9Ağustos '03
Sayı: 31 (121)


  Kızıl Bayrak'tan
  Sahte iyimserlik bombardımanıyla sersemletilmeden kitleleri mücadele ateşiyle buluşturmalıyız!
  İMF kredisi, Irak'ta jandarmalığın bedeli
  Sosyal Güvenlik Kurumu Teşkilatı Kanunu yasalaştı...
  Toplu görüşmeyi toplusözleşmeye çevirmek için tabanda örgütlenelim!
  İşçi eylemlerinden...
  Sınıfa öncü müdahalenin zorunluluğu ve artan olanakları
  İMF'ye köle, ABD emperyalizmine jandarma olmayacağız...
  Ekim Gençliği'nden...
  GATS: Emekçilerin kafasına dayalı namlu!
  Ey Türk basınının satılmış uşak kalemleri...
  Ankara'dan destek yerine Amerikancı telkin...
  Amerikan barışına giden yol (haritası) tıkanmaya başladı bile
  Liberya: Emperyalist yağma talanın sonuçları
  Kürt halkı çifte kıskaç altında!
  Pişmanlık Yasası'nda ısrar etmenin anlamı...
  TC, ABD, İmralı Partisi KADEK ve devrimci yurtsever tutum...
  Zorunlu bir açıklama...
  ABD asker istiyor
  Mücadele postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
Kardeş bir halka sıkılacak ne tek bir kurşunumuz,
ne de emperyalizm için dökülecek bir damla kanımız var!..

Amerikan jandarması olmayacağız!

ABD’nin kuyruğunu kaptırdığı
Ortadoğu kapanı

Geçtiğimiz dönemde ABD’nin tüm dünya ezilenlerine karşı yürüttüğü bir savaşın tanığı olduk. ABD emperyalizmi, içine düştüğü ekonomik ve siyasal bunalımı aşmak için Ortadoğu’dan başlayarak dünya halklarına savaş açmıştı. Artık namlular tersine çevrilmiş durumda. Zafer kazandıklarını kolayından ifade ettikleri Irak’ta, her gün konvoylar pusuya düşürülüyor, üsler bombalanıyor ve her gün birkaç Amerikan askeri ölüyor. Anlaşılan o ki, Irak sanıldığı gibi kolayca teslim olmamış, Irak halkı İntifada’dan öğrenerek direnmeyi seçmiştir.

Bu durum, ABD’yi başlangıçta üzerine hassas bir biçimde titrediği, başkalarıyla paylaşmayı kesinkes reddettiği Irak topraklarını uşak ülkelere açmaya itti. ABD, içine düştüğü duruma rağmen, yanına çektiği ülkelere yağmadan büyük paylar vermek yerine küçük kemiklerle gözlerini boyamakta ısrarlı görünüyor. Fakat Irak’ta öylesine batağa saplanmış durumda ki, önümüzdeki günlerde elde ettiğinden fazlasını da gözden çıkarabilir. Şimdilik 30 ülke, ABD’nin asker isteğine olumlu yanıt verdi. Bunların bir çoğu, sadece sembolik düzeyde asker gönderecek. Bu da demek oluyor ki, ABD’li yankilerin yerine işgalin en pis işlerini yapmaya ve elbette ölmeye gitmesi gereken birileri bulunmalı. Bu birileri de insan hayatının petrolden çok daha ucuz olduğuHindistan, Pakistan ve Türkiye’den gönderilecek olan gencecik askerlerdir.

Önce çuval geçirildi, sıra kefende

Anlaşılan uşaklıkta sınır tanımayan Türk burjuvazisi ve onun Amerikancı hükümeti, Süleymaniye’de yaşanan olayın faturasını biz gençliğe ödetmek istiyor. Hatırlanacağı gibi, Türk devletinin başına çuval geçirilmesinin ardından bir özür dileme tartışması yapılmış ve gelinen yerde ABD’nin özür dilememesi doğal ve meşru ilan edilmişti. Meşru olmayan, bir uşağın efendisinden gizlice girdiği odalarda dolapları karıştırmasıydı ve bunun da bir bedeli vardı. İşte Türk devleti de, Güney Kürdistan’da karıştırdığı dolapların bedeli olarak bu ülkenin gençlerinin kanını masaya yatırmaya çalışıyor.

