13 Temmuz'02
Sayı: 27 (67)


  Kızıl Bayrak'tan
  Sermayenin siyasal krizi dibe vuruyor...
  İMF-TÜSİAD çetesinden siyasal krize çözüm arayışları
  Emperyalizmin üç memuru düzen siyasetinde başrole soyunduruluyor!
  Yorulan at değiştirilir!
  Çöken sadece Ecevit hükümeti mi?
  Saldırıya karşı etkili bir kampanyanın sorunları
  Sınıf seferberliği ve sendikalar
  İşçi sınıfının sendikal örgütlülüğü yoğun saldırı altında
  İSDEMİR işçisi Yargıtay'daki davayı kazandı
  Kapitalizm işçi kanı öğütmeye devam ediyor!
  ABD emperyalizmi "demokrasi ve refah" değil "sömürü ve yıkım" demektir!
  Esnek üretim saldırısı: Sermayeye daha azgın bir sömürü güvencesi
  ABD'de şirket skandalları...
   Yatırım Danışma Konseyi toplantısının hazırlıkları yapılıyor...
   Bir tecrit mahkumunun mektubu...
   Amerikan emperyalizmi Irak'a saldırı hazırlığında
   Kapitalizm doğayı da yıkıma uğratıyor...
   "Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesi" sorunundaki emperyalist çekişme
   BİR-KAR Gençlik Kampı'na çağrı...
   Bir kitap: "Örgütsel sorunlar"
   Esenyurt'ta işçi gezisi
   Ücretliler yüzde 30 yoksullaştı
   Mücadele postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
Bir tecrit mahkumunun mektubu...

“Üç kişi kalmak nedir bilir misiniz? Hayatınızda sizin dışınızda sadece iki kişi daha. Sadece iki yüz, iki değişik ses tonu. Zamanla kendi sesiniz olur diğerleri, kendi çehreniz olur diğer çehreler, tek düze. Peki ya tek kişi, tek başınasınız, gördüğünüz çehre sizin çehreniz, duyduğunuz ses sizin sesiniz, zamanla kendi sesinize yabancılaşırsınız, konuştukça sanki siz değil başkası konuşur, siz de kendi sesinizi dinlersiniz. Konforludur(!), lükstür(!); günde on dakika akar suyunuz, sıcak su mu? Unuttuk nasıl olduğunu..

“Bütün kış kaloriferleri bekledik, "ne zaman yanacak?" diye Buranın ayazı bir başka olur, bütün yaşamın ısınmaya çalışmakla geçer, ayazlı kış günlerinde.. Hücreler karşılıklıdır, cereyan yapar, ayaz bir başka işler insanın kemiklerine…Radyo merkezidir, müzik zevkiniz mi? Aslında idarenin zevkidir dinlemek zorunda kaldığınız. Belki hayatınızda hiç dinlememişsinizdir, arabeski, pop müziği ama biz ezberledik bunları. Başka müzik dinlemek yasak burada.

“Gazetelerimiz günlük gelir ama eğer idare tehlikeli(!) bulmazsa.. Belki gazetelerden arşiv yapmak istersiniz "ileride tekrar göz atarım" diye, ama aramalarda alınır eski gazeteleriniz, sizinse hafızanıza güvenmekten başka çıkar yolunuz kalmaz.. Araştırma yapmak istersiniz, bir çok kitabınız olsun gerekli olana bakayım istersiniz, ama ancak üç kitap girebilir hücrenize, onlar da idarenin onayından geçenler. Yan hücredeki dostunuzun ziyaretçisi gelmez ona kitap, gazete vermek istersiniz, para vermek istersiniz, paylaşmak istersiniz. Ama yasaktır kitabı, gazeteyi başkasına vermek, paraysa elinize dahi geçmez, idarede kalır siz ihtiyaçlarınızı yazarsınız, onlarsa kafalarına göre keserler paranızdan.

“Burada tecriti kıran en önemli olay dostlarınızdan, sevdiğinizden gelen mektuplardır, bir harekette, heyecanla alırsınız mektubu, ama çözemezsiniz mektupta yazılanları, bir çok yeri karalanmıştır yazılanların, kalan bölümlerden bir şeyler çıkarmaya çalışırsınız, bulmaca çözer gibi. Ama yine de mektubunuz elinize geçiyorsa şanslısınız(!), idare mektubu tehlikeli(!) görüp imha da edebilir. Böylece haberiniz bile olmadan gelen mektubunuzdan, yok olur dostunuzun selamı. Hasta mı oldunuz? Revire çıkmak istersiniz, bir sürü prosedürü vardır, dilekçe yazmanızı isterler, ayakkabılarınızı çıkarmanızı isterler arama yaparken, onursuzca aramalar dayatırlar. Bir yere götürürlerken sizi paket muamelesi yaparlar. Kolunuza girer iki yanınızda iki gardiyan. Olur da çıkabilirseniz revire, paranız varsa tedavi olursunuz. Yazılan reçetenin maliyeti hesabınızdaki pardan kesilir, tıpkı harcadığınız elektriğin faturasının hesabınızdan kesildiği gibi.

