14 Eylül '02
Sayı: 36 (76)


  Kızıl Bayrak'tan
  Emperyalist savaş hazırlıkları ve Türk burjuvazisinin uğursuz rolü
  "İMF solcuları" göreve hazırlanıyor
  CHP kimin partisi?
  İlke yoksunu reformist solun maskesi düştü
  Amerikan halkı kendi tarihiyle yüzleşiyor!
  ABD emperyalizminin Irak'a saldırı hazırlığı
  Hak kazanımının yolu fiili-meşru mücadeleden geçiyor!
  Gençlik geleceğe güvenle bakmak istiyorsa, çözüm "seçim" değil devrimdir!
  12 Eylül'den 11 Eylül'e...
  ÖO direnişçisi Hamide Öztürk şehit düştü...
  Seçimler ve devrimci sınıf çizgisi
  Kapitalist sisteme karşı mücadele kadınların tek kurtuluş yoludur
  MHP'nin yalanları ve gerçekler
   Amerikancı çizgiye ve İMF-TÜSİAD programına sadakat
   Amerikan müdahaleciliği konusunda tarihçi Howard Zinn ile söyleşi...
   Reha Tekstil'de patron-sendikacı işbirliği ile 70 işçi işten atıldı
   Alman işçi sınıfına yönelik kapsamlı bir saldırı
   11 Eylül ve sonrası
   Faaliyette sabır, soluk ve kararlılık
   11 Eylül 1973: Şili'de askeri faşist darbe!
   Savaş senaryoları yalan üzerine kurulu
   Mücadele postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
Amerikan müdahaleciliği konusunda tarihçi Howard Zinn ile söyleşi...

“Örgütlü mücadelemize güvenmeliyiz”

George W. Bush Afganistan’ın bombalanmaya başlandığını söylediğinde “Biz barışcı bir ulusuz” dedi. Buna ne diyorsunuz?

Belli ki Bush hiç tarih okumuyor veya hatırlamıyor, hatta yakın dönemi bile hatırlamıyor. Çok uzun zamandır savaşlara ve askeri müdahalelere bulaşmış durumdayız.

19. yüzyıla geri gidin. Kıta boyunca ilerlerken yüzlerce kere savaşa giriştiğimiz Amerika’nın yerlilerine barışçı bir ulus olduğumuzu söyleyemezsiniz. 1898’de ABD Filipinler’le savaşa girişti.

20. yüzyılda Orta Amerika’da tekrar tekrar askeri müdahaleler yapıldı. 20. yüzyılda Karayip adalarına 20 yılda 20 kere müdahale edildi. Sonra 1. Dünya Savaşı’na girişimiz var. 1914’de Meksika’ya müdahale ettik.

1927’de denizcileri Nikaragua’ya gönderdik, sonra, 2. Dünya Savaşı’na girdik. Bu savaşın bitiminden bu yana bitmek tükenmek bilmeyen ölçülerde savaşa karıştık.

Dünyanın en büyük yıkımına sahne olan 2. Dünya Savaşı’nın bitiminden beş yıl sonra, 1950-53 arasında Kore’de savaşa girdik.

Sonra hemen Hindiçini’de Fransa’nın savaşını desteklemeye başladık, Fransız silahlarının %80’ini biz sağladık.

1950’lerde ABD açıkça savaşa girmedi, ama bir dizi alçakça operasyon gerçekleştirdi. İran ve Guatemala hükümetleri bu operasyonlarla devrildi.

Vietnam’da savaşa başlar başlamaz Dominik Cumhuriyeti’ne asker gönderildi. Vietnam’ın yanı sıra Kamboçya ve Laos’ta da savaşa girişildi.

Bu dönemde kendi muhalefetine karşı savaşan Endonezya hükümetine çok büyük yardımlar yapıldı. Endonezya’da bu iç savaşta yüzbinlerce insan öldü. Sonra 1975’de ABD Endonezya’nın Doğu Timor Adası halkına karşı savaşını desteklemeye başladı. Burada da yüzbinlerce insan öldü.

