13 Temmuz'02
Sayı: 27 (67)


  Kızıl Bayrak'tan
  Sermayenin siyasal krizi dibe vuruyor...
  İMF-TÜSİAD çetesinden siyasal krize çözüm arayışları
  Emperyalizmin üç memuru düzen siyasetinde başrole soyunduruluyor!
  Yorulan at değiştirilir!
  Çöken sadece Ecevit hükümeti mi?
  Saldırıya karşı etkili bir kampanyanın sorunları
  Sınıf seferberliği ve sendikalar
  İşçi sınıfının sendikal örgütlülüğü yoğun saldırı altında
  İSDEMİR işçisi Yargıtay'daki davayı kazandı
  Kapitalizm işçi kanı öğütmeye devam ediyor!
  ABD emperyalizmi "demokrasi ve refah" değil "sömürü ve yıkım" demektir!
  Esnek üretim saldırısı: Sermayeye daha azgın bir sömürü güvencesi
  ABD'de şirket skandalları...
   Yatırım Danışma Konseyi toplantısının hazırlıkları yapılıyor...
   Bir tecrit mahkumunun mektubu...
   Amerikan emperyalizmi Irak'a saldırı hazırlığında
   Kapitalizm doğayı da yıkıma uğratıyor...
   "Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesi" sorunundaki emperyalist çekişme
   BİR-KAR Gençlik Kampı'na çağrı...
   Bir kitap: "Örgütsel sorunlar"
   Esenyurt'ta işçi gezisi
   Ücretliler yüzde 30 yoksullaştı
   Mücadele postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
Esnek üretim saldırısı:

Sermayeye daha azgın bir sömürü güvencesi

Emperyalizmin küresel saldırılarına karşı
yeni bir sınıf hareketi dalgası

Kapitalizm yaklaşık 30 yıl önce başlayan kriz dalgasının sürüklediği bataklıktan çıkmak için işçi sınıfını farklı isim ve uygulamalar altında saldırı bombardımanına tabi tutmaktadır. Yoğunlaşan saldırılara rağmen kriz hızından bir şey kaybetmiş değil. Peşpeşe çökertilen bağımlı ülke ekonomilerinden elde edilen vurgunlarla emperyalist tekeller krizi hafifletmeye, en azından kendi ekonomilerini krizin olumsuz etkilerinden, olası bir çöküşten uzak tutmaya çalışıyorlar. Bunda ne kadar başarılı olduklarını görmek için spekülasyonlarla, yalanlarla, vurgunlarla dönen, emperyalist ekonominin bel kemiği olan uluslararası tekellerin peşpeşe yaşadıkları iflaslara, dünyanın dört bir yanında yaygınlaşan yolsuzluklara, yeni talan savaşlarına ve son yirmi yılda düşen işçi ücretlerine, gaspedilen sosyal haklara bakmak bile yeterli. Yalnızca bizde değil,emperyalist ülkelerde yaşayan emekçiler için de “1980 öncesi” tabiri, herşeye rağmen hak ve özgürlüklerin bugüne göre daha iyi olduğu bir dönemi tanımlamak için kullanılıyor artık.

Ne devasa ölçülere varan sömürü ve pervasız sömürü politikaları ne sosyalizmin geçici yenilgisinin yarattığı imkanlar kapitalist sömürü sistemini kriz bataklığından çıkarmaya yetiyor. Emperyalist kapitalizm bir kez daha çareyi milyonları sefalete itmekte, kan dökmekte buluyor. Gelinen yerde sınır tanımayan saldırılar bir takım yasal güvencelere kavuşturularak dünyadaki tüm emekçilere yönelmiş, yıkıcı bir hal almış bulunuyor. Emperyalist tekeller, bu yeni saldırıları tüm ülkelere “uyum yasaları”, “yükümlülükler” “reformlar” “esneklik” vb. adlarla pervasızca dayatıyorlar. Bu dayatmaları, bağımlı ülkelere kredi vermenin bir koşulu ve tehditi olarak kullanıyorlar. Emperyalizme kölece bağımlı kapitalist ülkeler ise her an kapıda olan bir çöküşe uğramamak için anla başla bu saldırıların her türlü gereklerini hızla uyguluyorlar. Fakat bu türden tedbirler krizi uzatmaktan, çöküşü ertelemekten başka bir işe yaramıyor. Uygulandığı bütün ülkelerde kriz politikaları siyasal krizi daha da derinleştiriyor, kitlelerdeki hoşnutsuzluğu daha da büyütüyor. İktisadi çöküşlerle sonuçlanan krizleri emekçi halk yığınlarının isyanı izliyor.