“Ailenizle haftada bir saat görüşebilirsiniz. On kişi de olsalar bir saattir görüş süreniz. Yakın bir arkadaşınız, nişanlınız, amcanızın oğlu vs. sizi görmek isterse, siz de onu, ama yasaktır, anne, baba, kardeş, eş (ikinci dereceden sonraki akrabalar) dışındakiler. Anneniz Türkçe bilmez belki, Kürt’tür, belki de Arap, ama konuşamazsınız. Türkçe dışında bir dil, çünkü telefonla yapılır aile görüşleri ve istediğinde görüşmenizi sonlandırabilir idare.

“Avukatınızla dasyanızı tartışmak istersiniz, avukatınız dosyayı içeriye getirebilirse. Bize dayatılan onursuz aramalar, avukatlarımıza da dayatılır. Elle arama yapılır, taciz derecesinde. Ayakkabıları çıkartılır. Dosya ayrıntılı bir şekilde incelenir infaz koruma memurları tarafından, oysa meslek sırrıdır, dosyadaki belgeler. Savunmanın dokunulmazlığı, bağımsızlığı sadece kanunlarda yazılı kalır böylece. Görüşme esnasında not almak isteseniz yapamazsınız, çünkü kalem kağıt dahi götüremezsiniz avukat görüşünüze. Yine hafızanıza güvenmektir size kalan.

“Duruşmalara, hastaneye götürülmekse ayrı bir eziyettir. Hapishaneden çıkarken de, içeriye girerken de üç ayrı yerde makatınıza varıncaya kadar aranırsınız, bu onur kırıcı aramayı kabul etmezseniz saldırıya maruz kalırsınız. Ring araçları F tipi konforundadır(!). 1 metreye, bir buçuk metre olan her bölüme 6 kişi yerleştirilirsiniz. Bütün bölümler dolduğunda konforlu(!) araç 30 kişilik mini F tipine dönüşür. Bacaklarınızı dahi kımıldatmak imkansızdır, mekanın darlığından. Dışarıyı görmek yasaktır, çünkü konforlu(!) ring araçlarının dışarıya bakan penceresi yoktur, havalandırması(!) klimayla yapılır, klimayı çalıştırmaksa onların insafına bırakılmıştır. Eğer hastaysanız ve muayene olmak için hastaneye götürüldüyseniz, konforlu(!) ring aracı yolculuğundan sonra en az üç gün yatarsınız kendinize glmek için.....

“Mektup bu, sığdırılamıyor ki iki satıra her yaşanan. Yalnızca her koşulda insanca yaşama, dayatılan onursuzluklara karşı durma, kabul etmeme gayretindeyiz. Kimliğimizi, kişiliğimizi her koşulda yaşatma mücadelesidir verdiğimiz. Çünkü biz kimliğimiz nedeniyle hücrelerdeyiz..”

F (Hücre) tipi hapishanelerde, tecrit/ izolasyon işkencesi devam ediyor. Her türden hak gaspı, keyfiyet, baskı, saldırı, zulüm devam ediyor. Her geçen gün yeni uygulamalar dayatılıyor. Ve "şimdilik dışarıdakiler" sessiz kalmaya devam ediyor. Sessiz kalındıkça baskılar, dayatmalar daha da boyutlanıyor. İşte bu nedenle "şimdilik dışarıdakiler"in bugünlerde her zamankinden daha çok EMPATİ yapmaya ihtiyacı var.

(Açılım Hukuk Bürosu Basın Bülteni, No:32, 5 Temmuz 20002)



Güç “Garanti’de” mi!?

A. Azin

Denizin ortasında kir pas içinde bir gemi görüntüsü ve acıklı bir müzikle başlıyor reklam. Kendini taşıyamayacak denli köhnemiş bir gemi bu. O yüzden römorklerle hareket ettiriliyor. İsmi de paslanmış, ama kocaman harflerle yazıldığı için, bu çürümeye yüz tutmuş geminin adının TÜRKİYE olduğunu görebiliyoruz. Gemi bir tersaneye doğru çekiliyor. Orada yıpranmış elbiseleriyle tersane işçileri bekliyorlar. Gemi tam tersaneye yanaşınca, müziğin ritmi değişiyor, işçilerde görülmeye değer bir hareketlilik başlıyor. Tulumlarını, baretlerini, çekiçlerini, zımpara ve kaynak makinelerini, boyama malzemelerini kuşanıyorlar. Herşeye kadir işçi elleri, gerçekten de hoş ve coşkulu bir müzik eşliğinde gemiyi dövüyor, zımparalıyor, kaynak yapıyor, temizliyor, boyuyorlar. Türkiye kısa zamanda göz kamaştırıc bir yenilik kazanıyor. Sonra ekrana malum bankanın simgesi olan yonca şeklinde bir pervane geliyor. Pervane vinçlerle yerine yerleştiriliyor ve dönmeye başlıyor. Müzik duruluyor, Türkiye adlı gemi “ışıklı maviliklere” doğru yol almaya başlıyor.