1978’de daha Rusya Afganistan’a girmeden ABD gizlice bu ülkedeki asi güçlere silah gönderiyordu. Dönemin ABD Başkanı Jimmy Carter’ın Askeri Danışmanı Zbigniev Brzezinsky Rusya’nın bu 10 yıl sürecek savaşa ABD tarafından sürüklendiğini söylemekteydi. Rus-Afgan savaşı Afganistan’ı harabe haline getirdi. Sonra ABD hızla aradan çekildi. Usame Bin Ladin dahil desteklediğimiz köktendinci akımlar Afganistan’da iktidarı aldı.

Bu arada 1980’de Ronald Regan Başkan oldu ve Nikaragua’da alçakça bir savaşa giriştik. Reagan’ın “özgürlük savaşçıları” diye adlandırdığı kontraları yarattık.

Bu böyle sürüp gidiyor. 1983’de küçücük Grenada adasına müdahale ettik.
Sonra baba George Bush geldi. İktidara gelir gelmez Panama’da savaşa girişti, binlerce insan öldü.

İki yıl sonra bölgeye asker yerleştirmek için Kuveyt’in işgalini bahane ederek Körfez’de savaştaydık.

Daha sonra Clinton yönetimi 1998’de Afrika’da ABD konsolosluklarının bombalanmasına misilleme olarak Afganistan ve Sudan’ı bombaladı.

Clinton yönetiminin son günlerinde Kosova’da halka yapılan korkunç şeyleri önleme bahanesi ile Yugoslavya’ya savaş ilan edildi. Savaş sadece Kosova’da olanların daha korkunçlaşmasına, ölü sayısının artmasına ve çok sayıda Yugoslav’ın ölümüne yol açtı.

Yani Bush’un ABD barışcı bir halktır demesi epey bir tarihin unutulmasıdır. Belki bunların hepsini hatırlamak Bush için çok gelebilir, ama küçük bir kısmı dahi yeterlidir.

Aslında, Amerika Birleşik Devletleri’nden daha fazla savaş seven bir devlet yoktur demek daha doğru olur.

Ya hikayenin diğer kısmı, savaşa ve militarizme karşı çıkanların mücadelesi?

Amerikan Devrimi’nden bu yana daima savaşa karşı çıkan bir hareket vardır. Amerikan ordusunda savaşın sınıf karakterinden dolayı askerlerin subaylara karşı ayaklanmaları vardır.

1846-48 arasında Meksika Savaşı sırasında savaşa karşı muhalefet ve askerden kaçmalar vardı. Meksika Savaşı’nda savaşan askerlerin çoğu yeni gelen göçmenlerdi. Koca bir alay İrlandalı vardı. Meksiko City’e doğru ilerlerken birçok alay toptan kaçıyordu. Birçok asker Meksikalılara katıldı. Bu kaçaklar bir birlik oluşturdular ve Meksikalılarla birlikte savaştılar. Çoğu İrlandalıydı.

İç savaş çok daha karmaşıktır. Savaş bir yandan köleliğe karşıydı, diğer yandan ise Kuzey’in egemenliği ve ülkenin birleştirilerek daha kârlı bir pazar haline getirilmesi içindi. İç savaş boyunca New York ve diğer kentlerde zenginlerin para ödeyerek asker olmasına karşı ayaklanmalar oldu.

İspanyol-Amerikan savaşı sırasında halk yalanlarla kandırıldı. Maine adlı geminin Küba’da bombalandığı söylendi. Savaş çok kısa sürdü. Savaş karşıtı bir hareket için zaman yoktu.

Filipinler’deki savaş ise yıllar sürdü ve ABD’de savaş karşıtı bir hareket oluştu. Mark Twain dahil bir çok tanınmış kişinin önderliğinde Anti Emperyalist Birlik kuruldu. Filipinler’de özellikle siyah askerler arasında askerden kaçmalar vardı. Bazıları diğer tarafa geçerek Filipinlilerle birlikte savaştı. Tabii o zaman savaş karşıtı hareket savaşı durduracak kadar güçlü değildi.