Kuşkusuz ne kriz, ne kriz politikaları ne de onlari izleyen emekçi yığınların tepkileri bu ülkelerle sınırlı. Sosyal örtüsünü üstünden atan kapitalizm çıplak yüzüyle ve acımasız kurallarıyla saldırılarını tırmandırırken, çalışma ve yaşam koşulları her geçen gün daha da kötüleşen, bir takım sosyal hakları tırpanlanan, ücret ve yaşam standartları düşen emperyalist metropollerdeki işçi sınıfı da son yıllarda kitlesel eylemlerle meydanın boş olmadığını göstermeye başladılar. Uzun yıllar sonra Avrupalı işçiler kendilerine yönelen bu saldırıları milyonların katıldığı grevler ve gösterilerle yanıtlıyorlar. Yeni dönemin sınıf hareketi tam da bu koşullarda henüz yeni yeni uç vermeye başlıyor.

Birçok açıdan yeni ve kapsamlı bir çatışma dönemine giriyoruz. Saldırılar yeni değil, fakat sınıfın bu küresel saldırılara karşı henüz emekleme aşamasında olan küresel direnişi son birkaç yılın eseridir. Bu anlamıyla çatışma henüz yeni başlıyor. Saldırılar İspanya’dan Peru’ya, Kore’den Yunanistan’a, Arjantin’den Almanya vb. ülkelere kadar yayılan, eş zamanlı yeni bir sınıf hareketini de koşullamaktadır. Bugün için önemli olan, yılları bulan sessizliğin kırılmaya başlamış olmasıdır. Sürmekte olan topyekûn saldırıların ne ölçüde hayata geçeceğini bu hareketin sürekliliği, mücadele ve örgütlülük düzeyi belirleyecek. Yalnızca ulusal ölçekte değil, uluslararası ölçekte de devrimci önderlik boşluğunu doldurmak, saldırıları püskürtmede bu mücadeleyi muzafferkılmada can alıcı bir yer tutuyor.

Doğal olarak emperyalizme bağımlılığın daha da keskinleştirdiği ülkelerdeki sınıf çelişkileri, umutsuzluk ve yılgınlık pompalayan eski solcu yeni liberal ideologların aksine, daha büyük bir çatışmanın ve daha güçlü bir çıkışın da zemini demek. “Engellenemez”, “kaçınılmaz” olarak nitelenen küreselleşme başlığı altındaki stratejik saldırılarla sarsılan bağımlı ülkeler, her bakımdan hala zincirin zayıf halkalarıdır. Bu durumda sınıf cephesinde en can alıcı sorun, kapitalist bunalımın her geçen gün büyüyen faturasına karşı yükselme eğilimi gösteren sınıf hareketine karşı devrimci önderlik görevinin ısrarlı ve sabırlı bir pratik çabayla ete-kemiğe bürünmesidir. Türkiye işçi sınıfının, en temel mücadele aracı olan sendikalardan, sınıf birliğinin ifadesi olacak herhangi bir örgütlemeden yoksun oluşu, onu Avrupa’daki gibi kitlesel bir tepki göstermekten alıkoyan en temel sebeptir. İşçi sınıfının dağınıklığı ve örgütsüzlüğü, kendisine olan güvensizliği ve hareketsizliği, sermayeye büyük bir imkan sunmaktadır. Bunları, sendika bürokratlarının aleni ya da gizli suç ortaklığı, ihanetleri, çok yönlü saldırılarla sersemletilen işçilerin saldırıların niteli&crren;ini tam olarak anlayamaması tamamlıyor. Bu kapsamlı saldırılar ancak sınıf bilincini kuşanmış, sınıf gücünü harekete geçirebilen bir mücadele düzeyiyle karşılanabilir.

Sermayenin kriz politikaları:
Esnek çalışma, özelleştirme,
sosyal hakların tasfiyesi, uluslararası talan yasaları

1970’lerin ortalarından itibaren kapitalist uzmanlar düşen kâr oranı ve daralan pazarla iyice belirginleşen krizden çıkmak için, krizin nedeni olarak gördükleri şu üç temel sorun üzerinde durdular, politikalarını buna göre oluşturdular.

