26 Ocak '02
Sayı: 04 (44)


  Kızıl Bayrak'tan
  Kürt sorunu ve "ana dilde eğitim" hakkı
  "AB'ye uyum yasaları" adı altında faşist rejim tahkim ediliyor
  Sermayenin yeni saldırı hamlesi
  Soygun yasası onaylandı
  Türkiye nasıl "dünya devleti" oldu?
  Sınıfın kazanımlarına yönelik saldırı kurumlarına bir yenisi ekleniyor
  Emperyalist tekellere sınırsız sömürü özgürlüğü
  F tipi "sohbet genelgesi"
  "F tipinde isyan", "Hain tuzak" ya da "The Day After"
  Dünya ölçüsünde güçlenen sınıf mücadeleleri
  Nazım Hikmet'e mektup...
  Siyonist terör kıskacında boğulmak istenen Filistin direnişi
  İsrail şimdi daha mı güvende?
  "Anadilde eğitim" kampanyası ve gerçekler...
  Sorunlarımızı devrimci mücadele programıyla aşabiliriz
  Mücadele tarihimizden...
  TİSK saldırı hazırlığı içinde
   Mücadele Postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
“F tipinde isyan”, “Hain tuzak” ya da
“The Day After”

“Üç kapı açılıp, dokuz hükümlü ve tutuklu bir araya geldiği taktirde ilk yapacakları, koridoru kontrol altında tutan kameraları tahrip ederek ortadan kaldırmak olacaktır.(...)

Koridora çıkan 9 kişi, demir parmaklıklar arkasından haberleşebilecek, iki koridor arasındaki kapıları çok çabuk tahrip edebilecek, bunun sonucunda, şu anda cezaevinde sağlayamadıkları anında eyleme geçmeyi, isyan çıkarmayı ve infaz koruma memurlarını da buralara sokmayarak veya rehin alarak bu koridorlara müdahale edilmesini engelleyebilecektir. (...)

Cezaevi disiplin ve asayişi büyük ölçüde bozulacak, ayrıca bir araya gelen kişilerin örgüt eğitimi faaliyetlerine başlamaları ve cezaevi yönetimi ile ülke güvenliği açısından tehdit unsuru olmaları sonucunu doğuracaktır. (...)

Bir araya gelen dokuz kişi kamera kontrolünü yok ettikten sonra, karşı veya yan koridorlarla birleşmek suretiyle 36 kişilik bir güç oluşturacak, bu durum zincirleme olarak bütün cezaevinde hakimiyetin büyük ölçüde örgüt mensuplarının eline geçmesi sonucunu doğuracak ve cezaevi işgal edilmiş olacaktır.

Bu durumda, görev yapılması engelleneceğinden çatışma ortamı doğacak, neticede F tipi cezaevlerinin kapatılması gündeme gelecektir. (...)
Önerinin kabul edilmesi, açlık grevi ve ölüm orucuna devam etmekte olanları cesaretlendirecek, cezaevlerinde yeni olaylara ve ileride giderilmesi mümkün olmayan zararlara neden olacak, bitmekte olan terör eylemlerinin yeniden alevlenmesine yol açacaktır."

Yukarıdaki satırlar, “F tipinde isyan”, “Hain tuzak” ya da “The Day After” ismiyle filme çekilecek bir senaryodan değil, T.C. Adalet Bakanlığı’nın 14 Ocak 2001 tarihli yemekli toplantısında dağıtılan basın açıklamasından alındı. Akıllarına ilk gelenin “İSYAN” olması; F tipi hapishanelerde nasıl ve ne şiddette bir baskının, işkencenin uygulandığının kabulü anlamına geliyor. Bakanlık, “F tipi hücrelerde ancak isyan edilir” demektedir. Nitekim, Adalet Bakanlığı’nın eski danışmanı, ABD’de “cezaevi uzmanı” olarak çalışan Melda Türker, 07 Kasım 1999 tarihinde Radikal gazetesinde yayınlanan röportajında, “Türkiye’de cezaevlerinde hak arayan mahkumlar, hayatlarının devamlı tehdit altında olduğu o korkunç şartlarda yaşamak zorunda. İsterse en korkunç terörist olsun, kimse asla o şartlarda yaşatılmamalı. Buna kimsenin hakkı yok. İsyanlar bundan çıkıyor.” diyerek gerçek olguları itiraf etmişti. Üstelik, Melda Türker’in sözünü ettiği “korkunç şartlara sahip hapishaneler”, F tiplerinin yanında “masum” kalmaktadır.

