19 Temmuz'03
Sayı: 28 (118)


  Kızıl Bayrak'tan
  Özgür ve onurlu bir gelecek işçi sınıfının devrimci mücadelesiyle kazanılacaktır!
  Blair Pentagon patentli saldırgan doktrine destek arıyor!
  Yolsuzluk bu sistemin doğasında!
  Kamu emekçilerine sefalet zammı dayatılırken KESK reformistleri yetki yarışında...
  İşçi ve emekçi eylemlerinden...
  YÖK Yasa Tasarısı'na geçit vermeyelim!
  Emperyalist saldırganlığın dayanağı yalanlar bir bir ortaya çıkıyor
  İşgale kılıf geçirme manevrası...
  Hükümet kamudaki ücret artışlarında İMF anlaşmalarını öne sürüyor...
  ABD emperyalizminin Irak hezimeti
  Casttle Blair işçisi direndi ve kazandı!
  Örgütlülük en önemli silahımızdır!
  OSB-İMES Bülteni'nden...
  Bush'un Afrika gezisi...
  14 Temmuz Büyük Ölüm Orucu Direnişi ve "Cumhuriyetin temel ilkelerine katılım" üzerine...
  GATS ya da "kâr ve daha fazla kâr"
  "Yalancının mumu..."
  Mücadele postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
Titanik gibi dış politika

Hayır yazının konusu Türkiye değil. Geçen hafta bir yorumcu, ABD ekonomisini Titanik’e benzetmişti. Aynı benzetme Bush yönetiminin, dış politikası için de yapılabilir. Irak’ın işgalini meşrulaştırmak için ileri sürülen “kitle imha silahları” gerekçesi artık iflas etti. Irak’ta, “alanda” gelişmekte olan koşullar, Bush’un maço kovboylarını, batmamak için, bir taraftan “pısırık” Avrupalılarla (Fransa, Almanya) diğer taraftan da “şer ekseni” (İran) uzantıları “yerlilerle” (Şiiler) işbirliği yapmaya, dolayısıyla tükürdüğünü yalamaya zorluyor.

Yenilmezlik imajı kurulamıyor

ABD, Irak’a saldırırken, jeopolitik hesaplar bir yana, üç şeyi kanıtlamayı amaçlıyordu. Birincisi: ABD “tek başına yapabilir”. Avrupa’ya, özellikle de “eski Avrupa’ya” (Fransa-Almanya) gereksinimi yoktur. İkincisi, ABD’nin askeri-teknolojik üstünlüğü, kararlılığı karşısında kimse direnemez. Üçüncüsü, ABD bir ülkenin rejimini yıkıp, “serbest piyasaya ve demokratik modele” uygun olarak yeniden kurabilir. Çünkü yerel halk ABD’yi kurtarıcı olarak görecek ve kucak açacaktır. Biz başından beri, bu hesabın tutmayacağını savunuyoruz.

Irak’ta savaşı yürüten CENTCOM’un komutanı General Franks görevi bırakırken yaptığı konuşmalardan birinde, ABD güçlerine yönelik günde ortalama 10-15 saldırının gerçekleştiğini açıkladı (Reuters, 10/07). 1 Mart’tan bu yana yaralı sayısı 2000’e ulaştı ve 73 Amerikan askeri öldü (CNN 11/07). Bush yönetimi de artık Irak’ta bir gerilla savaşıyla karşı karşıya kaldığını kabul ediyor ama bu direnişin genel gidişatı etkileyecek öneme sahip olmadığını savunuyor. Ancak, ABD’nin direnişi pasifize edemediği, aksine direnişin yaygınlaştığı, zaman zaman, konvoylara yönelik 40-50 kişilik saldırı gruplarına, köprü uçurmak gibi, Nazi işgaline karşı Fransız, Hollanda, Yugoslavya vb.. direnişlerini anımsatan taktiklere başvurulduğu görülüyor. ABD’nin henüz Nazi yöntemlerine başvurduğu söylenemez. Ama Guantanama Körfezi konsantrasyon kampı, askeri mahkemeler, işkenceye sıkça başvurulduğuna ilişkin haberler ve nihayet daha sert davranma kararlılığı, bu yönde ilerlemekte olduğunun kanıtı. ABD’nin yaratmaya çalıştığı “direnemezlik”, “her şeye kadir egemen güç” imajı ve “yerlilerin” beyaz adamın getirdiği “uygarlığı” kabul etmeye hazır olduğuna ilişkin meşrulaştırıcı söylem işgalin daha birinci ayında dağılmaya başladı. ABD’nin eğittiği Iraklı polis gücü bile işgale karşı protesto gösterileri düzenliyor (Washington Times, 11/07).