Nitekim ilk günlerin bulanık havası ortadan kalktıkça her şey daha net görünüyor. Irak’a asker göndermeyi teklif eden bizzat Türkiye’dir, konuyu ilk açan Büyükelçi Uğur Ziyal’dır. Elbette ABD, içine düştüğü zor durumda böylesi bir teklifi reddetmemiş ve teklif edilenden fazlasını istemiştir. Türk askeri, istikrarsız bölgede konuşlandırılacak ve en tehlikeli görevleri üstlenecektir. Bu konudaki “ayrıntılar” da efendi ve uşak arasında bir gerilim yaşanmadan çözülmüştür.

Tezkere krizini bir kez daha yaşamak istemeyen emperyalist efendi, pazarlıkları beceriksizliğinden şikayet ettiği hükümet ile değil, doğrudan ordu ile yürütmektedir. Asker cenazelerinin dönmeye başlayacağı günlerde sorumluluğu sırtından atmaya çalışacak olan ordunun bugünlerde arka arkaya yaptığı açıklamalar, onun bu suç ortaklığındaki konumunu gözler önüne seriyor. Elbette hükümetin en yetkili iki ağzından müjde verirmiş gibi açıklanan haberler, vebali önemli ölçüde bunların üzerine yıkıyor. Ama asıl suçlu apoletlerini insan kanıyla temizletmekten hiçbir dönem çekinmeyen orduve savaştan bir yıl önce ellerini ovuşturarak atılacak kemikleri beklemeye başlayan Türkiye burjuvazisidir.

Düzen cephesinden alınan tutum, atılan sevinç çığlıkları ve savaş naraları ile ortaya konulmuştur. Yıllarca Kürt halkının ve devrimcilerin kanıyla silahlarını yağlayan ordu, kirli savaş yöntemlerini bizzat ABD’nin açtığı kamplarda, ABD’li komutanlardan öğrenmiştir. Şimdi öğrendiklerini gösterme zamanıdır. Bu sınava yıllardan beri hazırlanan sermaye devleti, borcunu ödeyecek olmanın getirdiği rahatlıkla biz gençleri cepheye sürme heves ve gayretindedir.

Bu kanlı ortaklıkta biz yokuz!

Onlar bu kirli ve kanlı haramilikten kazanacaklarını hesaplarlarken biz kaybedeceklerimizi düşünelim. Gençlik bir yıldır ABD’nin emperyalist savaşına ve Ortadoğu’daki varlığına karşı ayakta. Biz, emperyalistlerin bölgemizde yürüttükleri kanlı savaşın ortağı olmayı daha baştan reddettik. Onların bölgedeki egemenliklerini korumaları, petrol ve silah tekellerinin karlarını yükseltmeleri için ölmeyi ve öldürmeyi kabul etmedik. Bu haksız savaşın karşısında yer aldık. Şimdi bizleri kardeş Irak halkının haklı savaşını terörle boğmamız için Ortadoğu’ya sürmek istiyorlar. Ancak bizim tutumumuz açıktır: Tarafımız, direnen Irak halkının tarafıdır; tarafımız, direnerek kendi onurlu geleceğini yaratan halkların tarafıdır.

Bu onursuzluğun bir parçası olmayacağız!

Bugün Irak bataklığına bizleri sürmek isteyenler, yarın da İran’da, Suriye’de savaşmamızı isteyeceklerdir. Bizim kanlarımızla, Arap, Fars, Türk, Kürt gençlerinin kanlarıyla koruyacakları lanetli saltanatlarını sona erdirmek için Irak’ta, İran’da, Suriye’de, Türkiye’de ve tüm dünyada gençliğin tek bir seçeneği var: Düzene karşı devrim, kapitalizme karşı sosyalizm! İşte biz cephede kardeşlerimize karşı değil bu bayrak altında yan yana emperyalist haydutlara karşı savaşacağız!

Genç komünistler görev başına!

