26 Mart 2005
Sayı: 2005/12 (12)


  Kızıl Bayrak'tan
  Yaklaşan 1 Mayıs ve sınıf hareketine
devrimci müdahale
  Newroz eylemlerinin gösterdikleri
  Düzen cephesinde şovenist histeri
  Vatan haini arıyorsanız
aynaya bakın!
  İstanbul’da yerellerde Newroz kutlamaları
  Newroz kutlamalarından
  Kürt halkının Newroz çoşkusu
  İşgalin ikinci yılında protesto eylemleri

  Sermaye çevrelerinden hükümete balans ayarı!

  Mücadele bayrağı
TEKEL işçisinde!
  Ulusal sorun ve Kürt hareketi/7: Ortadoğu’da yeni “uygarlık sentezi”
  Irak tartışmaları ve gerçekler
 Halklar emperyalist saldırganlık ve
savaşı lanetledi
BM emperyalist saldırganların
“güvenliğini” sağlamaya hazırlanıyor
 Filistin; Barış değil toprak gaspı!
 Emperyalistlerin kanlı eli Kırgızistan’da!
 Dünyada yılda 1.2 milyon çocuk alınıp
satılıyor...
17 sendika şubesi Kadırga Kültür
Merkezi’nde toplandı
İܒde soruşturma saldırısı protesto edildi
İzmir; “Demokrasi”yi bayrak edinenler demokratik saygıyı
öğrenmek zorundadırlar!
Bültenlerden...
Irak'lı işçilerin açıklama ve çağrısı: Bütün uygar insanlığa!
  Mücadele Postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın


 

Ulusal sorun ve Kürt hareketi/7

Ortadoğu'da yeni “uygarlık sentezi”

H. Fırat

Demokratik uygarlığın “tez”i ve “anti-tez”i

“Demokratik uygarlık çağı 1950'lerden itibaren başlayan bir süreçtir. İlk adımların atıldığı AB, bütün yetersizliklerine ve günümüzde ortaya çıkan acil reform ihtiyaçlarına rağmen demokratik uygarlığın sağ kanadı diyebileceğimiz bir sistem konumundadır. Avrupa'da gelişen kapitalist uygarlığın Amerika, Asya, Avusturalya ve Afrika'daki özümsenme durumu dikkate alınırsa, bu alanlarda Avrupa'nın anti-tezi olacak bir uygarlıksal gelişmenin yaşanmayacağı açıkça görülür. Avrupa uygarlığının özümseyemediği ve onunla çelişen Ortadoğu'dur. Dolayısıyla Avrupa uygarlığına anti-tez olacak ve sol çizgiyi esas alacak yeni bir uygarlık yaratma potansiyeli Ortadoğu'nun tarihi kültür birikiminde mevcuttur.”

Kongra Gel programının bu pasajını buradaki bütünlüğü içinde daha önce de aktarmış, fakat buraya kadar onu yalnızca ilk cümlesi, yani “demokratik uygarlığın sağ kanadı” olarak tanımlanan AB üzerinden ele almıştık. Abdullah Öcalan'dan öğrendiğimize göre, aşırı bireyciliği geliştirmek ve “etik”i ihmal etmek türünden bazı kusurlarla içiçe de olsa, AB, kapitalist batının insanlığa karşı özeleştiri sürecinin bir ürünüydü; bu sayededir ki kapitalizmi ve giderek baskıcı yönüyle devleti aşmaktaydı ve günümüzde bu özeleştirisini derinleştirmek, “sonuna kadar da öyle gitmek” sorumluluğu ile yüzyüzeydi. Bu özellikleriyle AB, Türkiye'nin demokratikleşmesinin ve refaha kavuşmasının olduğu kadar bu ülkedeki Kürt sorununun çözümü için de gerçek bir olanak ve güvenceydi. AB süreciyle boy veren demokratik ve hukuksal ilke ve değerlerin bugün artık “BM tarafından yasal bir statüye kavuşturulmuş” olması, “ekonomik, sosyal, kültürel, siyasal haklar ve halkların kendi kaderini özgürce belirlemeleri” gibi temel sorunların bu çerçevede BM hukukunda yerini bulması, buna gerekli evrensel çerçeveyi de kazandırmış bulunmaktaydı.