Yine kaynak sorunu

ABD ekonomisinin, imparatorluk sürecinin getireceği mali yükü kaldırmaya yetmeyeceğini, Irak petrollerinden kısa sürede bir gelir elde edilemeyeceğini hep vurguladık. İşgalden önce Kongre’de konuşan Genelkurmay Başkanı General Shinseki Irak’ı işgal edebilmek için 200 bin kişilik bir güç ve yılda 50 milyar dolar gerektiğini söylemiş, ancak bu saptamalar Rumsfeld tarafından şiddetle reddedilmişti. Geçen hafta Rumsfeld, halen Irak’ta 148 bin asker olduğunu ve işgalin ABD’ye ayda 4 milyar dolara (yılda 48 milyar dolar) mal olduğunu itiraf etti (The Economist,12/07). Ancak bu büyüklüklerin de yetersiz kaldığı görülüyor. Nitekim, RAND Corporation (CIA’nın ‘entel’ yüzü) analistlerinden James Quinlivan’ın işaret ettiği gibi, “güvenlik sağlama operasyonlarında...” ABD, Avrupa gibi toplumsal şiddet düzeyi düşük ülkelerde bin kişiye 2-3 güvenlik görevlisi yeterli olurken, Kuzey İrlanda, Bosna, Malezya ve Kosova gibi ülkelerde her bin kişiye 20 güvenlik görevlisi gerekiyor” (Aktaran Prof. A.J. Kuperman, USA TODAY, 16/04). Kuperman’a göre verili şiddet düzeyi ve 24 milyonluk nüfusu göz önüne alındığında Irak’ı pasifize etmek için en azından 480 bin barış görevlisi gerekli. Mali faturası bir yana, Financial Times’dan Martin Wolf’un aktardığı gibi, salt personel rotasyonu göz önüne alındığında bile, bu büyüklük ABD ordusunun aktif personelinin tümünün buraya bağlanması demek (8/07). Christian Science Monitor’un bir analizi durumun çok daha imkansız olduğunu gösteriyor. Birincisi ABD’nin toplam aktif asker sayısı 480 bin, yedekleriyse 550 bin. CSM’ye göre ABD’nin, bugün 150 bini Irak’ta olmak üzere toplam 250 bin askeri ülke dışında. 480 bin’e 250 bin oranı, ABD silahlı kuvvetleri personeli morali üzerinde olumsuz etki yapıyor. Stratejik ve Uluslararası Araştırmalar Merkezi Direktörü Cordesman’a göre “bu oran gerekli profesyonellik düzeyinin sürdürülebilmesine olanak vermez”. Üstelik, kimyasal biyolojik silahların henüz bulunamamış olması, Bush’un ve Blair’in Irak konusunda yalan söylemiş oldukları ilişkin kanıtların hızla birikmesi, CNBC’nin yayımladığı bir yoruma göre her iki hükümetin Irak politikasında derin bir kriz yarattı, yönetimlerin iç çelişkilerini derinleştirdi (11/07). Amerikan kamuoyunda “Irak’ı işgal etmeye değerdi”, ve “Savaş iyi gidiyor” diyenlerin oranının Nisan ortasında yüzde 73’ten, son günlerde sırasıyla yüzde 56 ve yüzde 23’e gerilemiş olması da Başkanlık seçimler aklaşırken, Irak’ta durumun böyle devam edemeyeceğini gösteriyor. Hiç mi çözüm yok?

“Kolektif emperyalizm”

Bir çözüm, artık sık sık dile getirilmeye başladığı gibi (Fred Kaplan, Slate, 8/07; Fareed Zakaria, Newsweek 14/07; M.Wolf, Financial Times 08/07), NATO, BM gibi kurumlara, Fransa, Almanya, Rusya gibi ülkelere başvurup, mali kaynak ve personel yardımı istemek (Senator Cari Levin, CSM, 10/07). ABD diplomatları dolaylı olarak bu zemini yokluyor. Ancak ABD’nin müttefikleri henüz isteksiz (USA TODAY, 10/07); Fransa konuyla ilgili bir BM kararı gerekir diyor (International Herald Tribune 11/07); demek ki istediklerini henüz kopartmış değiller. Bu çözümü benimsemek, ABD açısından imparatorluk hayalinden vazgeçip “kolektif emperyalizm” yolunu, primus interpares (eşitler içinde birinci) konumunu kabul etmek anlamına geliyor. Ne ki ABD’nin yalaması gereken tükürük bu kadarla da sınırlı değil.