Biliyoruz ki, böylesi bir savaşta yer almak demek, iki halk arasında uzun yıllar kaybolmayacak bir düşmanlık tohumunu kanlarımızla sulamak demektir. Dışarıda yürütülen savaşlar, eğer aksi bir bilinç ve önderlik yoksa ülkenin içinde milliyetçilik rüzgarlarının esmesine, şoven bir hava yaratılmasına olanak sağlar. Yani oğulları Irak’ta ölecek olan anaların, orada en berbat işkenceci yöntemleri uygulamaları emredilecek olan gençlerin önüne düşman olarak Irak halkı konulacaktır. Oysa bu ülkede yaşayan insanların, oraya gönderilecek olan gençlerin tıpkı kendileri gibi sömürülen, aç kalan, geleceği çalınan, dahası vatanı işgal edilen Irak halkıyla bir sorunu yoktur, olamaz. Bu durumda bu hava daha yaratılmadan kırılmalı, halkların kardeş olduğu ve gerçek düşmanın emperyalist-kapitalist barbarlık olduğu bıkmadan usanmadananlatılmalı ve düzenin oyunları boşa çıkarılmalıdır.

Başbakan birkaç gün önce asker gönderme kararının meclisin tatile girdiği bu dönemde de alınabileceğini söyledi. Öyleyse beklemeden, hızla çalışmaya başlamalıyız. Öyle ki, okullarda, fabrikalarda, sanayi sitelerinde, mahallelerde konuşulmadık bir tek insan, Irak halkına kurşun sıkmama sözü alınmadık bir tek genç kalmamalı. Analara çocuklarını ölüme göndermemeleri, gençlere kardeşlerine kurşun sıkmamaları için söz verdirelim.

Ve elbette bu süreci eylemlerle örmeliyiz. Partili düzeyin göstergesi eylemler olacaktır. Geçen sayımızda ortaya koyduğumuz Parti’nin düzeyine ulaşma iddiasını hayata geçirmek için bu süreçte genç komünistleri zorlu görevler bekliyor. Irak halkının haklı davasına verilecek destek ve emperyalistlerle işbirlikçilerinin suratına tokat gibi inecek olan yanıtımız açıktır:

Amerikan askeri olmayacağız!
Irak’ta Amerikan jandarmalığına hayır!

(Ekim Gençliği’nin Ağustos 2003 tarihli
63. sayısından alınımıştır...)



Sınavsız üniversite hakkı, parasız ve nitelikli eğitim istiyoruz!

ÖSS sendromu bitmiyor!

Uykusuz geceler ve stresli günlerin, dershanelere ve özel öğretmenlere akıtılan milyarlarca liranın ardından geleceğimizin endekslendiği 3 saatin -ÖSS’nin- sonuçları açıklandı. Ortaya çıkan tablo ise bir kez daha eğitimdeki fırsat eşitsizliğini gözler önüne seriyor. Burjuva basında günlerce haber olan ve önemli(!) bir başarıya imza atarak her 3 puan türünde de tam puan alan ÖSS birincisi, tahmin edilebileceği üzere bir Fen Lisesi öğrencisi. 14 yıllık öğrenim hayatının 8 yılında dershane eğitimi almış. Tablonun diğer yüzünde ise, burjuva basına pek yansımasa da sınav sonuçlarının açıklanmasından bir gün önce, Muş’ta sınavı kazanamama telaşına kapılarak intihar eden Özlem Doğan ve sınavda başarısızlık ile karşılaşan yüzbinlerce işçi-emekçi çocuğu var.

Sınavda, Fen Liseleri’nin %98.2, Anadolu Liseleri’nin %95.6, yabancı dil ağırlıklı liselerin %88.1 başarı oranı elde ettiği açıklanırken, meslek liselerinde bu oranın çok düşük olduğu açıklaması ile yetiniliyor. Antalya, Kırşehir ve Aydın’ın en başarılı iller olduğu döne döne vurgulanırken; Şırnak, Hakkari ve Ardahan’ın başarısızlığı küçük bir ayrıntı olarak geçiliyor. Sınavla ilgili istatistiklerde bir diğer çarpıcı nokta ise 26 bin öğrencinin sıfır puan almış olması.

Sınıfsal farklılıkların iyice gün yüzüne çıktığı günümüzde, bu sınıflara mensup olan gençlerin eğitim olanakları da doğal olarak farklılıklar gösteriyor. 1.5 milyon öğrencinin katıldığı sınavda dört yıllık fakültelere girme ‘şansı’ kazanan azınlık, büyük oranda Anadolu ve Fen liselerinde eğitim gören, sınava dershaneler ve özel öğretmenler denetiminde hazırlanan burjuva çocuklarından oluşuyor. İşçi-emekçi çocuklarının üniversiteyi kazanma olasılığı ise büyük oranda şansa bırakılıyor. AOBP ile özellikle meslek liselerinde okuyan işçi-emekçi çocuklarının önüne set çekiliyor.