Gelgelelim “sağ kanat” olarak “demokratik uygarlık” sürecini halen tek başına önden götürüyor da olsa, bu haliyle AB Avrupası henüz yalnızca “tez” konumundadır. Oysa “tez”in olduğu yerde bir de “anti-tez” olmak gerekir, “diyalektik ikilem” bunu gerektirir. “Amerika, Asya, Avusturalya ve Afrika” “anti-tez” olamazlar; zira “Avrupa'da gelişen kapitalist uygarlığı” özümseme yetenekleri ve düzeyleri buna engeldir. Bu konumlarıyla onlar, olsa olsa aynı Avrupa uygarlığının uzantıları ya da türevleri sayılabilirler. “Geriye belalı Ortadoğu kalıyor”; “200 yıllık kültür sızmalarına rağmen”, Avrupa uygarlığının bir türlü “özümseyemediği ve onunla çelişen” biricik bölge olan Ortadoğu. “Dolayısıyla Avrupa uygarlığına anti-tez olacak ve sol çizgiyi esas alacak yeni bir uygarlık yaratma potansiyeli, Ortadoğu'nun tarihi kültür birikiminde mevcuttur.”

AB, “bütün yetersizliklerine ve günümüzde ortaya çıkan acil reform ihtiyaçlarına rağmen” insanlığın girmiş bulunduğu yeni çağ olan “demokratik uygarlık çağı”nın başlatıcısıdır ve bu konumuyla, iddiaya göre “tez”dir. Bu “tez”in “anti-tez”i, ona karşıt olan ve onunla girdiği mücadelede onu yeni bir uygarlık düzeyiyle (“sentez”) aşacak olan demektir, bu felsefi kavramların kullanıldığı yerde başka türlü düşünebilmenin olanağı yoktur. Oysa ne Kongra Gel programı ve ne de bu konuyu savunma-kitaplarında bıktırırcasına tekrarlayıp duran Abdullah Öcalan, alternatif bir yeni uygarlıktan değil, fakat tamı tamına Avrupa şahsında halen “sağ kanat” olarak şekillenmiş o bildiğimiz “demokratik uygarlık”tan, bu aynı uygarlığın “sol kanadı”nı gerçekleştirmekten sözediyorlar. Peki bu bir ve aynı uygarlığın (buradaki şekliyle “demokratik uygarlığın”) sol kanadı, sağ kanadının “anti-tezi” olabilir mi? Kongra Gel programı olacağını söylüyor, böylece de diyalektiğin yerine safsatayı geçirmiş oluyor.

Materyalizm yerine idealizm

Burası henüz yeri değil ama yine de bilimsel felsefi kategorilerin bu bayağılaştırılmasına bir çift sözle değinmemiz gerekiyor. Savunma-kitapları baştan sona sözde marksist geçmişi konusunda günah çıkarmalarla dolu olan ve bunu da Marksizm'e en bayağı saldırılar içinde yapan Abdullah Öcalan, “diyalektik materyalizmin dogmatik yorumu” diyerek gerçekte bir bütün olarak diyalektik ve tarihi materyalizmi reddetmektedir. “Yeni sistem” yeni bir felsefe gerektirmiştir ve onun tam bir eklektik düşünce karmaşası olan “yeni felsefesi”ne illa da bir tanım getirmek gerekirse, bu ancak öznel idealizm olabilir. Zira o tarihte maddi etkenlerin belirleyiciliğini kategorik olarak reddetmekle kalmıyor, tarihsel gelişmenin belli yasalara dayandığını da kabul etmiyor.

Ona göre insanlık tarihi sınıflar mücadelesine değil fakat zihniyet mücadelelerine dayanıyor. Tarihin motoru zihniyet değişmeleri ve yenilenmeleridir. Bu mücadele “devletli toplum”la “komünal toplum” zihniyeti arasında olmuştur ve bugüne kadar uzanan bütün bir tarihi dönemi kaplamıştır. Bu “zihniyetler”in gerisinde sanılabileceği gibi belirli sosyal sınıflar değil, fakat “devlet” katında her döneme özgü özel çıkar grupları ve “komünal toplum” katında ise başta “etnisite” olmak üzere çeşitli türden şekilsiz kültür grupları vardır. Klasik manasıyla sınıflar ve sınıf mücadeleleri, tarihi süreç içinde tümüyle yok değillerse de ancak ikinci, üçüncü derecede bir öneme ve role sahiptirler.

