar?

İlk olarak, 9 Mart Çarşamba günü, öğrenciler tarafından şenlik alanı olarak kullanılan, R1 ve R2 derslikleri arasındaki çimlik alana birkaç gerici-faşist öğrenciden oluşan öğrenci konseyi tarafından demir kazıklar dikildi. Doğal olarak bu kazıkların dikilmesine biz öğrenciler olarak müdahale ettik. Rektörlük adına orada olduğunu söyleyen bir kişi ve okulun ÖGB şefi, hemen demir kazıkların söküleceğini söyledi. Verilen bu söze rağmen demir kazıkların sökülmemesi üzerine orada bekleyen öğrenciler bu kazıkları söktüler.

Aradan iki gün geçtikten sonra yani 11 Mart Cuma günü öğle saatlerinde, daha sonrasında Ceyhan'dan, Hatay'dan, Osmaniye'den toplanarak getirildiği öğrenilen 400 kişilik faşist güruh, ellerindeki sopalara, bıçaklara rağmen, çevik kuvvet polisleri eşliğinde üniversitemize sokuldular. Çukurova Üniversitesi'nin anti faşist, devrimci, demokrat geleneğine rağmen Ülkü Ocakları'ndan, Ülkücü İşçi Dernekleri'nden ve İşçi Partisi'nden toplanarak getirilen, yanlarında Adana Kamu-Sen Başkanı'nın da bulunduğu 400 kişilik bu güruhun ne amaçla getirildiği bu durumdan anlaşılıyordu. Yaptıkları açıklamada iki gün önce Türk bayrağına saldırıldığını, Türk bayrağının yakıldığını söyleyen bu faşist çete, sözde İstiklal Marşı'nın kabulünü ellerindeki sopalarla kutlamaya gelmişlerdi. Garip ama gerçek; üniversite dışından elleri sopalı toplanan 400 kişilik bu çete hiç de tören havasında konuşmalar yapmadı.

Ve bardağı taşıran nokta, bu faşist çete elemanlarının, Çukurova Üniversitesi'nin ilerici-devrimci öğrencilerinin değerlerine küfürler, hakaret etmesi oldu. Biz Çukurova Üniversitesi'nin anti faşist öğrencileri bu gruba yaptıkları hakaretten dolayı müdahale ettikten sonra çevik kuvvet polisleri faşist güruhla birlikte bizlere saldırdı. Bu saldırı sırasında birçok arkadaşımız yaralandı.

Belkide gelişen bu olaylar içerisinde komik olanı, rektörün “R1 ve R2 dersliklerinin arasına bayrak asılacağından benim haberim yoktu, benim iznimle yapılmıyor” açıklamasıydı. Ama 400 kişilik çetenin içerisinde bazı öğretim elemanlarının, asistanların, memurların olması ve olaylar sırasında rektörün çatışmayı izlemesi, aslında gerçekleri gözler önüne seriyor.

Basının ise olayı “bayrak kavgası, sağ-sol çatışması” şeklinde lanse etmeye çalışması, provokasyon ortamının tamamlayıcı unsuru oldu. Oysa ki Çukurova Üniversitesi açıldığından beri her tarafta Türk bayrağı var ve kimsenin Türk bayrağıyla uğraştığını görmedik. Hemen hemen her önemli günde tören yapılmasına rağmen öğrenciler bu törenlere de saldırmadılar. Ama Çukurova Üniversitesi'nde provokasyon yaratmak isteyenlerin bazı argümanlara ihtiyacı vardı ve bu argüman bugün “Türk bayrağına saldırı var, törene saldırı var” oldu. Bu saldırı dalgasını devam ettirenler 18 Mart Cuma günü okulumuza gelerek, bizleri tekrar provokasyona getirmeye çalıştılar. İş Bankası önünde toplanan yaklaşık 200 faşist “Çanakkale zaferini” bahane ederek, rektörlüğe yürüyüş düzenlediler ve burada yine bizlere saldıran açıklamalarda bulundular. Yürüyüş sırasında çevrede bulunan öğrencilere saldırarak geliş amaçlarını tekrar gösterdiler. Bu durum karşısında Çukurova Üniversitesi'nin ilerici devrimci öğrencileri olarak yine soğukkanlılığımızı koruyarak “bize doğru bir yönelim olmadığı taktirde müdahale etmeyeceğimiz” konusunda ortaklaştık. Faşist güruh yaptıkları saldırı açıklamasından sonra, faşizan sloganlarıyla okulumuzu terketti.