Tercih bunalımı

Tüm olanaksızlıklara rağmen iyi sayılabilecek puanlar alarak üniversiteye giriş şansı yakalayanlar ise, bu kez de tercih sendromu ile karşı karşıya kalıyorlar. İstenilen fakülteye girmenin neredeyse imkansız olduğu sistemde, puanlama sisteminde yapılan değişiklik ile tercihlerin tek başına yüzdelik dilimler üzerinden yapılacak olması üniversite tercihi yapmaktan çok sayısal loto oynamayı andırıyor. Bunun üzerine bir de, bölümlerin ve kontenjanlarının sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda şekilleniyor olması olgusu ve şehir dışında okumanın getireceği ekstra sorun ve masraflar eklenince ilgi duyulan alanda eğitim alabilmek yalnızca bir hayale dönüşüyor.

O’nu alma! Beni al!

Yüksek puanlar alan ve dereceye giren adaylar ise tercihlerini yaparken daha farklı sorunlar ile karşılaşıyorlar. Türkiye’nin önde gelen üniversiteleri, bu öğrencileri kapabilmek için büyük bir yarış içine giriyor. Dereceye girenlere ev, araba, oldukça yüksek miktarlarda burs vaatleri birbirini izliyor. Dereceye girenler kadar olmasa da, yüksek puanlar alan öğrenciler Boğaziçi, ODTÜ, İTÜ, YTÜ gibi üniversiteler, ama daha da çok özel üniversiteler tarafından kıskaca alınıyorlar. Bu öğrencilerin tamamının evlerine mektuplar gönderiliyor, kampüslerde tanıtım etkinlikleri düzenleniyor. Aday öğrencilere ajanda, cd vb. hediyeler dağıtılıyor. Tanıtım amacıyla bastırılan broşürlerde oldukça gelişmiş olan bilgisayar ve kütüphane olanaklarından bahsedilirken, kampüsün her tarafını kaplayan, kantinlerde ¸ekilen fotoğraflar üniversitedeki sosyal yaşamın zenginliği olarak sunuluyor. Üniversitedeki demokratik ortam anlatıla anlatıla bitirilemiyor. Anlatılanlara inanan öğrenciler, daha üniversiteye başladıkları gün anlatılanların boş birer yalan olduğunu görüyorlar.

Sınavsız üniversite hakkı,
parasız ve nitelikli eğitim istiyoruz!

Üniversiteye girilirken harcanan onca emek ve para, üniversite yıllarında katlanarak harcanmaya devam ediyor. Karşılığında ise, bilimsel olmayan ve niteliksiz eğitimden, soruşturmalardan başka birşey verilmiyor. Ancak buna mahkum değiliz. Herkesin sınavsız okuyabildiği; eğitimin parasız, bilimsel ve anadilde olduğu, özerk ve demokratik üniversiteleri yaratmak bizlerin ellerindedir.

(Ekim Gençliği’nin Ağustos 2003 tarihli
63. sayısından alınımıştır...)



Daha çekici görünmek için bu yaz kumsalları alev alev yakın! Bu sezonun en moda rengi olan kırmızıya dolabınızda bir yer açın...

Ya da bir kutu kızıl boyayla dünyayı tüm renklere boyayın!

Medya tekellerinin dezenformasyon ve kültürel-ahlaki yozlaştırmaya yönelik yayınlarının önemli bir bölümünü de gençlik dergileri oluşturuyor. “Hey Girl”, “He+she” gibi dergiler bu yozlaştırma çabasının en bayağı ve adice yöntemlerini kullanıyorlar. Bu dergilerde gençlerin önüne burjuva kültürü ve ideolojisi ile hazırlanmış modeller konuluyor ve gençlere nasıl yaşamaları, ne giymeleri ve nerelerde gezmeleri gerektiği konusunda kalıplar sunuluyor. Böylece lüks yaşama özendirilen gençler, bu hayat standardını yakalamak için her isteneni yapar duruma getiriliyorlar. İyi maaşlı bir iş bulabilmek için daha lisedeyken çalışmaya başlayıp, iyi para getirecek bir üniversite için didinip maratona son sürat katılıyorlar. Bu maratona lise sondan veda eden on binleri de unutmamak gerek tabi. Ülkedeki üniversiteli sayısını vesermayenin lüks bir yaşamla ödüllendireceği azınlığa oranlarsak bu maratonun kaç kişinin hayal kırıklıkları ve boşa geçmiş bir eğitim hayatıyla bitireceğini rahatlıkla anlayabiliyoruz.