“Yeni sistem”in yer yer ancak mizaha konu olabilecek nitelikteki “yeni felsefesi”ne göre, doğada olduğu gibi toplumda da bilimsel determinizm geçerli değildir. Nitekim bu başta “kuantum fiziği” olmak üzere “bilimin yeni verileri”yle kanıtlanmış bulunmaktadır. “Sezgili, özgür tercihli düzenlerden tutalım, aynı anda farklı iki şey olmak, insan yapısından ötürü belirsizliği (bunu “bilinemezliği” olarak da okuyabiliriz) asla tam aşamama kuralına kadar” bir dizi yeni düşünce, bu arada kuantum fiziğinin “belirsizlik ilkesi”, tüm bunlar bunun ifadesidir. (Abdullah Öcalan 60-70 yıldır süren bir tartışmanın sorunlarıyla yeni karşılaşmış olmanın heyecanı içinde tartışmanın bilim dışı idealist cephesinde hemencecik yerini alıyor ve ölçüsüzce konuşuyor: “Bu kadar doğal çeşitlilik ancak büyük bir zeka ve özgürlük tercihiyle olabilir.” “Evrenin kendisi zihni ve maddesi ile bir canlı varlık olamaz mı?” Tüm evrende tüm maddelerde bir biçimde olması gereken böyle “bir büyük zeka” ya da ilahi “zihin” olmasaydı, insan zihni nerden ortaya çıkabilirdi ki? Bilim bize yoktan hiçbir şeyin yaratılamayacağını söylemiyor mu? “İnsanın oluştuğu tüm materyallerin canlılık, sezgisellik, özgürlük özellikleri olmasaydı, tüm bu özelliklerin toplu ifadesi olarak insan canlılığı, sezgisi ve özgürlüğü de gelişmeyecekti. Olmayan bir şeyden yeni bir şey doğmaz. Bu tespit cansız madde anlayışımızı çürütmektedir.” “İnsanın kendisi en yetkin kendini düşünen doğa olarak tanımlanabilir” vb. vb... (Bkz. Bir Halkı Savunmak, s.15-16 ve 19)

“Bilimin yeni verileri” çerçevesinde artık doğada olduğu gibi toplumda da bilimsel determinizmin geçerli olmadığı “kanıtlanmış bulunduğuna” göre, insan toplumunun tarih içindeki evrimine ilişkin marksist görüş de geçerliliğini yitirmiştir. Örneğin sınıflı (ve devletli) toplumun doğuşu bir zorunluluk değildi, herhangi bir yasallığa da dayanmıyordu (“kaos aralığı”dan çıkması muhtemel binbir ihtimalden sadece biriydi). Örneğin kölecilikten feodalizme ya da feodalizmden kapitalizme geçiş bir zorunluluk değildi (dolayısıyla kapitalizmden sosyalizme geçiş de bir zorunluluk değildir!). Tersini düşünmek kaderciliktir ve bu kaderci tarih anlayışının yerleşmesinde Marksizm birinci derecede sorumluluk sahibidir (bu konuda ne kadar eleştirilip suçlansa yeridir!). Tarih içinde sonuçta öyle olmuş olması, örneğin köleci toplumu feodalizmin ve feodal toplumu kapitalizmin izlemesi, hiçbir biçimde bunun böyle olmak zorunda olduğunu göstermez. Pekala bu toplumların her birinden başka şeyler de doğabilirdi. Doğada olduğu gibi tarihte de “kaos aralıkları” vardır, bu “aralık”tan ne çıkacağı belli olmaz (Kuantum fiziğinden aynı idealist felsefi yorumları çıkaranlara ünlü “Tanrı zar atmaz” karşılığını veren Einstein'ın kulakları çınlasın!). Örneğin feodalizmden kapitalizm değil de “demokratik-ekolojik toplum” da çıkabilirdi, ama yazık ki sonuçta çıkmadı, çıkamadı. Niye mi? Köleci toplumda ve uzun bir süre için de feodal toplumda başarıyla kontrol edilen ve her seferinde başarıyla bastırılan “tefeci-ticaret sermayesi”, yazık ki bu kez dizginlenemedi ve kapitalizmi geliştirmeyi başardı ve bunu da toplumun ahlakını yıkarak yaptı. Oysa aynı sermayenin köleci ve feodal toplumlarda kapitalizmi geliştirememesi, bu ahlaki yıkımı başaramamasından dolayı idi. Dönemin egemen “devlet toplumu”, toplum ahlakını koruma kaygısı çerçevesinde, bunu her seferinde engellemişti (Bunu diyen Abdullah Öcalan, ekonomi-politik konusunda sıfır bilgiye dayanan bu pek orijinal yorumuyla, daha Roma İmparatorluğu döneminde sıradanlaşan tarihteki Yahudi pogromlarına ahlaki bir gerekçe sağladığının farkında bile değildir.)