Birincisi; üretim modelini, üretimin koşullarını, işçi-işveren ilişkilerini (iş disiplini ve kurallarını, sermayenin işçilere karşı yükümlülüklerini, ücret ve diğer kazanılmış hakları, iş hukukunu vb.) azami kâra göre yeniden düzenlemek sorunudur.

İkincisi; sermayenin sosyal yükümlülüklerini sırtından atması, sosyal haklara ayrılan bütçenin kısıtlanması, giderek kârlı bir pazar olan sosyal hizmet alanının sermayeye bırakılması ve yalnızca güvenlik ve bürokratik yönetim fonksiyonuyla sınırlanmış bir devlete ulaşılmasıdır (devletin küçültülmesi ve özelleştirmeler, kamu harcamalarının kısıtlanması vb. bunun sonucunda gündeme geliyor) .

Üçüncüsü; sermayenin uluslararası dolaşımının (sömürüsünün demek daha doğru) önündeki ulusal ve uluslararası kısıtlamaların-engellerin ortadan kaldırılarak pazarın genişletilmesi ve sermayenin sınırsızca ve pervasızca palazlanmasının koşullarının sağlanmasıdır. MAİ, MİGA, NAFTA ve bizde tahkim yasaları olarak bilinen düzenlemeler bu ihtiyacı karşılamak üzere hayata geçirildi.

Bütünüyle düşen kâr oranlarını artırmaya dönük bu üç başlık altındaki saldırılar esas olarak son 20 yılda yoğunlaştı. Sovyetler Birliği’nin yıkılmasının ardından daha da hız kazandı. Alınan mesafeye rağmen saldırı programının esas kısmı hala ortada duruyor. Özellikle iş ve çalışma yaşamında getirilmek istenen değişiklikler, sosyal hakların tasfiyesi sınıf tepkisi nedeniyle sermayeyi daha temkinli davranmaya zorluyor. Emperyalist tekeller sömürünün önündeki uluslararası engelleri söz konusu ülkelerdeki sınıf hareketinin siyasal geriliğinden, işbirlikçi uşak yönetimlerin sunduğu imkanlardan da yararlanarak görece daha kolay aşmayı belli sınırlarda başardılar. Fakat esnek çalışmanın bir bütün olarak ve bir sistem olarak yerleştirilmesinde aynı ölçüde başarılı değiller. Kuşkusuz keyfi ve fiili uygulamalarla alınn bir mesafe var. Yasalaştırılıp bir bütün olarak sınıfa kabul ettirilmedikçe bu mesafenin kendi içinde bir anlamı yok. Bu nedenle şimdiye kadarki fiili uygulamalara güvenilerek esnek üretim-esnek çalışma kurallarını her yerde yasalaştırarak bu konuda daha büyük bir güvence oluşturmaya çalışıyorlar.

Esnek üretim sermayenin sınırsız
sömürü özgürlüğüdür

Teknik bir takım yanları bir tarafa bırakılırsa, esnek üretim, işgücünün bütünüyle sermayenin istediği koşullarda ve kendi belirlediği ücretlerle istihdam edilmesini sağlayan bir modeldir. Esnek üretim, en basit ifadeyle işverenin işçi üzerinde sınırsız ve keyfi çalıştırma ve yönetme hakkı, işvereni sınırlayan tüm yasa ve kuralların ortadan kaldırılmasıdır. Esneklik, sınıfın köleleştirilmesidir. Bunun uluslararası biçimi deregülasyon, yani düzensizleştirme-kuralsızlaştırmadır. MAİ, MİGA vb. ile uluslararası düzeyde yapılanların bir benzeri, esnek üretimle işyerlerinde yapılmaya çalışılıyor. Sermaye önüne çıkan tüm engelleri ve sınırları ortadan kaldırarak kendisine bir sömürü cenneti yaratmayı amaçlıyor. Bunun için işine gelmeyen herşeyi esnekleştirme yoluna gidiyor.