1. Dünya Savaşı’nda güçlü bir savaş karşıtı hareket vardı. Sosyalist Parti o zamanlar güçlüydü ve sosyalist basının milyonlarca okuru vardı. Bir çok yerel yönetim seçimini Sosyalist Parti kazandı. 1. Dünya Savaşı başladığında Sosyalist Parti savaşa karşı çıktı. Savaşa karşı konuştukları için iki bin kişi mahkemeye verildi, Sosyalist Parti lideri Eugene Debs dahil bin kişi hapse girdi. Savaştan sonra savaşı destekleyenler arasında bile yoğun bir hayal kırıklığı vardı. 1920’lerde John Dos Passos, Ernest Hemingway ve Ford Maddox gibi yazarlar savaşı eleştirdiler.

2. Dünya Savaşı kesinlikle en popüler savaştı. Fakat gene İç Savaşta da olduğu gibi bir sorun vardı. Evet, bir tarafta Hitler ve faşizm; Yahudilerin ve diğer halkların katledilmesi, diğer ülkelere saldırı vardı. Fakat bütün bunlar pek de asil olmayan başka şeylere karışmaktaydı. Çünkü diğer tarafta da yayılmacı, acımasız, dünyanın her tarafında sömürgeler yaratmak isteyen Batılı ülkeler vardı.

2. Dünya Savaşı sırasında savaş karşıtı bir hareket oluştu. Bunun bir kısmı sağcıydı ve hiçbirşeye karışmamaktan yanaydı ve bir kısmı Nazi taraftarıydı. Ama bir kısmı da pasifistti. 2. Dünya Savaşı’nda savaşmak istemedikleri için 6 bin Amerikalı hapse gitti.

Savaşın sonunda halkın arasında büyük şüpheler vardı. Nagazaki ve Hiroşima’ya atılan bombalar ve Dresden’in bombalanması ile yaklaşık 100 bin insanın ölümü ve başka sivil katliamlar vardı.

Ayrıca savaş Hitler, Mussolini ve Japonya yenilmiş olmasına rağmen ırkçılık, diktatörlük hırsı ve saldırganlık yok edilmeden bitmişti. Şimdi nükleer silahlara sahip ve dünyanın çeşitli bölgelerini kontrol etmeye çalışan iki süper gücümüz vardı.

Savaş karşıtı hareketlerin Amerika’nın politikalarının üzerindeki etkisi çok nadir olmasına rağmen Vietnam Savaşı bir istisnadır. Savaşın çok uzaması halkın Vietnam’da neler olduğunu anlamasına neden oldu. Askerler Amerika’ya döndükçe ve birçok asker savaşa karşı çıkıp örgütlendikçe -örneğin savaş karşıtı gaziler örgütlenmesi gibi, Amerika tarihinde görülmedik birşey oldu. 1960’da Amerikan halkının üçte ikisi savaşı desteklerken 1969’da halkın bu defa üçte ikisi savaşa karşı çıkıyordu. Bu çok önemli bir değişimdi. İlk defa hareket hükümeti etkileyecek düzeyde güçlüydü. Hareketin bu gücünü Pentagon’un iç yazışmalarında görebilirsiniz. Bu belgeler hükümetin savaş karşıtı hareketten, asker kaçaklarının artmasından, askere gitmeyi reddedenlerde ne denli ürktüğünü açıkça gösteriyor.

1967’de ve 1968’de birçok kentteki doğrudan savaşa karşı olmayan, fakat onunla da ilintili olan siyah ayaklanmalar var. İnsanlar savaşın devam etmesinin siyahların yaşadığı gettoların ihmal edilmesinin nedeni olduğunu görmeye başlamışlardı.

Vietnam Savaşı ile birlikte ilk kez hükümet politikalarını etkileyecek kadar geniş ve güçlü bir savaş karşıtı hareket oluştu. Hükümet bu savaştan, bir savaşa girişecekse bunun hızlı olmasının ve çabuk bitmesinin gerektiğini öğrendi. Dolayısıyla Grenada, Panama ve Körfez savaşları kısaydı. Gazeteciler savaş alanlarından uzakta tutuldu ve haberler üzerinde sıkı bir hükümet kontrolü vardı.

Şimdi yeniden savaşa girerken her şey çok hızlı ve halka Amerika’nın Ortadoğu politikalarını öğrenmek için zaman tanınmıyor.

