27 Temmuz'02
Sayı: 29 (69)


  Kızıl Bayrak'tan
  Irak'a karşı emperyalist savaşı durduralım!..
  Siyonist işgal ve katliamlar devam ediyor, Filistin halkı ayakta!..
  Düzen medyasının savaş çığırtkanlığı
  Irak'ın yıkımından azami kazanç elde etmek için kirli pazarlıklar
  Bir kez daha ABD'nin Irak'a saldırı planları üzerine
  Hükümetin 3 yılı/2
  Yine yağmur yine sel, yine yıkım yine ölüm...
  Paşabahçe'de işgal ve direniş!..
  '96 ÖO Direnişi'nde ölümsüzleşen devrimcileri saygıyla anıyoruz...
  Devrimci şair Adnan Yücel'i uğurladık...
  Yeni döneme hazırlık
  İş Kanunu Ön Tasarısı'nın saldırı ayaklarından biri de Özel İstihdam Büroları!..
  Borç batağında boğulan sistem
   Borç krizinin çanları çalıyor
   İzmir İşçi Bülteni'nden...
   Söz İngiliz işçi sınıfında
   İSDEMİR işçileri mücadeleyi sürdürme kararlılığında
   Pratik faaliyetlerden...
   "Öğrenci gençlik etkinliklere gelmesin" anlayışı üzerine...
   Batsın bu imparatorluk!..
   Mücadele postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
Hükümetin üç yılı/2

Yıkım saldırıları siyasal saldırı ve katliamlar eşliğinde uygulanabildi

Düzenin siyasal istikrar arayışının bir sonucu olarak kurulan koalisyon hükümetinin, istikrar sağlamak şöyle dursun, varolan sorunları daha da derinleştireceğini, çünkü bunların yapısal sorunlar olduğunu, daha hükümet kurulduğu sıralarda yazmıştık. Nitekim bu hükümetin üç yıllık icraatının sonucunda, düzen cephesinden aşılmış bir tek sorun bulunmadığı gibi, ardarda yaşanan krizlerle çökme aşamasına gelmiş bir ekonomi, uygulanan stand-by programlarıyla yıkıma uğratılmış işçi sınıfı ve emekçi kitlelerin derinden derine büyüyen kini, eşi görülmemiş azgınlıktaki katliam saldırılarına rağmen yokedilmeyen bir devrimci hareket gerçekliği durmaktadır karşılarında. Bu ise sınıflar arasındaki çatışmanın daha da keskinleşeceği anlamına geliyor. Yani, düzenin istikrarı adına kurulmuş 3’lü koalisyonun ü&ccedi; yıllık icraatı ile istikrarsızlığın çok daha ileri boyutlara ulaştırıldığı...

Aslında düzenin istikrar istemi ihtiyaç ve yönelimleriyle hiçbir biçimde bağdaşmıyordu. İstikrar söylemde kalıyor, uygulamaya konan gerçek istekler ise istikrarı döne döne bozmaktan başka bir işe yaramıyordu. 3’lü koalisyonun kuruluşu da söylemde kalan bu istikar isteminden ziyade, İMF-TÜSİAD programlarının hayata geçirilmesi olarak özetleyebileceğimiz, kapitalizmin asıl ihtiyaç ve istekleri doğrultusunda gerçekleşmişti. Ecevit, üç yıl sürecek olan başbakanlığının daha ilk günlerinde, istikrar programlarının kararlı takipçileri olacakları üzerine yemin ediyordu. Sonraları diline pelesenk olan bu yemine “ne pahasına olursa olsun” sözleri de eklendi. Bu “paha”nın aslında kendi siyasi ömrü olduğu açıktı. Ama o kararlılığından en küçük bir taviz vermeden sürdürdü görevini.

Yeni hükümetin kuruluşunun hemen ardından, Haziran’da İMF’nin yakın takip programı sona eriyordu. Yeni hükümet ise stand-by için kurulmuştu. 2000 başında devreye girmesi planlanan stand-by’a kadar yakın takip programının uzatılması kabul edildi. Tabii, bu doğrultuda da İMF’nin direktifleri ikiletilmeden uygulamaya başlandı. Stand-by ve sonuçları üzerinden, hükümetin üç yılını geçen sayımızda değerlendirmiştik. Şimdi, böylesine ağır bir yıkım ve kölelik programını uygulamaya kararlı bir hükümetin, bunu nasıl bir siyasal saldırı eşliğinde gerçekleştirebildiğine bakalım. Eğer devrimci harekete, sınıf ve kitle hareketine yönelik, görülmemiş bir baskı ve zor tedbirleri uygulaması olmasaydı, koalisyon hükümetinin bu üç yılda başardığı ekonomik yıkımın gerçekleştirilmesi mümkün olmazdı.