Çalışma yaşamında esnek üretim çeşitli biçimlerde uygulanıyor. İşe, işyerine, iş sürelerine, iş hukukuna bağlı olarak farklı biçimlerde uygulanan esneklik bütünüyle işçi sınıfının daha fazla sömürüsünü ve örgütsüzleştirilmesini esas alıyor. Dahası, çeşitli yükümlülüklerden kaçınmayı, mümkün olduğunca emeğin haklarını ve bağımsız bir sınıf olarak davranma koşullarını sonuna kadar kısıtlamayı hedefliyor. Esnek üretiminle işçi sınıfının nasıl paryalaştırılmaya çalışıldığı, çeşitli uygulamalar ve ortaya çıkan sonuçlar üzerinden daha açık biçimde görülebilir.

Esnek üretimin uygulanma biçimleri
ve yarattığı sonuçlar

Esnek üretimin sınıf üzerindeki uygulamaları şu başlıklarda toplanabilir: Taşeronluk, fason üretim, kaçak işçi çalıştırma, geçici işçi, mevsimlik işçi uygulaması, takas işçilik, istisna akti, kısmi süreli hizmet akti, kapsam dışı personel, özel güvenlik görevlisi, belirli süreli hizmet akti, part-time çalışma, ücretsiz izin, toplu işten çıkarma, kısa süreli çalışma, vardiya sayısının azaltılması ya da çeşitlendirilmesi, çalışılan süreyle orantılı ödeme, kayan iş süreleri, telafi edici çalışma, vardiyalı çalışma, sıkıştırılmış iş haftası, işçilere yarım ücret ödenerek izne çıkarılması, ücret zamlarının toplu iş sözleşmesinde kabul edilenden az uygulanması, toplu iş sözleşmelerinde ücret maddesinin tadili, performansa dayalı ücret sistemi, toplam kalite yöntemi ve kalite çemberleri, evde &ccdil;alışma, çocuk işçi çalıştırma. Bunlar işverenlerce, sınıfın örgütlülük ve mücadele durumu dikkate alınarak parça parça uygulamaya sokulmaktadır.

Esnek çalışma işçi sınıfını kölece çalışma koşullarına ve düşük ücretlere mahkum ediyor, iş güvencesini ortadan kaldırıyor

Kapitalizmin yapısal bir sorunu olan işsizlik esnek üretim saldırısıyla daha da artıyor, iş güvencesi bir hayal haline getiriliyor. Yeni üretim teknikleri üretimde verimliliğin artırılmasına imkan sağlıyor. Çalışma koşullarını kolaylaştırıyor. Fakat bu gelişmeler hiçbir biçimde sınıfın çıkarlarına göre kullanılmıyor. Aksine, çalışmanın daha da ağırlaştırılması, ücretlerin düşürülmesi, işşizliğin arttırılması biçiminde sınıfa karşı kullanılıyor. Örneğin çalışma saatleri yine azalmıyor, tersine arttırılıyor. Çünkü işçi sayısını sürekli azaltmak temel bir strateji. Azaltılan işçi sayısıyla artan talebi karşılamak için zorunlu fazla mesailer getiriliyor, işçiye birden çok iş yaptırılıyor. Böylece işçi, çok çalışarak sefalet ürettiği gibi sınıf arkadaşlarının işsizliğine de yol a&ccdil;ıyor.

İş güvencesi sınıfın en öncelikli sorunlarından birisi olduğu için, işverenler bunu esnek çalışma saldırısıyla birlikte sınıfa karşı daha etkili bir silah olarak kullanma olanağına kavuşuyorlar. Yeni üretim tekniklerinin ve modellerinin geliştirilmesiyle birlikte üretim-verimlilik artarken işsizlik de paralel olarak büyüyor. İşsizliğin arttığı bir ortamda işten atılmak bir kabus haline geliyor. Sınıfın çalışan kesimleri için işten atılma, boşta gezen kesimleri içinse işşizlik kabusu esnek üretimle birlikte daha da ağırlaşan bir prangaya dönüşüyor.

Öte taraftan artan işşizlik, sermayenin keyfine ve ihtiyaçlarına göre toplu işçi atmanın da bir olanağı demek. Üstelik patronlar esnek üretim saldırısıyla birlikte, toplu işten atmaları yasallaştırarak bu sorunu kökten çözmeyi hedefliyorlar. Ücretsiz izinler zaten dönem dönem başvurulan fiili bir uygulama. Sermaye şimdi bunu yasallaştırarak kendisini iyice güvenceye almak istiyor. Bunun için “iş yok, zarar ediyorum” demesi yeterli olacak. Bilim Kurulu’nun hazırladığı ve kamuoyunu yanıltmak için İş Güvencesi Yasa Tasarısı olarak hazırlanan taslağa göre, bu konuda sermayeye getirilen tek yükümlülük işçileri atma nedenini bildirmesidir. İşgüvencesi dedikleri şey tastamam bu maskaralıktan ibaret.

