26 Ocak '02
Sayı: 04 (44)


  Kızıl Bayrak'tan
  Kürt sorunu ve "ana dilde eğitim" hakkı
  "AB'ye uyum yasaları" adı altında faşist rejim tahkim ediliyor
  Sermayenin yeni saldırı hamlesi
  Soygun yasası onaylandı
  Türkiye nasıl "dünya devleti" oldu?
  Sınıfın kazanımlarına yönelik saldırı kurumlarına bir yenisi ekleniyor
  Emperyalist tekellere sınırsız sömürü özgürlüğü
  F tipi "sohbet genelgesi"
  "F tipinde isyan", "Hain tuzak" ya da "The Day After"
  Dünya ölçüsünde güçlenen sınıf mücadeleleri
  Nazım Hikmet'e mektup...
  Siyonist terör kıskacında boğulmak istenen Filistin direnişi
  İsrail şimdi daha mı güvende?
  "Anadilde eğitim" kampanyası ve gerçekler...
  Sorunlarımızı devrimci mücadele programıyla aşabiliriz
  Mücadele tarihimizden...
  TİSK saldırı hazırlığı içinde
   Mücadele Postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
Türkiye nasıl “dünya devleti” oldu?

Ecevit, Amerika gezisi ardından yaptığı açıklamada, Türkiye’nin artık bir “dünya devleti” olduğunu söyledi. Bunu da temaslarda ikili sorunların değil “dünya meselelerinin” konuşulmuş olmasına bağladı.

Aslında Ecevit’in mantığına göre neyin konuşulduğundan ziyade kiminle konuşulduğu önem taşıyor. Aynı konular diyelim ki Arjantin yöneticileriyle veya Libya, Azerbaycan, Pakistan vb. ile konuşulmuş olsa, böyle bir sonuç çıkarılmayacaktı. Kendini dünyanın sahibi gören birileriyle (konu her ne olursa olsun) konuşabilmiş olmak, ancak Ecevit gibi uşak ruhlu birinin, böyle abartılı ve gülünç tabirlerle böbürlenmesine yol açabilirdi. Bu böyle olduğu halde, uşaklıkta ondan geri kalmayan Türk medyası bir de tutup Ecevit’e “alçakgönüllülük” madalyası verdi. Çünkü Ecevit Bush’un “başarılı liderlik” övgülerini koalisyon ortaklarıyla paylaşmış...

“Dünya devleti” tabiri, Ecevit’in gerekçelendirmesinde de çok açık anlaşıldığı kadarıyla, dünya hakimiyetiyle bağlantılı bir düşüncenin ürünü. Bu hesapla örneğin G-8 emperyalistleri birer dünya devletidir. Kuşkusuz Ecevit, G-8’i Türkiye ile G-9 yapacak kadar hayalperest değildir. Gene de bu tabiri durduk yerde kullanmış olamaz. Görüşmelerde Türkiye’nin yayılmacı emellerini depreştirecek ne tür sözler sarfedilmiş, Ortadoğu üzerinde nasıl bir “pay” vaadedilmiştir ki, Ecevit gibi temkinli bir uşak bile böyle kendinden geçebilmektedir? Görüşmelerin basına kapalı yürütülmesi bile, aradaki kirli hesap ve pazarlıklara işaret ediyor. Ancak, ABD basınında çoktan dillendirilen “Musul-Kerkük” yemi, her seferinde boşa çıksa da, Türk egemenleri gözü kapalı peşinden koşturaca cazibesini sürdürüyor. Ecevit’in giderayak tekrarladığı ve de uyarıldığı “Irak’a müdahaleye karşıyız” söyleminin, dönüşte ayağının tozuyla yapılan açıklamalarda Saddam’a uyarı mesajlarının almasının da bir anlamı olmalı.

Burjuvalar uşak yöneticilerinden daha “gerçekçi!”

Aslında konuya açıklık getirecek söz ve yorumlar, Ecevit’inkilerden ziyade, temsil ettiği sınıftan gelenlerdir. Sürekli “maddiyat”la haşırneşir olan kapitalistler, kendi pencerelerinden de olsa, olaylara daha gerçekçi yaklaşabiliyor. Nitekim, Amerika gezisindeki “işadamları heyeti”nde yer alanlardan biri, bir televizyon kanalının yaptığı geziye ilişkin söyleşide, dünya devleti olma meselesine de şöyle bir açıklık sunmuş oldu: Türkiye, stratejik önemi ve katkılarıyla bölgede “pay” (bu kadar açık söylüyor) sahibi olmayı hakediyor. Somutta sözünü ettiği pay ise, Afganistan’ın yeniden yapılandırılması olarak tabir edilen, yeni baştan sömürüsünde emperyalist tekellere taşeronluktur. Bu tabir de aynı işadamına aittir.