Daha icraatının ilk aylarında, ‘96 Ölüm Orucu’nun Haziran’daki yıldönümünde, devrimci harekete yönelik saldırının ilk startı veriliyordu. Adalet bakanı H.Sami Türk F tiplerine ilişkin bir açıklama yaptı. Başbakan da, “cezaevlerini ıslah etmeden istikrar programını hayata geçirmemiz mümkün değildir” sözleriyle, hükümet olarak üstlendikleri görevi bir bakıma özetlemiş oldu: Ülkeyi emperyalizmin tam sömürgesi haline getirebilmek için önlerindeki devrimci hareket engelinin aşılması... Rejimin aslında uzun zamandır buna yönelik bir hazırlığı bulunmaktaydı. F tipi hapishanelerin yasal temeli ‘90’lı yılların başında TMK ile atılmış, hemen ardından da inşasına başlanmıştı. Koalisyon hükümetine işi bitirme, yani devrimci tutsakları F tipi hücrelere kapatma görevi kalmıştı sadece. Elbette ki işin en zor kısmı da buydu.

Devrimci hareketin tasfiyesi işine cezaevlerinden başlamak istemelerinin elbette geçerli bir nedeni vardı. Önder kadroların büyük oranda cezaevlerinde olduğunu biliyorlardı. Bu bilgiyi özellikle cezaevlerine yönelik saldırılarda döne döne kullandılar. Terörün içerden yönetildiği demagojisi, rejimin süreç boyunca tek psikolojik saldırı silahı oldu.

Zindanlar üzerinden başlatılacak bir azgın saldırı, devrimci hareketi tasfiyeye yetmese de, büyük oranda cezaevlerine kilitleyerek atıllaştıracak, sınıf ve kitle hareketine yönelik görevlerini ortada bırakacaktı. En azından düzenin hesabı buydu. Bu hesabın, katliam saldırıları boyunca belirli oranlarda tutsa da, saldırıların sınıf ve kitleler üzerindeki başka etkileri nedeniyle büyük oranda boşa çıktığını da söylemek gerekiyor.

Ama önce, sistemin teşhirini daha büyük boyutlarda gerçekleştiren bir “doğal” felakete değinmek gerekiyor. Bugün yıkılma aşamasına gelmiş bulunan koalisyon hükümetinin kanlı seceresinin köşe taşlarından biri cezaevi katliamları ise, diğeri de 17 Ağustos ve 12 Kasım’da yaşanan deprem katliamlarıdır. Birincisini kendisi planlamış, kendi silahlarıyla gerçekleştirmiş; ikincisinde ise güç ve imkanlarını kullanmayarak ölümleri artırmıştır.

İzmit-Adapazarı sanayi hattında, yani işçi-emekçi ağırlıklı bir yerleşim bölgesinde yaşanan deprem yıkımı sürecindeki ölü katılığındaki duyarsızlığıyla hükümet ve düzen, sadece bölge halkı değil tüm ülkede emekçi kitleler tarafından lanetlendi. İnsanlar, kapitalist devlet ve düzen gerçekliğinin kıyıcılığıyla, gaddarlığıyla, belki de ilk kez bu derece açık ve çıplak biçimde yüzleşiyorlardı. Ama hükümetin marifeti deprem yıkımına karşı sergilediği bu vurdumduymazlıkla sınırlı kalmadı. Onlar işçi ve emekçilere felaket getiren bu olaydan sermaye sınıfına ve düzenine menfaat sağlamaya da kalktılar.

Hükümetin, İMF’ye karşı ilk görev olarak üstlendiği, fakat sınıfın şiddetli tepkisi nedeniyle hayata geçiremediği mezarda emeklilik ve tahkim yasaları, depremin tozu-dumanı arasında meclisten geçiriliverdi. İki deprem arasında ise F tipi katliamlarının açılışını yaptıkları Ulucanlar saldırısını gerçekleştirdiler. Bir geceyarısı baskını operasyonuyla, 10 devrimci akılalmaz işkencelerle katledildi. Sağ kalanlar ise ölümcül yaralarla sevk araçlarına atılarak diğer cezaevlerine taşındı.

Gerek deprem karşısındaki vurdumduymazlığın, gerekse de Ulucanlar’daki vahşetin, sistemin yapısal özelliği/hükümetin bileşimi gibi etkenlerin yanısıra, kitlelere siyasal mesaj vermeyi hedefleyen planlı bir tutum olduğu çok açık. Özellikle Ulucanlar katliamındaki plan, zamanlamasından (Ecevit’in ABD gezisi sabahı) uygulanış tarzına kadar, bunun nasıl bir siyasal tercihin ürünü olarak düşünüldüğünü göstermiş bulunuyor.