ABD’nin Irak’taki isyanı bastırma stratejisi seçeneklerini inceleyen ayrıntılı bir yazı (Strattor, 07/07) başarının yolunun, isyancı yerel halktan destek almaktan geçtiğini gösterdi. Bunun için ABD’nin Şii nüfusla uzlaşması, İran’la “sen buraya karışma ben de seni destabilize etmeyeceğim diyerek anlaşması” hatta belki de “şer ekseninden” çıkarması gerekiyor. Bu süreç ise ister istemez, Irak’ın toprak bütünlüğünden vazgeçilmesine, Kuzey’de, Türkiye ve Suriye sınırları içindeki Kürtler’i de gündemine alan bir Kürt devletinin kurulmasına açılıyor (Raph Peters, New York Post 10.07).

Özetle Bush yönetiminin başlangıçta uluslararası sulara indirdiği imparatorluk destroyeri, giderek Titanik’e benzemeye başladı. Güvertede birileri, “En büyük Amerika” naralarıyla kendilerini avuturken, gemi “meşum kaderine” doğru ilerlemeye devam ediyor. Bunun için, bir süredir, bu koroya katılmak yerine çarpma anında, kendi başının çaresine bakmak için hazırlanmak gerektiğini söylüyoruz.

Ergin Yıldızoğlu
(Cumhuriyet, 15 Temmuz ‘03)



“Yalancının mumu...”

Savaşı göze alan yalanı da göze alır; dünya tarihi bu deyişi doğrulayan savaşların da tarihi aynı zamanda... Ancak, Irak’a savaş açmaya karar veren Washington’daki lobinin bunun için göze aldığı yalanların haddi hesabı yok. İngiliz Independent gazetesi dün ilk 10’unu aktardığım tam 20 ‘yalanı’ birbiri ardına sıralıyor... Onları okurken fark ettim; George Bush, “Hayır, yalan söylemedim” dedikten sonra bile doğruları çarpıtmaya devam ediyor...

Dün okuduğunuz ilk 10 yalanı bir kez daha hatırlayalım: 1. 11 Eylül olaylarının sorumlusu Irak’tı. 2. Irak ile el-Kaide arasında irtibat var. 3. Nükleer silâh imal etmek isteyen Irak Afrika’dan uranyum alma peşinde. 4. Irak nükleer silâh yapımı için uranyum tüpü bulmaya çalışıyor. 5. Irak’ın elinde Körfez Savaşı’ndan kalma kimyasal ve biyolojik silâhlar var. 6. Irak’ın elinde Kıbrıs’taki İngiliz askerlerini tehdit edebilecek menzilde kimyasal ve biyolojik silâh taşıyan 20 kadar füze var. 7. Saddam’ın elinde çiçek hastalığı yayacak imkânlar var. 8. ABD ve İngiliz iddiaları denetçiler tarafından da destekleniyor. 9. Denetçilerin önceki çalışmaları başarısız oldu. 10. Irak denetçilerin çalışmasını engelliyor.

Savaş öncesi çok işittiğimiz bu iddiaların hiçbirinin doğru olmadığını bugün daha iyi biliyoruz. Washington ile Londra, Amerikan ve İngiliz halklarını savaşa ikna edebilmek için daha başka yalanlar da söylemekten çekinmedi. Independent’in ‘yalanlar listesi’nden diğerlerini de aktarayım:

Yalan 11: Irak, elindeki kitle imha silâhlarını 45 dakika içinde devreye sokabilecek durumda. Bu iddia Irak ordusunda subay olduğu söylenen tek bir kaynağa dayanıyordu. Savaş bitti, o şahıs ortaya çıkmadı. Zaten, Tony Blair de kendi iddiasını kendisi yalanladı. Şu sözlerle: “Irak silâhlarını mayıs ayında saklamaya başladı.” Bu, silâhların 45 dakika içinde devreye sokulamaz olduğu anlamına geliyor.