Biz komünistler, Amerika’nın Asya ve Ortadoğu’daki emperyalist emellerine ulaşma yönündeki faaliyetlerinde Türkiye’ye taşeronluk rolü biçtiğini, Türkiye’nin başındaki soysuz uşakların da bu rolü gönüllü olarak üstlendiğini ifade ederken, işte bu gerçeklere dayanıyoruz.

Tüm gerilik ve gericiliklerde dünya birinciliği Türkiye’de

Diğer yandan, eğer “dünya devleti” olmak, dünyaca tanınmak ve konuşulmak anlamında kullanılacaksa, son dönemde dünya devletleri sıralamasında birinci Arjantin’dir. Afganistan daha çok konuşulmakla birlikte, ortada bir devlet bulunmadığı için Arjantin öne geçiyor. Bu yorumla Türkiye için de rahatlıkla “dünya devleti” denilebilecektir ve Arjantin’den söz edilen hemen her konuda adı birlikte anıldığına göre, sıralamada hiç de gerilere düşmeyecek, hatta bir kıyaslama yapıldığında pek çok konuda Arjantin’i geride bırakacağı görülecektir. Nitekim Arjantin’de ayaklanmanın başladığı günlerde burjuva medyanın ortaya serdiği rakamlar bile tabloyu yeterince sergilemektedir:

Türkiye, ekonomide küçülme rekorları kırmakta, “dünya devletleri” arasında en önlerde yer almaktadır.

Türkiye, enflasyon yarışmasında da “dünya devletleri”ni çoktan elemiş durumdadır.

Türkiye, devlet eliyle yürütülen hırsızlık, yolsuzluk, rüşvet, kayırma, banka soygunculuğu vb., konularında da birinciliği hiçbir “dünya devleti”ne kaptırmamaktadır.

Türkiye, kontr-gerilla faaliyeti ve suçları konusunda da en öne geçmiş durumdadır. Pek çok “dünya devleti” faaliyetin açığa çıkmasıyla birlikte kendini aklayabilmek için en azından adı açığa çıkan kişileri feda etmeyi göze aldığı halde, Türkiye suçluları aklama yoluna gitmiştir.

Türkiye, uluslararası insan hakları mahkemesindeki dava sayısı yönünden de bir “dünya devleti” olmayı hak kazanmıştır. Ödediği ve ödeyeceği tazminatlar toplamı, neredeyse İMF’ye el açtığı miktarları bulmaktadır.

Hiçbir “dünya devleti”nde zindanlarda katledilen insan sayısı bu kadar fazla değildir, Türkiye bu konuda da en öndedir.

Listeyi daha da uzatabiliriz. Türkiye trafik kazalarında da, yoksulluk seviyesinde de, faşist yasa ve uygulamalarında da, ancak en yoksul, en geri birkaç Afrika ülkesiyle yarışabilmekte, dünya sıralamasının hep en ön sıralarında yer almaktadır.

Gezi konuya ilişkin neyi değiştirdi?

Amerika gezisi tüm bu saydığımız (ve daha sayamadığımız onlarca) konulara ilişkin neyi değiştirmiştir de, Türkiye artık bir “dünya devleti” olmuştur peki? Burjuva medya bile, tüm abartılı/yanıltıcı haber ve yorumlarına rağmen, satır aralarında hiçbir ekonomik beklentinin karşılık bulmadığını, “hadi gene iyisiniz” pohpohlaması dışında elle tutulur herhangi bir anlaşma, hatta vaat gerçekleşmediği gibi, iş çevrelerinden heyetle görüşme talebi dahi gelmediğini yazmak zorunda kaldı. Bush’tan Ecevit’e somut tek vaad, askeri kredilerin (o da eski fakat yerine getirilmemiş) serbest bırakılmasıdır ki, bu da verili durumu değiştiren değil, pekiştiren bir gelişmedir. Türkiye borçlandırılmaya devam edilecektir. Herhangi bir ülke ve bir devlet için son derece kötü-tehlikeli olan ve kolayından kabul edilmemesi gereken bu borçlandırma işi bil bir nimetmiş gibi görülmeye ve gösterilmeye çalışılıyor. Sanki borç değil hibe veriliyormuş gibi, karşılığında siyasal bağımlılığı kökleştirecek istekler dayatılıyor.

Sonuç olarak, Amerika gezisinin, ya da Bush’un Ecevit’i huzura kabulünün, özelde Türkiye-ABD ilişkileri, genelde Türkiye’nin dünyadaki yeri konusunda değiştirdiği hiçbir şey yoktur. Ama, geliştirdiği, pekiştirdiği, derinleştirdiği bir şey vardır; emperyalizme kölelik... Güvenceye alınan bir şey vardır; bugünün Türkiye’nin ve yöneticilerinin, Amerika’nın uşağı ve taşeronu olma sıfatının dünya çapında tescillenmesi...

Türkiye bu zilletten kurtulduğunda, bu soysuz uşaklardan geriye bu sıfat ve bu sıfat gereği işledikleri suçlar dışında hiçbir iz kalmayacağı da açıktır.