26 Eylül ‘99’da gerçekleştirilen Ulucanlar katliamını 2000 yılı Temmuz ayının 5’nde Burdur Cezaevi’ne, 25’inde Bergama Cezaevi’ne yönelik saldırılar izledi. Devrimci tutsaklar bu saldırılara 20 Ekim’de başlattıkları SAG eylemini 19 Kasım’da Ölüm Orucu’na dönüştürerek cevap verdiler. Sistemin koalisyon hükümeti eliyle yürüttüğü F tipi saldırısı, 19 Aralık’ta tüm cezaevlerine yönelik girişilen azgın bir terör ve katliam saldırısı ve onlarca ölü pahasına devrimci tutsakların silah zoruyla hücrelere taşınmasıyla noktalandı. Ancak sonuçlanmış olmadı. Çünkü devrimci tutsaklar kapatıldıkları hücrelerde de F tipine, tecrit ve izolasyona karşı direnişi sürdürdüler. Devletin tüm katliamlarına, giriştiği tüm kirli oyunlarına rağmen bu mücadele bitmiş değil.

İMF-TÜSİAD yıkım programlarını uygulamanın olmazsa olmaz koşulu olarak öne sürülen zor ve şiddet politikasının tek aracı devrimcilere yönelik katliam saldırıları değildi elbette. İşçi ve emekçi hareketi de her başını kaldırdığında koalisyon copunu yemekten kurtulmadı. En sıradan taleplerle düzenlenmiş en meşru eylemler karşısında devletin polisini, jandarmasını buldu. Grevler yasaklandı. Grevciler, direnişçiler, sendikacılar dayaktan geçirildi, gözaltına alındı, hatta tutuklandı. Ve burjuvazinin meclisi, tarihinin en yoğun mesaisini gerçekleştirerek, ihtiyaç duyulan yıkım yasalarını ardardına çıkardı. Ekonomik yıkım yasalarına demokratik hak ve özgürlüklerin gaspı yasaları eşlik etti. Ve sistem, tıpkı 19 Aralık katliam saldırısına “hayata dönüş” adını taktığı gibi, ulusal tarımın çökertilmesi kararlarına “tarım reformu”, hak gasplarına “hkuk reformu” adını takma riyakarlığına başvurdu.

Ancak, ne devrimci harekete yönelik azgın katliamlar, ne sınıf ve kitle hareketine yönelik baskı, zor ve yasak tedbirleri, sistemi düze çıkarabildi. Uygulanan yıkım programları sınıf ve kitlelerle birlikte kapitalist ekonomiyi de yıkımın eşiğine getirmekte gecikmedi. Önce Kasım 2000, ardından da Şubat 2001’de yaşanan krizler ülkeyi bir sosyal patlamanın eşiğine getirdi. Küçük esnaf yüzbinlere varan kitleler halinde sokağa çıktı. Ama sistemin asıl çekindiği sınıf kitlelerinin tepkisi ve eylemliliğiydi, önlemleri de buna göre düşünüyorlardı. MGK’nin Temmuz toplantısının gündemi, sosyal patlamaya karşı alınacak önlemler oldu.

İçerde devrimcilere, sınıfa ve kitlelere karşı böylesine azgın bir saldırganlık, dışarıda da komşu halklara karşı düşmanlıkla atbaşı gidiyordu. Ortadoğu’da savaş kazanlarının yeniden kaynatılmaya başlandığı bir süreçte, Türk devleti, İsrail ile askeri işbirliğini iyice pekiştirici karar ve eylemlere ardardına imza atmaya başladı. 2000 Haziran’ında Konya’da İsrail ile bir ortak tatbikat düzenlendi. Askeri ihalelerin İsrail’e verilmesi kararlaştırıldı.

11 Eylül saldırısı ise Amerika’nın olduğu kadar, uşağı ve işbirlikçisi Türk devletinin de saldırganlığını artırmasına gerekçe yapıldı. Saldırı sonrasında, daha Amerikan yöneticileri saklandıkları deliklerden çıkıp bir açıklama yapma fırsatı dahi bulamadan, koalisyon hükümetinin başı Ecevit destek açıklaması yaptı. Ardından, Ekim ayında da meclis hükümete asker bulundurma ve gönderme yetkisi vererek Amerikan uşaklığında üstüne düşeni yerine getirmiş oldu.

Koalisyon hükümetinin emperyalizme biat ve hizmet yarışının simgesi, Amerika’dan getirerek ekonominin başına oturttuğu Dünya Bankası memuru Kemal Derviş oldu. Ancak, koalisyon partileri ve liderlerinin tam da hizmetlerinin ödülünü bekledikleri bir zamanda, aynı Kemal Derviş, hükümetin artık miadını doldurduğu işaretini verdi.

Bugün, Kemal Derviş ve İsmail Cem gibi, koalisyon hükümetinin kilit mevkilerdeki görevlerini üstlenmiş, dolayısıyla içte ve dışta yıkımın, savaş ve saldırganlığın simgesi olmuş isimler, kitlelere “yenilik” adına kakalanmaya çalışılıyor. Ancak, Cem’in Kayseri’de karşılanma tarzı, yine Kayseri’den çıkma bir deyişin gerçeklik kazanmasını sağladı. Kayserililer boyanıp yine kendilerine satılmak istenen eski eşeklerini tanıdılar. Şimdi tutum koyma sırası işçi sınıfı ve emekçilerde.