Bush ‘aşırıların’ özgürlüklerimize ve demokrasimize karşı oldukları için 11 Eylül’de Amerika’ya saldırdığını söyledi.

Savaş için halkın desteğini almak istiyorsanız işe yarar bir açıklama. Ama teröristlerin kendi açıklamalarına bakarsanız, bizim içeride ne yaptığımız ya da ne çok özgürlüğe sahip olduğumuz değil, dışarıda ne yaptığımız onları daha çok ilgilendiriyor. Onlar Suudi Arabistan’daki Amerikan askeri varlığına, İsrail’in desteklenmesine, Irak’a karşı uygulanan ve BM’ye göre belki de bir milyon insanı öldürmüş olan ambargoya aldırıyorlar. Kendilerini neyin rahatsız ettiğini çok açık söylüyorlar. Usame Bin Ladin’in 11 Ekim açıklaması da bunu açıkça gösteriyor.

Independent gazetesinden Robert Fisk, Ladin’le birçok kere görüştü. Bu görüşmelerde de Ladin, Suudi Arabistan’daki Amerikan askerlerinden, Amerika’nın İsrail politikalarından ve Irak’tan bahsediyor. Bence Ladin için bizim iç durumumuzun mu yoksa dış politikaların mı daha önemli olduğunu sınamak mümkün. Amerikan askerleri Suudi topraklarına yerleşmeden önce, 1991’den önce Ladin hangi taraftaydı? 1991’den önce bugünkü kadar demokratik ve özgürdük. Ama 1991’den önce Ladin bizim taraftaydı ve biz de Afganistan’daki savaşında onun tarafındaydık. Usame Bin Ladin için dönüm noktasının ne olduğu açık.

ABD’nin savaş dönemlerinde özgürlükleri kısıtlayan bir tarihi var. Biraz da bu konuya değinir misiniz?

Özgürce konuşma hakkını 1798’de baskı altına alan John Adams şimdilerde bestseller kitapların konusu durumunda. 2. Dünya savaşında birçok insanın hapse atıldığını söylemiştim. Savaş sırasında çıkartılan bir yasa ile savaşı eleştiren herkes hapse mahkum edilmekteydi. Bush’un kullandığı “ya bizimle berabersiniz ya da bize karşısınız” gibi cümleler korku verici. Ya hükümetten yanasınız ya da karşı çıkarsanız, düşmansınız.

Bütün bunlar linç havası yaratmakta. Bu havayı sadece hükümet değil, basın da yaratmakta. New Republic dergisinden Andrew Sullivan solun ülkede “5. kol” olduğunu yazdı. Bu “5. kol” ifadesi ilk 2. Dünya Savaşı’nda ortaya çıktı. TV sunucusu Dan Rather “Bush benim başkanım, eğer benim hizaya girmemi söylüyorsa ben hizaya girerim” dedi. Böyle bir konuşmayı bir demokraside değil bir diktatörlükte duyabilirsiniz.

Bush bu ülkede özgürlüklerin asıl olarak savaşla kazanıldığını söylüyor. Ne diyorsunuz?

Bir şey açık, özgürlüklerimiz hükümetlerin yaptıkları ile değil yurttaşların çabası ile kazanıldı. Bunun en iyi örneği siyahlardır, köleliğin, ırkçılığın tarihidir. Köleliğe karşı hareketi hükümet değil, siyah ve beyaz halk başlattı. 1950’lerde ve 60’larda ırkçılığa karşı mücadeleyi de hükümet değil halk başlattı.

Çalışanlara 12 saat yerine sekiz saatlik çalışma gününü hükümet vermedi, çalışanların örgütlenmesi ve grev mücadelesi kazandı. Hükümet bu mücadelelere karşıydı ve daima patronlardan yanaydı.

Dolayısıyla tarihe bakarsak, özgürlüklerimiz için hükümete değil kendi örgütlü mücadelemize bakmalı ve güvenmeliyiz.

Socialist Worker (ABD)’dan çeviren Saim Kaçan
(İnternet sitesinden alınmıştır-SY Kızıl Bayrak...)