26 Ocak '02
Sayı: 04 (44)


  Kızıl Bayrak'tan
  Kürt sorunu ve "ana dilde eğitim" hakkı
  "AB'ye uyum yasaları" adı altında faşist rejim tahkim ediliyor
  Sermayenin yeni saldırı hamlesi
  Soygun yasası onaylandı
  Türkiye nasıl "dünya devleti" oldu?
  Sınıfın kazanımlarına yönelik saldırı kurumlarına bir yenisi ekleniyor
  Emperyalist tekellere sınırsız sömürü özgürlüğü
  F tipi "sohbet genelgesi"
  "F tipinde isyan", "Hain tuzak" ya da "The Day After"
  Dünya ölçüsünde güçlenen sınıf mücadeleleri
  Nazım Hikmet'e mektup...
  Siyonist terör kıskacında boğulmak istenen Filistin direnişi
  İsrail şimdi daha mı güvende?
  "Anadilde eğitim" kampanyası ve gerçekler...
  Sorunlarımızı devrimci mücadele programıyla aşabiliriz
  Mücadele tarihimizden...
  TİSK saldırı hazırlığı içinde
   Mücadele Postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
Soygun yasası onaylandı

Başbakan Ecevit 3 Aralık’ta bir tasarruf genelgesi yayınlamıştı. Genelgede; “uygulanmakta olan ekonomik programın temel hedeflerinden olan makroekonomik istikrarın tesis edilmesi ve gelir dağılımındaki adaletsizliğin giderilmesi amacıyla kamu tarafından topluma sağlanan mal ve hizmetlerin adil ve ayrıcalıksız bir şekilde sunulması ve fiyatlandırılmasının gerekli olduğu” söyleniyordu. Bunun anlamı, kamu kuruluşları tarafından sağlanan bazı hizmetlerin tasfiye edilmesi ya da paralı hale getirilmesi idi.

Daha sonra bu genelgeyi de kapsayacak şekilde bir yasal düzenlemeye girişildi. Bu yasal düzenleme Ecevit ABD’ye gitmeden yetiştirildi.

Yasanın amacı “kamu giderlerini azaltmak” olarak gösteriliyor. Ve bu çerçevede işçi ve emekçilerin yaşamını doğrudan ilgilendiren birçok konuda yeni düzenlemeler getiriyor. Ve tahmin edilebileceği gibi, bu kanun kapsamındaki her düzenleme işçi ve emekçi yığınlar açısından yeni bir soygun anlamına geliyor.

Emlak vergileri arttırıldı

Geçen hafta bu yasayla ilgili iki tartışma yaşandı. Birinci tartışma emlak vergilerinin bu yasayla arttırılmış olması ile ilgiliydi. Yasaya göre hem emlak vergileri arttırılıyor, hem de verginin hesaplanmasında kullanılan bina ve arsa rayiç bedellerinin yeniden belirlenmesi hükme bağlanıyordu. Pratik olarak bunun anlamı, bina ve arsa vergilerinin öncekine göre 20-40 kat gibi korkunç oranlarda artması demekti. İki yıl önce evi için 20 milyon vergi vermiş birinden bu yıl en az 200 milyon vergi alınacaktı. Emlak vergilerindeki bu büyük artıştan sadece ev ve arsa sahipleri değil kiracılar da etkilenecekti. Çünkü ev sahipleri verdikleri vergiyi otomatik olarak kiralara yansıtacaklardı. Bu durum toplumda büyük bir tepkiyle karşılandı. Hatta burjuva basında emlak vergisiyle ilgili olarak devlete “gücün yetiyorsa gel al” diyen röportajlar, köşe yazıları yayınlanmaya başladı.

Tepkilerin hesap edilenden çok daha sert ve yaygın olduğunu gören başbakan, iki gün önce televizyonlara çıkarak, “emlak vergisinde ölçünün kaçtığı anlaşılıyor, yeni bir düzenleme için talimat verdim” demek zorunda kaldı. Başbakan’ın bu açıklamasının ne anlama geldiğini önümüzdeki günlerde göreceğiz. Gerçek olan şu ki, hükümet bir kez daha soygun politikalarına tepki gösteren toplumla bu politikaların esas sahibi İMF arasında sıkışmış durumdadır. Çünkü İMF vergi gelirlerinin arttırılmasını ve bütçe açıklarının böylece azaltılmasını dayatmaktadır. İMF’nin sözünden çıkması çok kolay olmadığına göre, hükümet muhtemelen emlak vergisi konusunda da önümüzdeki günlerde bir takım göstermelik düzenlemeler yapmakla, yasadaki kimi aşırılkları törpülemekle yetinecektir. 2002 yılında vergi gelirlerini yüzde 150 arttırmak zorunda olan hükümetin başka bir şey yapmasının olanakları da yoktur.