Bizler Çukurova Üniversitesi'nin anti faşist öğrencileri olarak açıklıyoruz ki;

1- Sağ-sol çatışması değil, Çukurova Üniversitesi'nde faşist saldırılar olmuştur.

2- Olaylardan haberi olmadığını söyleyen rektör, polis ve sivil faşistler üniversitemizdeki bu gelişmelerin sorumlusudur. Bundan sonra yaşanacak olayların sorumluları da yine bu odaklar olacaktır.

3- Yasal olarak üniversitede polisin bulunması yasaktır ve polis bu olaylarda görüldüğü üzere öğrencilerin güvenliğini sağlamamaktadır, hatta faşist saldırının önünü açmaktadır.

Tüm anti faşist, devrimci, demokrat, ilerici kamuoyunu, sendikaları ve kitle örgütlerini faşist saldırılar karşısında sessiz kalmamaya ve bir tutum almaya çağırıyoruz.

ÇÜ Anti-faşist Öğrenci Birliği

------------------------------------------------------------------------------------

Asalak patronlar sömürü ve zorbalıkta sınır tanımıyor...

Korku barikatlarını yıkalım!

Kölelik yasasının çıktığı 2003 Haziran'ından bu yana, patronların işçi sınıf üzerindeki sömürü ve baskıları gözle görülür biçimde artmaktadır. Son iki yılın verileri de göstermektedir ki, kölelik yasasını arkasına alan asalak sermaye, esnek üretimi hızla uygulamaya koyup üretim ve ihracat rekorları kırmakta, kârına kâr katmaktadır. Üretim artmasına rağmen istihdam azalmakta, ücretler daha da gerilemektedir. Servet-sefalet kutuplaşması giderek keskinleşmekte, sefalet yaygınlaşmaktadır. Kuşkusuz yasanın amacı tam da buydu: Daha yoğun sömürü, daha fazla kâr!

Sendika bürokratlarının ihaneti ve sınıf hareketinin durgunluğundan güç alarak sermaye iktidarının kolayca çıkardığı bu yasa, işçinin elini-kolunu bağlarken patronlara işçi emeğini istediği gibi değerlendirme, istediği kadar sömürme hakkı tanımaktadır. Kölelik yasasıyla birlikte işçilerin hafta sonu ve bayram tatili hakları, mesai ücretleri gaspedilmiş; çalışma saatleri arttırılmış; tazminatsız işçi atması için patronlara büyük imkanlar tanınmış; iş güvencesi ortadan kaldırılmış; işçilerin örgütlenmesinin önüne kalın barikatlar örülmüş; kısaca, işçi sınıfı kölece çalışmaya mahkum edilerek asalak patronlara tarihsel olanaklar sunulmuştur. Geriye kalan diğer hak ve kazanımlar ise kamu hizmetlerinin özelleştirilmesi başlığı altında çıkarılan yasalar ve düzenlemelerle (Kıdem Tazminatı Fonu Yasa Tasarısı, Sosyal Güvenlik Reformu, Sağlık Reformu, Kamu Yönetimi Temel Kanunu vb.) parça parça gaspedilmek üzeredir. Ama gelin görün ki, tüm bunlar da bu asalak sınıfa yetmiyor. Kağıt üstünde işçilere tanınan sınırlı hakların pervasızca yok sayılmasını, burjuva hukukun ayaklar altına alınmasını bir kenara bırakalım. Öteden beri zaten bunu yapıyorlar. Aşırı sömürü için çıkardıkları yasalar az gelmiş olacak ki, bu kan emiciler patron-işçi ilişkisini efendi-köle ilişkisine dönüştürmek için son zamanlarda zorbaca yöntemlere giderek daha fazla tenezzül etmektedirler. Gelinen yerde bu haramiler, işçileri zapturapt altına almak için işi kabadayılığa, mafyavari yöntemler kullanmaya kadar vardırmış bulunmaktadırlar. Bunun son örneği Ravelli'de yaşandı.