Milyonlarca işşizin düşük ücretlerle de olsa bir iş bulma umuduyla kuyruğa girdiği “ne iş olsa yaparım” dediği bir emek piyasası ve istediği zaman işçi atma özgürlüğü. İşte sermaye kendisine böyle bir cennet yaratmak istiyor. Esnek çalışma koşullarını dayatarak bu cennetin yollarını döşüyor.

Esnek üretim-çalışma uygulamasıyla birlikte işçinin ücreti işverenin keyfine kalıyor. Daha doğrusu artan işşizlik işçi ücretlerini otomatik olarak düşürüyor. Öte taraftan sermaye bu durumu işçinin önüne daha ağır işler koymanın, parça başı ücret sistemini oturtmanın bir olanağı olarak da değerlendirme yoluna gidiyor. İş imkanlarının azaldığı ve işsizliğin arttığı koşullarda işçinin önünde iki seçenek kalıyor: Ya verilen ücrete-ağır çalışma koşullarına razı olmak, değilse işten ayrılmayı göze almak. Ya da dayatmaları kabul etmemek ve dişe diş bir mücadeleyle ücretini artırma yoluna gitmek.

Sosyal kazanımlar gaspediliyor,
örgütlenme hakkı fiilen engelleniyor

Esnek çalışmanın en büyük saldırı hedeflerinden biri de işçilerin kazanılmış haklarına sermayenin el atmasıdır. Şimdiye kadar ayrı bir fonda biriken tazminatlar zaten bir şekilde sermayenin kullanımına sunuluyordu. Fakat sermayeye artık bu da yetmiyor. Yeni düzenlemelerle birlikte biriken tazminatların ödenmesi belli koşullara bağlanarak sermaye bu yükten de kurtarılmaya çalışılıyor. İş güvencesinin olmadığı, işşizliğin çığ gibi büyüdüğü, toplu işten çıkarmaların bir hak olarak tanınmaya çalışıldığı bir durumda kıdem tazminatını almaya hak kazanmak için belli bir süre düzenli olarak bir işte çalışmanın şart koşulması, işçi sınıfının bütün birikiminin sermaye tarafından keyfi bir şekilde gaspedilmesi demektir. Emeklilik yaşının yükseltilmesiyle beraber düşünüldüğünde, sermayenin işçi sınıfına yanızca çalışarak ölme hakkı tanıdığı söylenebilir.

Esnek çalışma saldırısının temel hedeflerinden bir diğeri, işçileri üretim süreci içerisinde bölmek, dayanışmalarını azaltarak bireycileştirmek ve ortak hareket etmelerini, örgütlenmelerini engellemektir. Esnek çalışma saldırılarının tamamı hem bunu amaçlıyor, hem de doğrudan bu sonucu yaratıyor. Esnek çalışma saldırısının uygulanabilmesi için sınıfın örgütlü gücünün, yani sendikaların bitirilmesi veya işlevsiz hale getirilmesi gerekiyor. İstenilen ücreti elde etmek için iş yavaşlatma, örgütlenme, grev hakkı yeni uygulamalarla etkisiz hale getirilmeye çalışılıyor. Üretimin, işyerinin, çalışma saatlerinin parçalara ayrılması ve yeni iş organizasyonu bunun maddi temelini döşüyor. Esnek çalışma tam olarak uygulandığında bir işçi patronu tarafından bir başka patrona süreli ya da süresiz olarak “öd&uul;nç” verilebileceği için, onun bir sabit patronu, bir sabit işyeri-işkolu da olamayacak, dolayısıyla herhangi bir sendikaya da üye olamayacaktır.