İdeolojik silahsızlanmanın anlamı

Bu yeni felsefi anlayış ve ona dayalı tarih ve toplum yorumu aslında başlı başına bir konudur; biz burada ancak yalnızca bir önfikir vermek üzere çok sınırlı ve genel bazı çizgiler vermiş oluyoruz. Fakat sanıyoruz bu kadarı bile olayın anlamını, kapsamını ve önemini göstermeye yetmiştir. Sözkonusu olan temelde Kürt hareketi payına kapsamlı bir ideolojik silahsızlanmadır. Bu yeni felsefeyle artık herhangi bir sorunun ne kaynağını, ne anlamını ve ne de nasıl çözümlenebileceğini kavramak olanağı kalmıştır. Ulusal sorunun kapitalizm, burjuvazinin sınıf egemenliği ve emperyalizm ile bağını kopardınız mı, ki Abdullah Öcalan'ın yeni tarih ve toplum görüşünün en önemli ve orijinal sonuçlarından bir bu olmaktadır, onu kavramak ve emekçi sınıfların çıkarları doğrultusunda kalıcı bir çözüme bağlamak olanağını da tümüyle ortadan kaldırmış olursunuz. Mülkiyetin ortaya çıkışı ile kadının köleleşmesi ve bu köleliğin kapitalist mülkiyetin kendine özgü koşullarında kendine özgü biçimler içinde bugün de sürmesi arasındaki ilişkiyi koparırsanız, ne bu köleliğin kaynağını, ne neden hala sürdüğünü ve ne de tüm kapsamıyla köklü bir biçimde nasıl ortadan kaldırılabileceğini açıklama olanağına sahip olabilirsiniz. Böyle olunca da kadın sorununun ve özgürlüğünün peygamberliğine soyunduğunuzda yapacağınız en fazla, genel ve soyut biçimiyle kadın ezilmişliğinin tarih içindeki binbir görünümünü yer yer renkli de olabilen tasvirler halinde bıktırırcasına yineleyip durmak ve bu arada erkek egemenliğine abartılı bir öfkeyle sövüp saymak olarak kalır. Bunu sayfalar boyu yaptıktan sonra “çözüm” konusuna geldiğinizde dağ fare doğurur, söyledikleriniz gerçek hayatta karşılıksız kalmaya mahkum ahlaki vaazların (kadınlar, erkeklere boyun eğmeyiniz, kendi özgürlüğünüze sahip çıkınız!) ötesine geçmez. Yeni toplum projesine ad olacak kadar önemseniyor görünen “ekoloji” üzerine de benzer şeyler söylenebilir. Doğanın sınırsızca tahrip edilmesi ile kapitalizmin insanı olduğu kadar doğayı da hiçe sayan aşırı kâra dayalı düzeni arasındaki organik bağı koparırsanız, insana olduğu kadar doğaya olan sevginizi sağlam bir anti-kapitalist devrim programına bağlamaz, tersine kapitalizmi, sınıflı toplumu ve mülkiyet düzenini ebedileştirecek gerici teoriler geliştirirseniz, yaptığınız şey en hafifinden doğa üzerine ucuz duygu sömürüsü olmanın ötesinde bir anlam ve değer taşımaz.