Dönen pervane görüntüsü eşliğinde bir ses, Garanti’nin şusu, busu, osu var diyor. Ve reklam Türkiye'yi yürütecek “Güç Garanti'de” sözleriyle noktalanıyor. İşte böyle; nasıl oluyorsa “Güç Garanti'de” oluyor.

Oysa Türkiye adlı gemiyi daha önce başka işçiler inşa etmişlerdi. Maden işçileri yerin altından demiri çıkarmış, yol işçileri bu madeni otomotiv işçilerinin elinden çıkmış araçlarla inşaat işçilerinin inşa ettiği demir-çelik fabrikasına taşımış, metal işçileri bu ham demiri yabancı maddelerden temizleyip işleyerek gemi vb. şeylerin yapımında kullanılabilecek hale getirmiş, bu malzemeler tersaneye taşınmış ve tersane işçileri tarafından gemi haline getirilmişti.

Sonra Türkiye adlı geminin yapımında hiç alınteri dökmemiş sermaye sahipleri onu tepe tepe kullanmışlar, Türkiye o yüzden öyle köhnemiş, kendini taşıyamaz hale gelmişti.

Reklamda da görüldüğü gibi, Türkiye adlı geminin imdadına gene işçiler yetiştiler. Bir zamanlar başka sınıf kardeşlerinin ellerinden çıkmış gemi başka sınıf kardeşlerinin çalıştırdığı römorkörlerle tersaneye taşındı ve orada yepyeni yapıldı. Ha o malum pervane mi? Onu da başka işçiler yapmışlardı. Ya da burjuvazinin iması üzerinden söyleyelim; o bankanın kendisi de işçi ve emekçilerin ürettiği artı-değere el konularak yaratılmıştı. Tabii bu süreçte kimbilir ne kadar insanın canı yanarak...

Bunlardan da anlaşılacağı üzere “Güç Garanti'de” sözü, kocaman bir uydurma ya da çarpıtmadır. Bütün yaratıcı güç işçi sınıfının nasırlı ellerinde, emekçilerin alınterindedir. İşçi ve emekçiler olmasa Türkiye adlı gemi olmazdı. Olsa bile hareket edemezdi. Demek ki bütün güç işçi sınıfındadır. Türkiye adlı gemiyi yapan da yürüten de işçiler, emekçilerdir.

Ama gemiye, inşasında hiçbir emeği olmayan kapitalistler tarafından el konulmuş. Tıpkı madenlere, fabrikalara, tersanelere, diğer üretim araçlarına olduğu gibi... Reklamdaki tersane işçileri ancak “bakakaldılar giden geminin ardından”. Çünkü işçi sınıfı bilinçsiz ve örgütsüz. Çünkü işçi ve emekçiler emeklerinin bir kısmını özel mülkiyet düzenini ve sömürüyü ortadan kaldırmak için hasretmiyorlar. Oysa bilinçlenip örgütlendiklerinde, Türkiye adlı gemiyi asalaklardan alıp tüm çalışanların gemisi haline getirebilirler. Türkiye adlı geminin en doğal ve gerçek sahipleri onlar. “Işıklı mavilikler”e gitmek en çok işçilerin, emekçilerin hakkı.

Kaldı ki işçiler Türkiye adlı gemiyi asla o hale getirmezler, öyle çürütmezler. Sürekli bakım yaparak, sürekli yenileyerek, üstelik bunu denizin ortasında yaparak yol aldırırlar Türkiye’ye. Elbette böyle bir durumda gemi “Bağımsız Sosyalist Türkiye” adını hak kazanır. Kimbilir, onları örnek alan başka ülkelerin işçilerinin de katılımıyla enginleri fethedebilecek bir filo oluşur.

Bunun gerçekleşmesi hiç de güç değil. Bu, işçi sınıfının alınterine sahip çıkıp, sömürü çarklarını kırmasıyla mümkün. Bütün çocuklar Nazım’ın dizelerindeki o “ışıklı mavilikler”i merak ediyor, o ışıklı maviliklere ulaşmayı binlerce kez hak ediyorlar. Çocukları oralara taşıyacak güç ise işçi ve emekçilerin ellerinde.

Güç örgütlülüktedir!