Düzen, gençliği bu şekilde çalışır-didinir duruma getirirken bu yoz kültürü kullanıyor. Gençliği düşünmeyen-sorgulamayan, hep daha “yeni”nin peşinden koşan tüketicilere dönüştürüyor, kendisi için “uslu çocuklar” yaratıyor. Sermaye çevrelerinin reklam panosu olan bu tip dergiler, özellikle orta sınıf gençlere yönelerek onları sürekli bir tüketim deliliğinin içine itiyorlar. İşte birkaç örnek:

“Trende uygun bir gözlük edinin. Geri Howell’ın mini jean şortu ve kowboy çizmeleriyle tamamladığı bu gözlükleri Gözlük Evi’nde bulabilirsiniz.”

“Daha çekici görünmek için bu yaz kumsalları alev alev yakın! Bu sezonun en moda rengi olan kırmızıya dolabınızda bir yer açın.”

“Alış-veriş yapmanın tam zamanı! Fiyatlar yüzde 50’ye varan indirimdeyken bu fırsat kaçmaz!”

“Bu sezon simli jeanlerle her yer ışıl ışıl. Hemen bir tane edin ve çevrende bu trendin öncüsü sen ol!”

Bütün bunları bir arada sağlayamayan gençlerse aileleriyle çatışıyorlar ve Nike markalı bir çift ayakkabı için ailelerini inanılmaz bir zorluğun içine itiyorlar. Aynı pantolonun ya da tişörtün 3-4 farklı rengi ya da 4-5 çift ayakkabıyla yetinemez olunca aileleriyle araları açılmaya başlıyor. İşte bu noktada çözüme uzman psikologlar ya da tanınmış yakışıklı delikanlılar koşuyor ve dert köşelerinde bu sorunlara çözümler öneriyorlar -sanki özenti bir kültür yaratarak bu sorunlara neden olmuyorlarmış gibi.

Bunun yanında platonik aşk yaşayıp söyleyemeyenlere oldukça pahalı mağazalardan hediyeler öneriliyor, sevgilisiyle sorun yaşayanlara aşkı kalıcılaştırmanın ip uçları veriliyor ve eski sevgilisini unutamayanlara daha sosyal olmaları ve yeni çevrelere girmeleri öneriliyor. Tabii bu sosyal çevreleri de unutmuyorlar ve birkaç sayfada da İstanbul’daki en “cool” kafeleri, en çılgın eğlencelerin yaşandığı mekanları anlatıyorlar. Nelerin “in”, nelerin ”out” olduğunu da mutlaka belirtiyorlar. Bir de ilk kez girilen bir ortamda nasıl ilginin odak noktası olunacağı anlatılıyor:

“Kendini rahat hissedeceğin ama aynı zamanda seni çekici gösterecek bir elbise seçmelisin. Ayakkabıların, çantan ve takıların uyumlu olmalı. Saçını trende uygun toplayıp simli tokalarla tutturabilirsin. Nasıl davranman gerektiğine gelince asla “ulaşılmaz”ı oynama! Erkekler bu tiplerden hoşlanmazlar. Sıcak kanlı ol ve gülümsemeyi ihmal etme. Kendine yakın bulduğun birini gözüne kestir ve onunla sıcak bir sohbet kur. Bir süre sonra bu sohbetin ve görünüşünün nasıl bir çekim yarattığına sen bile şaşacaksın!”

Bir de ekonomik güzellik ürünleri hazırlama yöntemleri: “bir yumurta akı ve biraz zeytinyağı...” Ama nedense neden ille de güzel olmak zorunluluğu ya da senin kafana sürdüğün o zeytinyağını dünyada kaç milyon insanın hiç tadamadığı veya senin aileni zorlayıp aldırttığın o tekstil ürünlerini senin yaşındaki kişilerin ne koşullarda ürettiği anlatılmıyor. Asıl amaçlanan tek derdi iyi giyinip güzel yemekler yemek olan, gezen, tozan ve bol eğlenen bir tip yaratmak olunca bahsetmiyorlar tabii...