Abdullah Öcalan'ın ilkinde (ulusal sorun) doğrudan temsilci konumunda bulunduğu, ikincisinde (kadın sorunu) peygamberlik düzeyinde temsilciliğe soyunduğu, üçüncüsünde ise “doğa ve insanlık adına” çırpınıyor göründüğü bu üç konuyu, bilerek önplana çıkararak, burjuva idealist toplum ve tarih görüşünün benimsenmesi temelinde yaşanan ideolojik silahsızlanmanın ne anlama geldiğini örneklemeye çalıştık. Bu, gerçekte Abdullah Öcalan'ın yeni sisteminin tümüne hakim gerçektir. Onun “sistemi”, her türlü devrimci mücadele ve değişimi ilke planında dışlayarak, kurulu toplum düzenini ve ona dayalı emperyalist dünya sistemini, bu düzen ve sistemin efendileriyle yapılacak “ilkeli uzlaşmalara” dayalı olarak reformdan geçirmek, böylece kalıcılaştırmak ve ebedileştirmek amacına dayalıdır. Tarih içinde geriye doğru olarak onca kötülenen “devlet”in sıra günümüze gelince “saygı”ya değer bulunması ve “ilkeli uzlaşmalar”ın muhatabı sayılması, “yeni uygarlık” projesi için AB'nin gerçekleşmiş model ilan edilmesi ve bunun evrensel çerçevesi olarak da “BM hukuku”nun gösterilmesi, bunu kestirmeden bütün açıklığı ile ortaya koymuyor mu?

Diyalektik kategorilerin bayağılaştırılması

Kurulu düzenle barışan, böylece her türlü devrimci düşünce ve tutumu artık temelden reddeden birinin, devrimci bir felsefi konumda durması doğal olarak düşünülemezdi. Bu çerçevede Abdullah Öcalan'ın yeni bir felsefi konuma geçmesini, kendi burjuva liberal siyasal konumuna uygun düşen gerici-burjuva bir yeni felsefi anlayışı seçmesini ve nihayet bunun ürünü yeni bir tarih ve toplum görüşünü benimsemiş olmasını elbette tümüyle olağan karşılamak gerekir. Olağan olmayan, bunun bilimsel felsefi kategorilerin bayağılaştırılarak yapılmasıdır. Yukarıdaki “tez”, “anti-tez” ve henüz sözü edilmeyen ama Ortadoğu'ya ABD müdahalesi üzerinden derin anlamını göreceğimiz “sentez” kavramlarını ele alış, bunun burada konumuza kendiliğinden giren bir örneğidir yalnızca.

Bu üçlü kategori üzerinden sergilenen tutum göründüğü kadar önemsiz de değildir. Abdullah Öcalan kendisinin “tarihi açıklama biçimi”nin bu üçlüye dayandığını önemle bildiriyor. “İnsan toplumunun zaman bölünmesi”nin “esas alınan ölçülere göre çeşitli biçimlerde” yapılabileceğini söyledikten ve bunu örnekledikten sonra, sözünü şuraya bağlıyor: “Fakat benim esas almayı daha uygun bulduğum temel dönemsel ayrımın ölçüsü, felsefi bilimsel değeri ağır basan niteliktedir. Evrenin genel işleyiş ilkesini esas almaktadır. Hegel'in oldukça işlediği ve temel felsefesi haline getirdiği tez, antitez ve sentez üçlüsünü sistemin temeli olarak uygulanır kılmak süreçleri daha çok açıklığa kavuşturacaktır.” Hegel'in yöntemini onun “temel felsefesi” ile karıştıran tutum biraz fazla göze batsa da Hegel felsefesine bu atıf yine de çok boşuna değildir. Marksist diyalektikte “yadsımanın yadsınması yasası” olarak formüle edilen ve Hegel'deki mistik ve sınırlı yapısından kurtarılarak düşünceden öteye, doğanın ve toplumun evrimine uygulanmak yoluyla evrenselleştirilen üçlü kategori için Marksizm yerine Hegel'e başvurunun gerisinde aslında önemli bir felsefi mesaj gizlidir. Abdullah Öcalan, son savunma-kitabına kendi şu günlerdeki yeni deyimiyle “kuantumik düşünce biçimi”nin ilk sonuçlarıyla başlarken, şu son derece önemli soruyu ortaya atmış bulunuyor: Tarihsel-toplumsal gelişmede “öncelik zihniyete mi, yoksa yapılanma ve aletlere mi verilmelidir? Bu sorunun yanıtı önemlidir” (s.15)