Amaç, örgütsüzleştirilen işçilerin toplu pazarlık ve eylem yapma hakkı ve gücünü ellerinden alarak onları bireysel sözleşmeler yapmaya, dayatılan koşulları kabul etmeye zorlamaktır. Küçük işletmelerde uygulanan bu sistemi esnek çalışma adı altındaki düzenlemelerle bütün işletmelerde yaygınlaştırmak istiyor sermaye. Bu da “çekirdek kadro” olarak tanımlanan çok az işçi dışında geri kalanlarının taşeronlaştırlması, istenildiğinde atılması ya da bir başka işverene satılması anlamına geliyor. Esnek çalışma uygulamalarını kabul ettirdikten sonra sermayenin sendikaları istediği çizgide tutması hiç de zor değil.

Sermaye, sendika bürokrasisinin gönüllü hizmetleriyle bu alanda epey bir mesafe almış bulunuyor. Özellikle çalışma saatlerinin ve işin esnetilmesi nerdeyse yaygın bir uygulama haline gelmiş durumda. Çıkarlarını sınıfın çıkarlarından ayrı, ondan üstün tutan, yollarını sınıfınkinden ayıran bürokrat takımının “sendikanın çıkarları”, “ülke çıkarları”, “iş barışının korunması”, “yasaların dışına çıkmama”, “verimliliğin artırılmasına katkıda bulunma”, “bu işşizlik ortamında en azından iş güvencesini garanti altına alma” gibi gerekçelerin arkasına saklanarak esnek çalışmayı meşrulaştıran, sessizce onay veren tutumları sermayenin saldırılarını parça parça hayata geçirmesini daha da kolaylaştırmaktadır.

Sınıf çıkarları gereği sendika bürokratları esneklik adıyla gerçekleştirilen saldırılara somut bir karşı tutum almaktan kaçıyorlar. Öne sürdükleri gerekçeler ise kafaları karıştırmaya dönük ikiyüzlü bir politikadan ibaret. Sermayenin, “ya esnek çalışmayı kabul edersiniz ya da sizi tanımayız” tehditlerine “sendikanın varlığını sürdürmek-sendikal çıkarları korumak” mazeretine sığınarak boyun eğiyorlar. Sözümona sendikaların örgütsel varlıklarını korumanın bedeli ise üyelerinin haklarının gaspedilmesine göz yummak, esneklik saldırısına geçit vermek oluyor. Böylece sendika-sınıf ilişkisini ‘sendikalar sınıf için değil, işçi sınıfı sendikalar içindir’ biçiminde tersyüz ediyor, bürokratik çıkarlarını sendikal çıkarlar şeklinde yutturmaya çalışıyorlar. Türk etal gibi uşaklıkta kaşarlanmış olanları bunu ,“önce fabrikanın ve işverenin çıkarları, sonra işçinin çıkarları”, “hem kazanmak hem kazandırmak istiyoruz” biçiminde cepheden savunurken, diğerlerinin tutumu da bundan aşağı kalır değil.

Tek yol örgütlü militan sınıf mücadelesi,
topyekûn sınıf seferberliği

Sendikaların bürokrat takımının denetiminde olması, işçi sınıfının saldırının kapsamı ve ciddiyeti konusunda yeterince bilgi sahibi olmaması ve sınıf hareketinde yaşanan genel dağınıklık, esneklik vb. adlar altında yöneltilen saldırılarda işçi sınıfının işini zorlaştırmaktadır. Öyle ki, tepede yaşanan teslimiyetçi tutum mücadele etmek isteyen az sayıdaki sendikaların da karşısına güçlükler çıkarmaktadır. Zira, sermaye ihanetçi tutumları diğerlerine karşı “emsal” olarak kullanmaktadır. Uygulandığı her yerde sınıfın örgütlü gücünü sınırlamayı ve ezmeyi amaçlayan esnek çalışma dayatmasına karşı sendika bürokrasisinden bir şey beklenemez. Pek çoğu bu saldırıda sermayenin piyonu olarak davranmaktadır. Bir kısmı ise açıktan bu uygulamaların sınıfın çıkarına olduğu propagandasını yaparak saldırının sınıf içindeki taşeronlu&curen;unu yapmaktadır. Bir kısmında ise saldırının püskürtülemeyeceği inancı hakimdir. Kuşkusuz yasalaştırılmak istenen esneklik saldırılarına karşı itiraz eden, mücadele etmeye çalışan bazı sendikalar da var.