Dört Baronun, hukuka duydukları saygı ve insan hakları konusunda taşıdıkları kaygı nedeniyle geliştirdiği,"üç kapı üç kilit” diye adlandırılan 29 Kasım 2001 tarihli önerisinin, “insan hakları kampanyası”na dönüşmesini, “düşmanca, hainane bir faaliyet" olarak kabul eden Bakanlık; ilk yaptığı açıklamaların yeterli olmadığını düşünmüş olmalı ki, şimdi de “dehşet masalları”na sarılmış durumdadır. Mahpusların öneriye olumlu yanıt vermelerinin ardından, ölüm oruçlarının devamını, “mahpusların kabul edilemez nitelikli siyasi talepleri olduğu”na, “örgüt planları”na ve “kasıtlı inatları”na bağlayan iddiaları boşa çıkan, sıradan hususlarda dahi inandırıcılığını kaybetmiş bir makamın, böylesi Yeşilçam’ın tarihinde bile görülmeyen ucuz senaryolardan medet umması, bir bakıma son derece açıklayıcı ve öğretici oluyor.

Yaklaşık 1 aylık suskunluktan sonra, 22 Aralık 2001’den itibaren, Bakan H.S.Türk demeçler vermeye başladı. Baro’ları, ismi geçen öneriyi hazırlamadan önce kendilerine gelmemekle suçlayan Bakan, önerinin “bilgisizlikten kaynaklanmıyorsa, bir aldatmacadan ibaret olduğu”nu ileri sürdü. Önerinin “eylemcileri cesaretlendirmekten ve sorunları daha çok çıkmaza sokmaktan başka bir işe yaramayacağı”nı iddia ederken, “Amaç koridorun koğuş gibi kullanılmasıdır. Aynı malta boyunca 20-30’dan fazla oda var. Hepsinin kapısını açarsanız eski koğuş sistemine döner” diye, kamuoyunu yanıltmaya çalıştı. Bu arada yasal engellerden de söz ediyor ve TMY’nın 16. maddesine işaret ediyordu. Aynı günlerde, hızını alamıyor ve ilginç benzetmeler de yapıyordu: “Ölüm oruçları ABD’deki saldırılardan farksızdır.”

İşin aslını onun bu açıklamalarından değil, özel görüşmelerinden öğreniyorduk. Hürriyet yazarı Yalçın Bayer, 06 Ocak 2001 tarihli köşesinde Bakan’la yaptığı telefon konuşmasını aktarıyor ve Bakan’ın “Tecrit iddialarını sürdürdükleri sürece mevcut sistem ne pahasına olursa olsun sürdürülecektir” dediğini, arkasından da “Bu benim kişisel kararım değil.” sözlerini sarf ettiğini yazıyordu. Böylece, bir kez daha, F tipi operasyonunun merkezi devlet kararıyla yürütüldüğünü, tecrit sözcüğünü kullanmanın bile “inat” bakımından yeterli olduğunu anlıyorduk. “Paha” kelimesi ise, üç haneli sayılara ulaşmak üzere olan ölümler ile 300’lü, 400’lü sayılarla ifade edilen sakatlar, felçliler ve yaralıların daha da artacağını ifade ediyordu. Oysa Bakan 09 Ocak 2002 tarihinde, objektiflerin içine baka baka “Türkiye hiç bir evladını kaybetmek istemiyor. Bu dram artık bitmeli.” demişti.

Başından beri böyle davranmıştı. Sözüne güvenilmezliği , çarpıtmacılığı ve acımasızlığı hususunda üç-beş yarenliği dışında kamuoyunda tam bir mutabakat oluştu. Bakan’ın 19 Aralık öncesinde bal gibi yaptığı, sonrasında hep kendisine çok uzak bir kavram gibi lanse ettiği “pazarlıkçılığı”, son önerinin etkisi ile yeniden depreşti. Hem de açıktan pazarlığa girişti. Aklı sıra manevra yapıyor, ancak bir çok gerçeği deşifre ediyordu. En önemli argümanlarından biri olan, TMY’nın 16.maddesinin “sadece ortak kullanım alanlarında ve belli bir amaçla bir araya gelinmesine izin verdiği” yolundaki iddialarını, “10 kişinin, haftada bir kez, sohbet amaçlı, 5 saat bir araya getirilebileceği” önerisiyle tekzip ediverdi. Bu hilkat garibesi manevrasını, genelge haline getirip sümen altında beklettiğini de söylemekte bir sakınca görmedi. Pazarlıkçılık, şantaj bir yana, bu teklifin ahlakiliği; F tiplerinin anahtar kavramı “tredman” şartına dayanması (10’luk gurubun tretmanlı etkinliklere katılanlar arasından Seçici Komisyon’ca belirlenmesi) ile açık bir biçimde kendini gösteriyordu. Nihayetinde, akıl hocalarının “topu tutuklulara at” tavsiyesine uyarak genelgeyi 18 Ocak 2002’de yürürlüğe koymakla topu “taça” atmış oldu.