Felsefenin ilerici-devrimci dünya için çoktan açıklığa kavuşmuş bu temel sorusu, demek ki Abdullah Öcalan için hala da yanıtlanması, yanıt aranması gereken bir “sorun” olarak ortada durmaktadır. Yanıtın kuantum fiziği üzerinden aranması da son derece dikkate değer bir tutumun göstergesidir. Öyle ya, atomaltı parçacıklara ilişkin bu bilim dalının henüz yeterince açıklığa kavuşturamadığı bazı sorunlar, her biçimiyle gerici idealist felsefenin kendine umutsuzca yeni bir yaşam ve tutunma olanağı aradığı alanın ta kendisidir. Düne kadar materyalist cephede duruyor görünenlerin karşı cepheye geçerken bunu aynı bilim dalının yeni verileri ile gerekçelendirmeye çalışarak yapmaya kalkmaları ise, biçim yönünden pek akıllıca görünse bile işin özünde fazlasıyla gülünçtür.

Fakat işte Abdullah Öcalan da halihazırda kendi çapında bunu yapıyor. Onun yukarıda bazı veciz örneklerini verdiğimiz “kuantumik” felsefi spekülasyonları, tam da yeniden ortaya attığı o ünlü felsefi soruyu izliyor ve aslında sözkonusu soruya kendiliğinden bir yanıt da çıkarıyor ortaya. Ama bu düzeyde bir açık “felsefi sıçrama” yine de henüz pek kolay olmadığı için, soruyu ortaya atan hızını kendi kendine kesmek, yanlış anlaşılmaması gerektiğini vurgulamak, yeni bir tanrı arayıcılığı içinde olmadığını, “idealizme, subjektivizme düşmekten bahsetmediği”ni söylemek ihtiyacı duyuyor. Oysa tüm kitabı, ona hakim felsefi düşünce çizgisi, ortaya atılan sorunun gerçekte tüm açıklığı ile yanıtlandığını gösteriyor. Abdullah Öcalan, zihniyet gelişmesini ve mücadelesini tarihin motoru sayan düşünce ile idealizme ve tarihteki yasallıkları reddeden “kaos aralığı” belirsizliği ile de “subjektivizme” boylu boyunca batmış durumdadır. Hegel'in “temel felsefesi”ne atıf bu çerçevede kendiliğinden bir anlam kazanıyor. Bu pekala yukarıda sorulan soruya bir ön hazırlık olarak da algılanabilir. Yine de idealist felsefenin çoktandır kendini çıplak biçimlerde ortaya koymak yerine daha çok onun utangaç biçimi olan bilinemezci olguculuğu tercih ettiği, bu tutumun “bilimin verilerine dayanma” iddiasıyla da daha çok bağdaştığını unutmamak gerekir.

Öte yandan, Hegel nesnel idealistti; felsefesinin temeline düşüncenin önceliğini koysa bile düşüncenin devinimini ve dolayısıyla evrimini (dolayısıyla temelinde düşüncenin belirleyiciliğini gördüğü doğanın ve tarihin devinimini ve evrimini) nesnel yasalara bağlı görüyordu. Abdullah Öcalan ise tarihsel evrimde artık böyle nesnel yasalar tanımayı reddediyor. Bunu “kuantum fiziği tarafından” boşa çıkarılmış bulunan determinist yaklaşımın artık terkedilmesi gereken yansıması sayıyor.

Diyalektiğin devrimci niteliğinden arındırılması

Ve nihayet en önemli noktaya geliyoruz. Mistik kabuğu içinde, yani Hegel'deki biçimiyle diyalektik, Marks'ın sözleriyle “özünde eleştirici ve devrimci” olan işlevinden uzaktır. Onu gerçek işlevine kavuşturabilmek için idealist kabuğundan sıyırmak ve materyalist temel üzerinde yeniden kurmak gerekir. Bunu Marks başarmıştır ve bu büyük bir düşünce devrimidir. Ama Abdullah Öcalan, diyalektiğin Marksizm sayesinde kazandığı ve çoktandır tüm ilerici insanlığa malolmuş bilimsel temeline ve işlevine sırtını dönerek, onu Hegel'deki biçimiyle sahiplenmeyi tercih ediyor. Böyle olunca da ortaya bir ve aynı “uygarlığın” sağını ve solunu alıp tez ve anti-tez olarak sunmak türünden o görmüş bulunduğumuz türden bayağılıkları çıkıyor.