Bu dergilerden bazıları unisex olsa da çoğunluğu genç kızlara yönelik hazırlanıyor ve kozmetik firmalarına müthiş karlar sağlıyorlar. Gençlere yönelik güzellik malzemeleri ve parfümeri gibi ürünlerin çokluğu şaşılacak boyutlara ulaşıyor. Mesela ruj yerine simli jeller ya da şeffaf rimeller sadece genç kızlara pazarlanıyor.

Düzenin gençliğe yönelik hazırladığı bu rezilliği onun isteğinin aksine bilinçli bir şekilde karşılamalıyız. Zira bu dergiler bize bilincimiz, zekamız ve kültürümüzle var olmak yerine biçimsel, şekilsel ve paraya dayalı bir tüketimin getirdiği bir kişilikle varolmamızı dayatıyor. “Politika mı? Hadi canım sende!” diyenler, tüketime gelince profesyonel kesilip “yeni ternd”lere dalıyorlar. Bizler lüks yaşama özendirilen ve bunun için sürekli boş hayaller peşinden koşan “örnek tip”e karşı çıkmalı, bu düzenin bizlere geleceğimiz dahil hiçbir şey veremeyeceğinin bilincinde olmalıyız. Ve kendi kurtuluşumuz için çalışmalıyız.

Onların kırmızı rujları, bizimse yüreklerimizi tutuşturan kızıl bayraklarımız var!

J. Bafra

(Ekim Gençliği’nin Ağustos 2003 tarihli
63. sayısından alınımıştır...)



Genç bir komünistin bir günü...

Yazın kavurucu sıcaklığı kimini bronzlaştırıyor,
kiminin yüreğini ateşliyor!

Sabahın erken saatinde kalkmamın nedenini anlatmakla başlamalıyım. Ufak adımlarla yataktan kalkarak uğradığım banyoda, yüzüme bakarak güne başlamalıyım diye düşünüyorum. Her sabah, aynaya bakarken kendimle yüzleşme fırsatını da kaçırmamış oluyorum. Bugün devrim için yapmam gerekenleri düşünerek musluktan akan suyu suratıma çarpıyorum. Suyla birlikte uyku sersemliği de akıp gidiyor. Kendimi yeniden kavganın ateşiyle şekillendiriyorum. Temizleniyorum tüm küçük-burjuva zaaflardan. Öyle ya su boğmuyorsa insanı, berraklıktır, arınmadır.

Ben bir komünistim. Bu söz çok şey ifade ediyor. Değişmek, dönüştürmek, yıkmak, yeniden yapmak... Onlara layık olmayı beraberinde getiren kavramlar bunlar. Devrime, işçi sınıfına, ezilen ve sömürülen milyonlarca insana ve işçi sınıfının öncüsü, partime layık olmak…

Saate bakıyorum, 6:00. Daha bir saat var umut otobüslerinin kornalarını duymama. Elimde işçi sınıfına vurulmak istenen prangayı -kölelik yasasını- anlatan bir broşür var. İş yasasını enine boyuna incelemiş. Bir kitap da diyebilirsiniz buna. Tarihsel boyutundan girmiş, belki de en eleştirilebilecek yanı bu. Biraz daha güncel saldırılardan tarihsel boyutuna varmayı deneseydi; örneğin hafta sonu tatili kalkıyor veya işçiler ödünç veriliyordan anlatıma başlansa ve kapağa taşınsa daha işlevli olurdu diye düşünürken, kendimi sokağın başında buluyorum. Kent yeni uyanıyor güne. Fabrika bacaları öksürüklerle temizleyip kendilerini, yeni güne hazırlanıyorlar. Yo, bu saatte dışarıda kim olur demeyin, burası bir emekçi semti. Tüm sokaklar servislerine koşuşturan işçilerle dolu. Karşıda görüyorum beni bekleyen yoldaşımı, ölümü paylaşabileceğim yoldaş dedi&crren;im insanı. Beni bekliyor umutla. Elinde getirmesi gereken broşürlerin bir kısmı -akşam paylaştıklarımız. Gülümsüyor. Gözleri acele et diyor. Kaçırmayalım servisi.

Saat 6:30 servis karşıdan gözüküyor. Köşeyi dönerken el ediyoruz. Şoför de emekçi, duruyor. Elimizdeki broşürleri başlıyoruz dağıtmaya. “Ne oluyor oğlum. Bunlar da kim?”, “Gençler, o ne, bize de verin.” “İş yasasıyla ilgiliymiş, duydunuz mu?” selamlaşmalar, sıcak merhabalar ve sımsıcak güle güleler. Yaklaşik 10 servisi durdurup dağıtımımızı yapıyoruz..