Ravelli işçileri, geçen ayın başında kendi aralarında yaptıkları toplantıların ardından dayatılan ücretsiz fazla mesailere gelmeme kararı aldılar ve patrona geri adım attırdılar. Bunu içine sindiremeyen mafya bozuntusu Ravelli patronu, işçilere gözdağı vermek üzere fabrikada terör estirip bu toplantılara katılan birkaç işçiyi fabrika içinde dövdü. Ardından savcılığa suç duyurusunda bulunan bir işçiyi açıktan tehdit etti. Bazı işçilere ise aileleri üzerinden tehditler yöneltti. Kuşkusuz bu türden zorbalıklar yalnızca Ravelli'de, Mert Çelik'te yaşanmıyor. Bölgemizde son iki yılda patron zorbalığının arttığına yakından tanık oluyoruz. Pek çok fabrikada köleci iş yasalarını kabul ettirmek için baskı uygulanıyor, hakkını isteyen işçiler silahla tehdit ediliyor, boyun eğmeyen işçiler dövülüyor, hakaretler gırla gidiyor, patronun parayla tuttuğu silahlı köpekleri fabrika içinde sık sık boy gösterip terör estiriyor, en küçük bir hak talebini bastırmak için asker ve polisler fabrika kapısına yığılıyor vb., vb.

Sonuçta asalak patronlar bir şekilde zorbalığı tırmandırıyorlar. İşçileri iliklerine kadar sömürmeleri yetmezmiş gibi, karşılarında sonuna kadar boyun eğen, sorgusuzca itaat eden köleler istiyorlar. Buna niye ihtiyaç duydukları tartışma gerektirmeyecek denli açıktır. Aç gözlü asalakların sömürüyü ve zorbalığı nereye kadar tırmandıracakları da! Örnek mi? İşte Irak, işte Alman faşizmi! Evet, asıl mesele, bu cüreti nereden bulduklarıdır. Her gün benzeri zorbalıklara maruz kalan işçilerin niçin suskun kaldığıdır.... Yüzlerce işçinin, gözleri önünde gerçekleşen bu saldırıya bir tepki vermemesi, sınıf kardeşlerini yalnız bırakmasıdır mesele. İşte bu haramiler bu cesareti tam da buradan, işçi ve emekçileri esir alan korkulardan ve bilinçsizlikten alıyorlar. Peki korkunun ecele faydası var mı? “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” diyerek insan olmanın onuru korunabilir mi? Ve böyle giderse bu işler nereye varır? Hiç bunların muhasebesini yapıyor muyuz?

Daha önce de ifade ettiğimiz gibi, sermayede insafın, adalet duygusunun, hakkaniyetin ve insanlığın zerresi yoktur. Yüzünde hangi maskeyle dolaşırsa dolaşsın o, kendi çıkarları için gerekirse tüm dünyayı ateşe atacak kadar bencil ve çıkarcı bir sınıftır. Yalnızca geçtiğimiz yüzyılda, yüzmilyondan fazla insanı canından eden savaşların altına imza atan kan dökücü bir sınıftır. Her yıl milyonlarca insanın açlıktan, hastalıktan kırılmasına sebep olan bizzat bu sınıfın kendisidir. Aşırı kâr hırsıyla doğayı insafsızca tahrip edip dünyayı felaketlere doğru sürükleyen de yine bu bir avuç asalaktır. Korkulacaksa, onların tüm insanlığa hazırladığı bu karanlık gelecekten, adım adım yaklaşan her türlü felaketlerden korkulmadır.

Evet kanımızı emerek, emeğimizi sömürerek varlığını sürdüren zalimde aman ve insaf yoksa, onun önünde diz çökmenin de, korkmanın da, devekuşu misali kafamızı kuma gömmenin de bir faydası yok! Kölelik zincirlerinden başka kaybedecek neyimiz var? Korkuya teslim olmaktan daha beter bir ölüm var mı?