Bu aslında diyalektiğin tepeden tırnağa gerici bir yeni yorumu anlamına da geliyor. Nitekim sorun “yadsımanın yadsınması yasası” sınırlarında kalmıyor. Abdullah Öcalan “zıtların birliği ve mücadelesi yasası” hakkında ise şunları söylüyor: “Zıtların birbirini yok ederek geliştiği doğru değildir. Diyalektiğin bu kuralında olan, tez ve antitezin sentezde varlıklarını daha zengin bir oluşum içinde sürdürdüğü biçimindedir.” (Bir Halkı Savunmak, s.18-19) İlk bakışta masum gibi görünebilen bu formülasyonda genelde sınıf işbirliği çizgisinin, Kürt sorunu özelinde ise teslimiyete dayalı “siyasal çözüm” arayışının bütün bir felsefesi gizlidir.

Mücadele halindeki zıtların “sentez”de aşılmaları değil, fakat “varlıklarını daha zengin bir oluşum içinde sürdürme”ye devam etmeleri burada işin püf noktasıdır. Bu yorumun, tezle anti-tez'in mücadelesi ve yeni düzeyde bir sentez'de aşılması değil, fakat kendi aralarındaki “ilkeli uzlaşmalarla” reforme edilmiş yeni koşullarda (“daha zengin oluşum içinde”) barış içinde birarada yaşamaları anlamına geldiğini görebilmek için Abdullah Öcalan'ın toplumsal-siyasal sorunlara yaklaşımına bakmak yeterlidir. Örneğin devlet tez, demokrasi ise anti-tezdir. Bunlar arasında “ilkelere dayalı uzlaşmalarla” toplumda yaratılacak “barış ve sükun hali” ise sentezdir. Bu sentez'in formülü, “Bir devlet + bir demokrasi”dir. Buna “cumhuriyetin demokratikleşmesi”, dolayısıyla “demokratik cumhuriyet” de diyebiliriz. “Tez ve antitezin sentezde varlıklarını daha zengin bir oluşum içinde sürdür”meleri de işte böylece gerçekleşmiş oluyor. Bu durumda, burjuva sınıf egemenliğine ve ezen ulusun siyasal ayrıcalıklarına dayalı mevcut devlet yerli yerinde kalmakta, fakat ezilen ulusun kültürel haklarının tanınması temelinde de güya yeni bir sentez düzeyine ulaşılmış olmaktadır. Bu aynı düşünce çizgisi insanlık tarihi için de genelleştirilebilir, ki Hegel'in ünlü üçlüsüne de zaten bunun için başvurulmuştu. Buna göre “doğal toplum” tezdir, “sınıflı devletli toplum” ise anti-tez. Bu ikisi arasında 5000 yıldır süregelen mücadelenin çözümü “sınıflı devletli toplum”un aşılmasıyla değil, fakat “doğal toplum”un (ana eksenini etnisite hareketi, kadın hareketi ve çevre hareketinin oluşturduğu) günümüzdeki temsilcilerine “demokrasi”nin geliştirilmesi temelinde alan açılmasıyla gerçekleşecektir. Devlet, mülkiyet ve sınıflar yok olmayacak ama demokratik gelişmenin temelini oluşturacağı “daha zengin oluşum içinde” varlıklarını sürdüreceklerdir. Aynı “zengin sentez”, tez olarak Ortadoğu'ya müdahalede bulunan ABD ile onun karşısında demokrasiye susamış konumlarıyla “antitez”i oluşturan bölge halkları arasında da pekala gerçekleştirilebilir. Halklar ABD'nin imparatorluk haklarına, ABD ise halkların demokrasi özlemlerine saygılı davranırsa, bölgede bundan 2300 yıl önce Büyük İskender tarafından gerçekleştirilmiş olan “Doğu-Batı sentez”inin bir yeni versiyonunu gerçekleştirmek de pekala olanaklı olabilecektir. Bununla ne anlatılmak istendiğini kestirmeden görebilmek için Kongra Gel programının şu sözlerine yeniden bakabiliriz: “Halkların insan hakları ve demokrasiye susamışlıkları, ilk defa batı kültürünün değişik sınıf içeriğinde de olsa aynı taleplerle gelmesi, başarılı bir sentezin geliştirilebileceğini göstermektedir. İç ve dış dinamikler tarihin hiç bir döneminde görülmediği kadar devrimsel nitelikte bir insan hakları ve demokratik sistemi gündeme dayatmış bulunmaktadır.”