Saat 7:15 diyor yoldaş; haydi fabrika kapısına. Bir metal fabrikasında alıyoruz soluğu. Yan girişinde her gördüğümüzde içimizi ısıtan iki afiş selamlıyor bizi. “Emperyalist savaşa karşı işçilerin birliği halkların kardeşliği” ve bilindik dört harfli bir imza. Yüreğimize coşkumuzu da katıp geçiyoruz fabrikanın önüne. Çift vardiya çalışan bu fabrikada hem yeni gelen vardiyaya, hem de çıkan vardiyaya broşürlerimizi ulaştırıyoruz. 2000 broşür işçi sınıfının bilincine kattığımız bir tuğla oluyor birkaç saatte.

Saat 9:00. Yeni bir fabrikanın girişindeyiz... Orayı da çabucak bitiriyoruz. Şimdi ufak bir fabrikanın girişindeyiz. “Yine Ekimciler gelmiş.” Kışın dağıtılan gençlik bildirilerinden tanıyor bu küçük atölyedeki işçiler bizi. “Akşam dağıtımdan sonra bizim misafirimizsiniz, servisimizle gelin.” diyen genç işçiler bunlar. Gülümseyişler, selamlaşmalar. İşimiz bittiğinde saat öğlene geliyor. Güneş her zamanki yakıcılığında. Elimizdeki çoğu materyali tüketmiş olmanın gururu ile bakıyoruz yoldaşımla birbirimize. Saat kaç diyor yoldaş: 13:00.

Var mısın Merter’e çorap atölyelerine? Tamam diyorum. Henüz boğazımızdan tek bir lokma geçmemiş. Dur diyorum. Bir bakkalın önündeyim. Ekmek arası peynir yeter bize. İştahla yiyoruz. Hızla fabrikalara diyoruz. Elimizde az sayıda kalan broşürü de dağıtıyoruz. Sermayenin eli kanlı köpeklerininin saldırılarını atlatıyoruz son dağıtımda. Onlar da biliyorlar neye saldırdıklarını. İşçi sınıfının özlemlerine saldırıyorlar. Haklılar; kapı bekçiliklerini yaptıkları sınıfın çıkarları, işçi ve emekçilerin aydınlatılmasını istemiyor çünkü. Bunlar bizi Ulucanlar’dan, 19 Aralık’a bu bilinçle katledenler. Geleneğimiz sürüyor. Tehlikede olsan bile düşmana materyal bırakmak yok. Kendin de alınacaksın materyallerle. İlk örgütlendiğim dönem aklıma geliyor. Ne kadar saçma gelmişti bana. Hatta ilk dağıtımda bu nedenle gözatına alınmamış mıydım? Ama şimdi anlıyorum. Materyal; komünistin düşmana karşı silahı, işçi sınıfına uzattığı elidir. Düşmana silah teslim edilir mi? Hızla atlatıyoruz ablukayı. Son broşürleri de atölyelerin içine fırlatıyoruz. Bir çorap atölyesinden eli yüzü siyahlar içinde genç; “Buyrun çay içelim.” diyor. Sağol diyoruz. Elimizde fırçamız, kızıla boyayacağımız daha çok fabrkamız var. Bir dahaki sefere.

Saat 15:00. Eve geçiyoruz. Yoldaş, planladığımız eğitim çalışması çerçevesinde okumamız gereken kitabı çıkarıyor. Birlikte okumaya başlıyoruz. Kah tartışarah, kah gülerek, kah kafamız karışarak bitiriyoruz kitabı. Bir komünist ne kadar okursa okusun kendini sınayacağı alan pratik mücadeledir. Pratik mücadeleyi anlamlı kılan ise teorik donanımdır. Karşılıklı ilişkide dengeyi kurarak, hiçbir mazerete sığınmadan ya da pratiksizliğe malzeme yapmadan geçiriyoruz günlerimizi. Gazete, diyor yoldaş, bu sayı oldukça iyi çıkmış. Hele pratikten beslendi mi, doyulmuyor okumaya. İki saatte bitirdiğimiz kitaptan sonra, belirlediğimiz noktalara afişe çıkıyoruz. 100 kadar afişi fabrika bölgelerindeki duvarlara, trafolara yapıp, yoldaşlarımızla buluşacağımız bir diğer fabrikaya geçiyoruz. Tüm caddeyi afişlerimizle süslemenin mutluluğu başka hçbir şeye değişilmez.