Verili durumda öncelikle sendikal örgütlülüklerin bu mücadelede etkin biçimde kullanılması için sendikalara egemen olan sınıf dışı ve korkak, sınıfa güvensiz anlayışlar ve sendikal yapıyla bir yere varılamayacağı bilinmelidir. Sermayenin “İş güvencesi” aldatmacasıyla yasalaştırmaya çalıştığı esneklik saldırısında oynadıkları hain tutum açık biçimde teşhir edilmeli, esneklik saldırısıyla birlikte bu hain takım da hedefe konmalı, sendikalar ihanet yuvası olmaktan çıkarılmalıdır.

Sermaye şu günlerde bu saldırıyı yasal güvence altına almak için gizli ve hummalı bir çaba içindedir. Özellikle bu yasalaştırma girişimine karşı açık bir tutum alan sendikalarla, sendikacılarla, ilerici-öncü işçilerle ortak bir platform oluşturmak, ortak hareket etmek büyük bir önem taşımaktadır. Sınıfın daha geniş kesimlerinin desteğini bu türden mücadele platformlarına kazanmak için yaygın bir propaganda çalışması yürütmek, sınıf tabanına inmek gerekmektedir. Birkaç protestoyla, sınırlı bir çalışmayla yetinilemez. Hayati önemdeki bu saldırı uzun soluklu, ısrarlı bir çalışmaya konu edilmelidir.

Kapsamı, yaygınlığı ve sermayenin uygulamaktaki ısrarı ne olursa olsun esneklik saldırısı püskürtülemez değildir. Bunun yolu, sınıfın örgütlü gücünü açığa çıkarmak, her olanağı kullanarak onları gerçekleşen saldırılar karşısında aydınlatmak ve harekete geçmeye zorlamaktır. İşçi sınıfının yıllarca mücadele ederek kazandığı temel haklara yönelik bu kapsamlı saldırı, ancak uzun soluklu, birleşik bir sınıf mücadelesiyle püskürtülebilir.

Milyonlarca işçiyi karın tokluğuna canı çıkıncaya kadar çalışmaya, sefalet içinde yaşamaya mahkum etmeye çalışan aç gözlü sermaye bunu başaramayacaktır. Yaratmaya çalıştığı sömürü cenneti eninde sonunda ona cehenem olacaktır.



Fordizmden post-fordizme sömürüyü
artırma arayışları

Sermayenin bütün dünyada uygulamaya çalıştığı esnek üretim-esnek çalışma başlığı altındaki düzenlemeler, kapitalizmin 1970’lerde ortaya çıkan yeni dönem bunalımını çözmek için geliştirdiği stratejik saldırının en önemli dayanaklarından birini oluşturuyor. Krizin temel nedeni azalan kâr oranlarının, pazar daralmasının ve keskinleşen rekabetin yarattığı sarsıntılardır. Özellikle yeni üretim teknikleri ve iş yönetimi modelleriyle işçinin verimini artırırken ücretleri düşürerek maliyetleri azaltmak, kâr oranını artırmanın en klasik yöntemidir. Kriz, sermayenin yeni ihtiyaçlarına ve dönemin koşullarına uygun olarak her alanda yeni bir düzenlemeyi dayatıyordu. Kuşkusuz bu yenilik ve düzenlemelerin bütün faturası emeğe ödetilecekti. Böylece, sınıfa yeni saldırılarla yürütülecek bu yeni düznlemeler aynı zamanda yeni dönemde sınıf hareketinin de yeni koşullarını kaçınılmaz olarak beraberinde getirdi.

20. yüzyılın başlarından 1970’lerin ortalarına kadar kapitalist işletmelerde Fordizm, Taylorizm olarak bilinen kapitalist üretim modeli uygulanıyordu. İlk olarak 1913 yılında Ford otomobil fabrikasında uygulandığı için üretim modeli bu adla anıldı. Fordist sistemde, standartlaştırılmış ürünler hareketli bantlar etrafında sabit olarak çalışan işçiler tarafından seri ve kütlesel bir şekilde üretilir. Her işçi sabit bir iş yapmakta, iş akışı yürüyen bant sistemine göre planlanmaktadır. Herhangi aksaklık, bant sistemiyle birbirine bağlı çalışmayı aksatmakta, işçileri üretimden bir süreliğine de olsa alıkoymaktadır. Pazara sunulan ürün tek bir fabrikada (entegre üretim) üretilmekte, ürünlerin kalite ya da hata kontrolü üretimin sonunda yapılmaktadır. Doğal olarak bu üretim modeli daha fazla sayıda işçi gerektirmekte, hatalı üün oranını artırmakta, herhangi bir bölümdeki aksama diğer bölümleri de devre dışı bırakmaktadır. Bu sermaye için büyük bir kayıp olarak görülüyordu. Diğer taraftan bu modele dayalı üretimde farklılaşan talebi karşılamak zorlaşmaktadır. Bütün bunlar ürünün üretimin maliyetini yükseltmektedir.