H.S. Türk’ün “Ölüm orucundaki insani sorunu tahliye ve afla çözüyoruz” diyerek tahliye/tasfiye operasyonuna göndermede bulunması da en hafifinden insanlarla alay etmek olarak görülmelidir. Tamamına yakını kalıcı rahatsızlıklar ve onulmaz yaralara mahkum mahpusların tahliye edilmesi, yeni ölümleri ve sakatlanmaları engellemiyor. Ölüm orucunun bu yolla da bitirilemediği görüldüğü halde (tahliye/tasfiye taktiği işletilmeye başlayalı 10 aya yakın süre geçti.), bu politikada ısrar edilmesi, ölüm orucu eyleminin sürmesi, daha fazla kişinin zarar görmesi ve kamuoyununu aldatılmasını sağlamaya yöneliktir.

“Anadilde eğitim” talebi ile okullara, üniversitelere binlerce dilekçe veren öğrenci ve velilerin yüzlerce gözaltı ve onlarca tutuklamayla karşılaştığı; HADEP’e karşı eşzamanlı bir biçimde örgüt binalarına baskın, yasaklama, kapatma, soruşturma, gözaltı ve tutuklamalara hız verildiği; TBMM İnsan Hakları Komisyonu’nun MHP’li Başkanı Hüseyin Akgül’ün bile tıpkı selefi Sema Pişkinsüt gibi, aynı gerekçelerle (işkence mağdurlarının ismini vermediği için), TCK md. 230 uyarınca soruşturma açılabilmesi için dokunulmazlığının kaldırılmasına çalışıldığı; 430 sayılı SS ünvanlı KHK’nin OHAL bölgesinde 40’lı günlere varan gözaltıya yol açan hükmünü uygulamadığı için Diyarbakır DGM hakimi Ali Haydar Yücesoy hakkında “hizmet içinde resmi sıfatın gerektirdiği güven duygusunun sarsılmasına sebebiyet verdiği” gerekçesiyle soruşturma başlatıldığı; Dinç Bilgin, Cavit Çağlar gibi hortumcu/soyguncu “sanık”ların tutukluluk hallerini hapishanede değil özel sekreterli hastane (Kartal Devlet Hastanesi’nin 6. ve 7. katları) odalarında sürdürdükleri; Bakırköy Hapishanesi’nde ise çocuk tutukluların insanlık dışı koşullar, işkence ve kötü muamele nedeniyle isyan etme hakkını kullandığı; 19 Aralık katliamı esnası, sevk sırası ve F tiplerine alınış esnasında gerçekleştirilen kıyım ve vahşete dair suç duyurularının, çoğunda doktor raporu bile varken takipsizlik kararları ile reddedildiği; aynı operasyonu incelemek amacıyla 04 Ocak 2001 tarihinde oluşturulan TBMM Alt Komisyonu’nun aradan geçen 1 yıllık süreye rağmen hala raporunu hazırlamadığı insan hakları ve hukuk panoramasında; bir yandan işyurtlarında boğaz tokluğuna angarya dayatarak mahpusların emeğini sömürmek istediği L tipi hapishaneler projesini geliştiren, (G)izleme Kurulları’na, işlevlerine uygun olarak, ne kadar insan hakları ihlali konusunda sabıkalı veya duyarsız eski/yeni memur varsa seçtiren (İşkencecilerin avukatları, işkencecileri beraat ettiren mahkeme başkanları, hapishane katliamlarının savcıları, emniyet müdürleri vb.) Adalet Bakanlığı; F tipi insan öğütme makinasının başında keyif çatmayı sürdürüyor.

Açılım Hukuk Bürosu
Basın Bülteni, No:27, 21 Ocak 2002