Saat 18:00. Bayan giyimle ilgili bir tekstil fabrikasının önündeyiz şimdi de. 600 işçi var içerde. Saat 19:00; çıkış saatleri. Beklemeye koyuluyoruz. Randevulaştığımız diğer yoldaşlar da geliyorlar fabrikanın önüne. Görev dağılımı yaparak konumlanıyoruz. İki yoldaş fabrikadan çıkan işçilere broşür verirken başlıyorlar ajitasyona. “Cumartesi tatil olmaktan çıkıyor, mesai değil normal çalışma günü oluyor!”, “Ödünç işçi uygulaması ile bir makine gibi patron tarafından oradan oraya kiralanacağız!”, “Sigortasız çalıştırma yasallaşıyor!”, “Yüzyıllık kazanımlarımız gaspediliyor!”, “Bağımsız Devrimci Sınıf Platformu’nun tüm işçilere çağrısıdır: Geleceğimizi kendi ellerimize alalım!”, “Taban örgütlülüklerini yaratalım!”, “Sermayeye v onun saldırılarına karşı direnelim!”, “Sosyalizm mücadelesine omuz verelim!”

“Ne, cumartesi normal işgünü mü oluyor?”, “Versene bir tane! Yok canım yapamazlar öyle bir şey” bağrışmaları arasında dağıtımımızı bitiriyoruz. Servis şoförlerinin “arabamız kirleniyor” dayatmasına cevap veriyoruz: “Bu işçi sınıfı için çok daha önemli bir olay. Kölelik yasası bize dayatılıyor. Biz bu bültenleri dağıtacağız. Sen işçilere söyle atmasınlar.” Dağıtım bittiğinde, 19:30’u gösteriyor saatimiz. Üzerimizde tatlı bir yorgunluk kalıyor geriye. O da servislerden el sallayan işçilerin gülümsemesinde dağılıp gidiyor. Mahallemize dönüyoruz.

Bugün gazete günü. Saatte 20:30, acele etmeliyiz. Çıkıyoruz mahalleye. Mahallede son dönemde yaygınlaşan uyuşturucu, esrar satışı, hırsızlık gibi olaylara karşı gazete dağıtımı ile başlıyoruz işe. Çünkü devrimcilerin gazete satışına çıkması bile yetiyor bezirganların yüreğine korku salmaya. Onlar çok iyi biliyorlar ki; devrimin ve devrimcilerin toprağında hiçbir pislik barınamaz. Coşkumuz gazetemizin emekçiler tarafından sahiplenilmesi ile bir kat daha artıyor. Elimizdeki gazeteleri dağıtıp bitiriyoruz. Çoğu çay içme isteğini kabul edip, emekçilerin beş on dakikasına ortak oluyoruz. Onlar da bizi görür görmez başlıyorlar anlatmaya. Sorunların çözümünü devrimde ve devrimcilerde görmeleri umudumuzu büyütüyor.

Gece saat 22.00, yorgun ama mutlu bir eve dönüştür yaşadığımız şimdi. Yazın kavurucu sıcağı yüreğimizdeki devrim özlemini daha da harlandırıyor. Devrimci değerleri kuşandığımız, milyonlarca işçi ve emekçinin haklı davasına omuz verdiğimiz ve partimize, yoldaşlarımıza layık olduğumuz bilinciyle gözlerimiz kapanıyor. Yirmi dört saat diyoruz. Yirmi dört saat. Neler yapılmaz ki yirmi dört saatte. Tercih ve iddia sorunu yalnızca. 24 saatte devrimcilik adına yitirilmeyen zaman, boş gezme sözkonusu olduğunda geçmek bilmez aslında.

İddiası devrim yapmak olan, kendisine komünist diyenler; karşımızdaki örgütlü zor ve baskı aygıtına ancak ondan daha fazla çalışarak son verebilir. Partimizin genç komünistlere yaptığı çağrıya kulak verelim. Yaşamımızı devrimcileştirelim. Ve kavganın ateşinde tekrar tekrar kalıba dökelim kendimizi. Devrime kadar!… Kazanıncaya kadar!

B. Çoruh

(Ekim Gençliği’nin Ağustos 2003 tarihli
63. sayısından alınımıştır...)