Diyalektiğin her türlü devrimci anlamından ve işlevinden koparılarak bu bayağılaştırılması, bu son örnek üzerinde bizi böylece konumuza da yeniden bağlamış oluyor.

(Devam edecek...)

-------------------------------------------------------------------------------------

Anlaşılamamak ya da “kuantumik düşünce” tarzı

Son görüşmesinde bir avukatının “Dışarıda genel olarak düşünüş biçiminiz tam olarak algılanamıyor” sözlerini Abdullah Öcalan şöyle yanıtlıyor: “Benim düşünüş tarzım farklıdır. ‘Çokluk' kitabında da bazı şeyler var. Ben Descartes, Newton gibi düşünmüyorum. Düşünüş tarzım kuantumik bir tarzdır. Kuantum düzeyi bir gerçek. Sanırım parçalı örgüt ile ilgili eleştiriler de var. Size atomu inceleyin derim. Biliyorsunuz, eskiden üç parçalı olarak biliniyordu, şimdi artık çok parçalı olduğu biliniyor. Doğanın temeli atomsa, atomda da bu çeşitlilik varsa, toplumda da bu olur. Dünyada on milyonun üzerinde canlı türü var. Özgürlüğün Ekolojisini yine okuyorum. Çokluk'un yazarları, yine Wallerstein, Bookchin, analiz okulundan Braudel, bunların düşüncelerini önemsiyorum. Benim düşüncem doğal diyalektik bir anlayıştır. Bu kuantum fiziğinden aldığım ilhamladır. Kuantum fiziğinin ana ölçülerinde düşünüyorum. Bilim okuyacaksınız. Başka çıkış yolu yok. İdeolojik yoğunluk zordur...”

Bu Abdullah Öcalan'ın yeni “kuantumik” düşünce tarzının gerçekten pek hoş bir örneğidir. “Parçalı örgüt teorisi”nin atom altı parçacıkların çokluğu ile açıklanması mizah konusu olacak türden bir vecizedir. Bu durumda bütünsel örgüt teorisi de atomun bölünmez sanıldığı döneme ait sayılmalıdır. Demek ki hala bunu sürdürenler, Newton fiziğinin ve Dalton'un atom teorisinin (ve Demokritos'un felsefesinin) sınırları içinde düşünmektedirler. Arada atomun parçalanması ve Abdullah Öcalan'ın sözünü ettiği “üç parçalı” yapısının saptanması dönemi var. 20. yüzyılın başında atom fizikçisi John Rutherford sayesinde başarıldı bu. Buna uygun düşen örgüt teorisi ise merkez, sağ ve sol kanatlardan oluşan parti modeli olmalı herhalde. 12 Eylül'den çıkışta liberal solda bu “kanatlı parti teorisi” modaydı. Demek ki onlar “düşünme tarzı”nda Newton fiziğinden Rutherford fiziğine yine de önemli bir düşünsel sıçrama yapmış durumdaydılar. Atomun parçalanmasını ise çok geçmeden kuantum fiziğinin o büyük başarılar serisi izledi. Atom altı parçacıklara dayalı bu yeni fizik dalı “kuantumik düşünce tarzı”nı gerektiriyor ve bunun örgüt teorisindeki yansıması da demek ki “parçalı örgüt teorisi” oluyor.

Bu durumda biz devrimciler düşünce tarzındaki devrimsel değişimleri en gerilerden izliyoruz ve hala bütünsel örgüt teorisinde, dolayısıyla Newton fiziğinde çakılmış halde duruyoruz.

Canlı türlerinin çokluğunun “parçalı örgüt teorisi” için bir başka bilimsel bir dayanak olması ise başlıbaşına bir “bilimsel vecize” sayılmalıdır.