Unutmamalıyız ki, “diz çökerek yaşamaktansa ayakta ölmek yeğdir” deyip can bedeli bir mücadeleyle bu asalakların karşısına dikilen işçi ve emekçiler pek çok kere onları mağlup etmeyi başarmışlardır. Ve yine unutmamalıyız ki, bugün hala da bir takım kırıntılarından yararlandığımız haklar, tam da sınıf mücadelesinin bize kalan miraslarıdır. Bu mirası korumalı ve gelecek nesillere daha güzel bir miras bırakmalıyız. Yenildiysek bir kez daha denemeliyiz. Kavgada düştüysek tekrar ayağa kalkmalıyız. Güçsüzsek, gücümüzü artırmak için daha iyi örgütlenmeli, kavgada ustalaşmalıyız. Yanlışlarımız varsa düzeltmesini bilmeliyiz. Ve korkuyorsak, korkumuzu yenmeyi başarmalıyız. Bunları başarıp örgütlü gücünün farkına varan bir sınıf, bu dünyaya hükmeden bir avuç asalağın sömürü düzenini başlarına yıkmayı da başarabilir. Başarmak zorundayız. Başarmak için, SEKA işçileri gibi birbirimize kenetlenmeli ve kendi sınıf gücümüze güvenmeliyiz. Başka bir seçeneğimiz yok!

(Esenyurt-Kıraç İşçi Bülteni'nin Mart ‘05 tarihli son sayısından alınmıştır...)

----------------------------------------------------------------------------------------

Esenyurt-Kıraç İşçi Bülteni'nden bölge işçilerine çağrı!

Asalak patronların tehditlerine, saldırılarına boyun eğmeyelim!

Kendileriyle ilgili haberleri yakından izleyen bölgenin asalak patronları, son dönemlerde bültenimizde ve diğer yayınlarımızda dile getirdiğimiz eleştiriler, yaptığımız haber ve teşhirler nedeniyle bizlere ve bizlerle birlikte hareket eden işçilere tehditler savurmaktadırlar. Bir kısmı ise yalana ve karalamaya dayalı bir propagandayla işçilerin kafasını karıştırmaya, işçilerin hak ve talepleri için mücadeleye atılmasını kirli yol ve yöntemlerle, işten atma tehditleriyle engellemeye çalışmaktadırlar. Bazıları bununla da kalmayıp işi fiili saldırılara vardırmış bulunmaktadır.

Mafyavari saldırılarla, tehditlerle susturmazsınız!

Bunları son derece doğal karşılıyoruz. Zira, bizler, sömürü cehennemine dönüştürdükleri fabrikaları “fabrika değil, tatil köyü”, “işçilerin cenneti” diye yutturmaya çalışan onların medya ailesinden değiliz. Para karşılığında çürümüş, kokuşmuş düzenin savunusunu ve reklamını yapan satılık medyanın üstünü örttüğü, patronların bilinmesini istemediği gerçekleri gücümüz yettiğince dile getiriyoruz. Sınıfın bilinçlenmesi, örgütlenmesi ve mücadeleye atılmasına hizmet ediyoruz. Gücümüzü davamızın haklılığından ve işçi sınıfından alıyoruz. Yazdığımız her satırın, ortaya koyduğumuz her iddianın sonuna kadar arkasında duruyoruz ve durmaya devam edeceğiz. Asalak yüzlerini teşhir etmeye, onları rahatsız eden gerçekleri gün yüzüne çıkarmaya, işçi sınıfının sesi ve soluğu olmaya devam edeceğiz.

Vardık, varız, varolacağız!

Bu sömürücü asalaklar ve onların paralı uşakları yalan, karalama, tehdit ve zorbaca yöntemlerle biz sınıf devrimcilerini susturabileceklerini, işçi sınıfını teslim alabileceklerini sanıyorlarsa yanılıyorlar. Hiçbir güç, sınıf devrimcilerini mücadeleden alıkoyamaz.

Onlara diyeceğimiz şudur. Elinizden geleni ardınıza koymayın! Vardık, varız ve varolacağız! Bugün kölece çalışmaya ve sefalet içinde yaşamaya mahkum ettiğiniz işçi sınıfı er ya da geç bir gün mutlaka zincirlerini koparıp ayağa kalkacak, sömürü üzerine kurduğunuz tahtınızı, çürümüş düzeninizle beraber yerle bir edecektir. Bundan en küçük bir kuşkunuz olmasın!

Onurumuza, geleceğimize örgütlü sınıf mücadelesini yükselterek sahip çıkalım!

(Esenyurt-Kıraç İşçi Bülteni'nin Mart ‘05 tarihli son sayısından alınmıştır...)