Yalan 12: ‘Uyduruk dosya’. Blair, dosyanın yayınlandığı şubat ayında, Avam Kamarası’nda, “Hafta sonu yeni istihbarat da ekledik; istihbarat raporlarını yayınlamanın zorluğunu kabul edersiniz herhalde.” dedi. Hemen ardından, dosyadaki bilgilerin çoğunun kaynak gösterilmeden internetten apartıldığı anlaşıldı. Geçen ay, Blair’in basın danışmanı Alastair Campbell memurlarının apartma suçunu kabullendi, ama dosyanın gerçekleri yansıttığı iddiasını sürdürdü. Oysa, dosyada, Irak’ın iki istihbarat örgütü karıştırılmış ve birinin kurulmasından iki yıl önce (1990) yeni bir binaya taşındığı ileri sürülüyor...

Yalan 13: Savaş kısa sürecek. ABD ve İngiltere’de halkın tedirginliğini gidermek için, baskı altındaki Iraklıların işgalci güçleri sahiplenecekleri ileri sürüldü. “Her şey çok kolay olacak” denildi. Oysa öbek öbek direniş oldu, özellikle de sivil giyimli nizami olmayan güçler çarpıştı. Bir general, “Bizim savaş-oyunu oynadığımız düşmanlar bunlar değildi” diye yakındı.

Yalan 14: Ümm Kasr. Irak’ın en güneydeki kentinin, Anglo-Amerikan güçleri tarafından alınmadan önce, hem de birkaç kez, düştüğü ilân edildi.

Yalan 15: Basra isyanı. Irak’ın ikinci en büyük kenti Basra’nın Şii halkının baskıcı yönetime karşı isyan bayrağı açtığı günler boyu tekrarlandı; bir Irak zıhlı tugayının teslim olduğu da... Bunlar doğru değildi.

Yalan 16: Er Jessica Lynch’in ‘kurtarılması’. Savaşın en moral yükselten öykülerinden biriydi bu. Er Lynch’in son kurşununa kadar savaştığı, silâh ve bıçak yarası yüzünden hastaneye kaldırıldığı duyuruldu. Şimdi ise, Lynch’in vücudundaki yaraların bir kazadan oluştuğu ve kazanın tek bir kurşun bile sıkmasını engellediği biliniyor. Lynch’i teslim etmek isteyen hastane doktorları üzerine Amerikan askerleri ateş açtı. Askerler sonunda hastaneye geldiklerinde en ufak bir direnişle karşılaşmadıkları halde kamerayla kaydettikleri olayı kahramanlık öyküsüne çevirdiler.

Yalan 17: Askerî birlikler kimyasal ve biyolojik silâhlarla karşı karşıya kaldı. Bağdat’a yaklaşan Amerikan güçleri ‘kırmızı hattı’ geçerse, Cumhuriyet Ordusu’nun kimyasal silâh kullanacağı haberi uçuruldu. Komando komutanı Gen. Conway, “Ulaştığımız depolarda hiçbir kimyasal silâh bulmadık; istihbaratımız hatalıymış” açıklamasını yaptı.

Yalan 18: Bilimadamlarını sorgulayınca KİS bulacağız. Blair, nisan ayında, “Silâhlar orada; bilimadamları ve uzmanların yardımıyla onları bulacağız” demişti. Irak’ın hemen bütün bilimadamları gözetim altında, ama silâhlar hâlâ ortada yok.

Yalan 19: Irak’ın petrol gelirleri Iraklılara harcanacak. Blair, “Biz oraya petrol için gitmedik” deyip durdu ve gelirlerin bir BM fonunda toplanacağını bildirdi. Ancak, ABD ve İngiltere’yi petrol gelirleri üzerinde söz sahibi kılan bir BM tezkeresi çıktı ve BM fonu filân da oluşturulmadı.

Yalan 20: KİS’ler bulundu. Bush ve Blair, 30 Mayıs’ta, mobil biyolojik laboratuvarlar bulunduğunu ilân ettiler. Bulunan iki aracın balon şişirmekte kullanıldığı anlaşıldı. İki araç da İngiltere’den ithal edilmiş zaten.

Independent’in listesi yayımlandıktan sonra, George Bush “Ulusa Sesleniş konuşmamın muhtevasından önceden haberdar değildim” dedi. Ardından da, konuşma metni üzerinde çıkartma ve eklemeler yaparken çekilmiş fotoğrafları çıktı ortaya.

Yalancının mumu yatsıya kadar yanıyor.

Taha Kıvanç
(Yeni Şafak, 17 Temmuz ‘03)