Pazarın-talebin esnekliğine bağlı bir model arayışı bu koşulların itkisiyle gündeme geldi. "1970’lerin ekonomik krizi ile pazardaki dalgalanmalar, ürünlerdeki çeşitlilik, bazı ürünlerin pazarda doygunluğa erişmeleri, seri üretimde verimlilik düşmesi, sanayileşmiş ülkelerde artan işsizlik, Japonya ve yeni sanayileşen ülkelerden kaynaklanan rekabet, uluslar ötesi makro-ekonomik düzenlemelerin artık mümkün olmaması ve Keynesci refah devleti politikalarının gerilemesiyle birlikte, Fordist üretim sistemi değişen bu koşullara yanıt veremez duruma geldi” (Petrol-İş ‘97-99 Yıllığı, s.920)

1970’lerin ekonomik krizi ve bilgisayar teknolojisinin üretimde kullanılmaya başlanması ile beraber Fordist üretim organizasyonunda adım adım değişikliğe gidildi. Fordizmin krizi olarak da nitelendirilen bu süreci aşmak için pazar ve rekabet koşullarına uygun, daha az maliyet gerektiren, aynı anda farklı ürünlerin üretilebildiği, işçilerin verimini artıran ve üretime daha aktif katılımını sağlayan yeni üretim modelleri geliştirildi.

1970’lerden itibaren uygulanmaya başlanan bu üretim modelleri post-fordizm, toyotaizm, esnek üretim, kalite çemberleri vb. isimlerle anılmaktadır. Temel amaç, azalan ya da artan talebe ve talepteki çeşitlenmeye göre esnek bir üretim modeline geçmek; fazla üretim nedeniyle oluşan stok sonucu doğan ölü sermayeyi daha kârlı yatırımlara yönlendirmek ve giderek sıfır stoklu üretime ulaşmak (yerinde ve zamanında üretim); hatalı üretim sonucunda ortaya çıkacak maliyetleri en aza indirmek için kalite kontrolünü tüm süreçlerde işletmek (Kalite Kontrol Çemberleri, Toplam Kalite Yönetimi vb); daha az işçiyle, daha düşük ücretlerle ve daha yoğun bir çalışma disipliniyle işçi maliyetini düşürmek (çalışma saatlerinin, ücretlerin, yapılan işin esnekleştirilmesi) ve bu yolla kâr oranını artırmaktır. Modein hedefi maliyetleri, özellikle emeğin maliyetini düşürerek verimliliği -yani kârı- artırmak olunca, kaçınılmaz olarak öncelikle bir dizi eski uygulamaya son vermek gerekti. Üretim organizasyonunun değiştirilmesine paralel olarak işçi sınıfının kazanımlarının parça parça ortadan kaldırılması demekti bu da.

Öncelikle, ağır işçilik gerektiren, çevreye ve çalışan işçilere zarar veren işletmelerin az gelişmiş ülkelere taşınmasına hız verildi. Bu ülkelerdeki ucuz ve çoğunlukla örgütsüz işgücü alabildiğine sömürüldü. Bunu her bir işletmenin kendi içinde parçalara ayrılarak taşeronlaştırılması izledi. Üretimin daha küçük parçalara ayrılması emeğin örgütlü gücünün parçalanmasıyla birarada yürütüldü. İşçilerin bir sınıf olarak en büyük silahı olan birliği ve örgütlülüğünü parçalamak üzere yeni iş yasaları ve yeni düzenlemeler peşi sıra geldi. Böylece “esneklik”, “işçinin işe yabancılaşmasını engellemek”, “iş verimini artırmak”, “kaliteyi artırmak” vb. teknik argümanlara sınıfa öncekinden daha katı bir sömürü dayatıldı.