Büyükşehir belediyelerinin kayıkçı dövüşü

Aynı yasayla genel bütçe vergi gelirlerinden belediyelere ayrılan payın azaltılması, İstanbul, Ankara ve İzmir Büyükşehir belediyelerinin tepkisini çekti. Eski düzenlemeye göre, bir ilde toplanan vergilerin yüzde 5’i o ilin belediyesine bırakılıyordu. Yeni yasayla belediyelere bırakılan miktar yüzde 2’ye indirildi. Geriye kalan yüzde 3’lük oran ise İller Bankası’na aktarıldı. Bu düzenleme 3 büyük kentteki belediyelerin vergi gelirlerinin yüzde 60 düzeyinde azalması demekti.

Ankara, İstanbul ve İzmir Büyükşehir belediye başkanları, gelir kayıpları yasadaki başka düzenlemelerle fazlasıyla telafi edildiği halde, bu duruma itiraz ettiler. Her üç başkan da halka götürülen hizmetlerin aksayacağını; otobüslerin çalışmayacağını, suların akmayacağını, yatırımların duracağını vb. ileri sürerek hükümeti tehdit etmeye başladılar.

Belediye başkanları halka götürdükleri birçok hizmette indirimli ya da ücretsiz tarifelerin uygulamadan kaldırılması üzerinden durma gereği ise duymadılar.

Bağ-Kur primleri yükseltildi, doğalgaz ATV kapsamına alındı

Cumhurbaşkanının onayladığı yasada yok yok. Aynı yasa Bağ-Kur’luların ödediği sağlık sigortası primlerini de yüzde 5 oranında artırıyor. Böylece hiçbir sağlık hizmetinden doğru düzgün faydalanamayan, hastane ve eczane kapılarından çevrildiği için çaresiz kalan Bağ-Kur’lular bundan böyle yüzde 5 daha fazla prim ödeyecekler.

Yasayla doğalgaz da Akaryakıt Tüketim Vergisi (ATV) kapsamına alınıyor. Doğalgazın her metreküp tüketiminden 5 bin lira ATV alınacak, bu uygulama 1 Mayıs 2002 tarihinde yürürlüğe girecek.

Aslında doğalgaza ATV uygulaması yılbaşından itibaren başlatılacaktı. Fakat başka vergi ve kesintiler nedeniyle doğalgaz faturalarının aşırı yükselmesi tüketicilerin yoğun tepkisine neden olduğu için, bu uygulama 5 ay gecikmeli olarak devreye sokuluyor.

Sömürü ve soygun yasalarına hayır!

Hem doğalgaz fiyatlarıyla, hem de emlak vergisi ve belediye gelirleriyle ilgili olan tartışmalarda şu açıkça görülüyor. Bu yasa nedeniyle işçi ve emekçilerin uğradığı büyük kayıplar hükümetin ve gerici düzen partilerine mensup belediye başkanlarının umurlarında bile değil. Hükümet krizin ve İMF programının yükünü tümüyle işçi ve emekçilerin sırtına yıkma çabasında. Bunun için bir yandan vergileri arttırıyor, bir yandan işçi ve emekçilerin yararlandığı mal ve hizmetlere zam üstüne zam yapıyor.

Belediyeler ise hükümeti eleştiriyor görünerek sömürü ve soygundan pay kapma derdinde. “Halka hizmet götüremeyeceğiz” ya da “işçilerimize para ödeyemeyeceğiz” türünden feryatların hiçbir inandırıcılığı yok. Onların da derdi işçi ve emekçilerin soyulması üzerinden kendi kasalarını doldurmak, kendilerini destekleyen sermaye gruplarını ve yandaşlarını ihya etmek.

Bütün bunlar gösteriyor ki, sömürü ve soygun politikalarına karşı tutulacak tek yol işçi ve emekçilerin kendi örgütlü güçlerine güvenmeleri ve mücadeleyi yükseltmeleridir. Ne mazlum rolü oynayan belediye başkanlarına ne de sermayenin değirmenine su taşımaktan başka bir şey bilmeyen sendikal ihanet çetesine güvenerek sorunlarımızı çözemeyiz. Bizi kurtaracak olan kendi kollarımızdır.