22 Aralık '01
Sayı: 40


  Kızıl Bayrak'tan
  İMF'nin yıkıma sürüklediği Arjantin'de halk ayaklanması
  Doğal afet değil kapitalizm öldürüyor
  İyimserlik yalanları ve gerçekler
  Kapitalist gelişme ve toplumsal eşitsizlik
  19 Aralık katliamı lanetlendi
  Sendikal ihanet çetesinden yeni manevralar
  Hedeflenen Filistin halkının direnişçi kimliğidir
  Anadolu Yakası İşçi-Emekçi Platformu Girişimi Bülteni'nden...
  Öncü işçi platformları
  Ekim Gençliği'nden
  Öğrenci gençliği yönelik saldırılar yoğunlaşıyor
  Trabzon'da kamu emekçileri taban örgütlerini oluşturdular
  "Kadın-erkek ortak mücadele etmeli"
  "Çağdaş demokratik uygarlık" dedikleri barbarizm!
  ÖO direnişçisinden mektup...
  Esenyurt İşçi Bülteni'nden...
  Ya barbarlık içinde çöküş, ya sosyalizm!
   Mücadele Postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
Yeni Yüksek Öğretim Kanunu üniversitelerde yeni bir dönemi açıyor...

Üniversiteler işletme, rektörler patron!

Rektörlerin saldırıyı gizleme amaçlı orta oyunu

Yüksek Öğrenim Kanunu’nda değişiklik getiren yeni yasa tasarısı meclise sunuldu. Bu yasa değişikliği ile üniversitelerin yeniden yapılandırılması planlanıyor. Böylece geçen yıldan beri rektörlerin çeşitli vesilelerle sızlanmasına neden olan kaynak sorunu da “çözülmüş” olacak.

Rektörlerin “kaynak sorunu” adı altında yaptıkları çığırtkanlık, “Türk Yüksek Öğretim Sistemi, Sorunlar, Hedefler ve Çözüm Önerileri” başlıklı raporu Milli Eğitim Bakanlığı’na sunmalarıyla başlamıştı. Bu raporla rektörlerin iki isteği vardı. Birincisi, har(a)çların dört kat dolayında artırılmasıydı (160 dolardan 650 dolara kadar). İkincisi ise, devlet üniversitelerinin belli bir oranda paralı öğrenci kabul etmesi, yaz okulları ve ikinci öğretim gibi paralı uygulamalarda daha serbest bırakılmasıydı.

Gelinen yerde sermaye devleti ve onun memurlarının tam bir orta oyunu oynadıkları görülüyor. Oyun kapsamlı bir saldırıya zemin hazırlamak içindi, nitekim öyle oldu. Ama saldırı o kadar şiddetli ki, yasanın ana hatlarıyla ortaya çıktığı şu günlerde bu oyun hala farklı biçimlerde sürdürülüyor.
Örneğin yeni yasa tasarısı YÖK başkanı tarafından gülünç bir argümanla cilalanmaya çalışıldı: “Zenginden alıp fakire vereceğiz”. Bu argümanın gülünçlüğünü yasa tasarısının maddelerini incelerken açık bir şekilde göreceğiz.

Yeni yasa sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda kapsamlı bir saldırıyı, 12 Eyül’le birlikte adımları atılan eğitimin paralılaştırılması sürecinin tamamlanmasını ifade etmektedir. Böyle olduğu içindir ki, kapalı kapılar ardında saldırı planı oluşturulmuş, rektörler de bu plana göre rollerini almışlardır. Eğer böyle olmasaydı, üniversitelerde kapsamlı bir “reform” olduğu ileri sürülen bu yasa üniversitelerde açıktan tartışılır, özellikle üniversite öğrencileri ve öğretim üyelerinden saklamak için çaba gösterilmezdi. Yasa, kamuoyu bir yana, üniversite öğretim üyelerinden, hatta bazı YÖK üyelerinden dahi gizlenmekte ve yangından mal kaçırır gibi meclisten geçirilmeye çalışılmaktadır.

Rektörler: Sermayeye uşak, öğrenciye düşman!

Ancak rektörlerin hakkını da yememek gerek! Onlar saklanmaya çalışılan bu yasa konusunda konuşmaya devam ediyorlar. Özellikle rektörlerin sözcülüğünü yapan Ural Akbulut hararetle yasayı alkışlıyor ve şöyle diyor: “Devlet her yıl öğrenciden ne kadar harç alacağımıza karar veriyor. Öğrencilerin yarıdan fazlası harç ödemiyor. Çünkü devletten kredi alıyor. Biz de borç batağına sürükleniyoruz. Bütçeden aldığımız pay bu yıl yüzde 2’ye düştü. ODTÜ’nün şimdi 2.5 trilyon doğalgaz, elektrik borcu var. Bunu ödemeyip üniversiteyi kapatalım mı? Bizim öğrenci maliyetinin yarısını öğrenciden alma hakkımız var. Burada 1800 doların yarısını öğrenciden almamız kimseyi mağdur etmez” (17 Temmuz 2001, Radikal) Rektör bir üniversite yöneticisi değil, sanki ticari bir işletmenin patronu gibi konuşuyor. Üniversitenin borç batağına sürüklenmesinin nedenini bütçeden daha fazla pay alamamasında değil de öğrencinin veremediği har(a)çta gören kafa ancak bir işletmeci kafasına sahiptir.

Bu bilim adamı müsveddeleri, bütçeden daha fazla pay ya da vakıf üniversitelerine ödenen karşılıksız trilyonların kendilerine aktarılmasını isteyeceklerine, öğrencinin ceplerine gözlerini dikiyorlar. Borç batağına sürükleniyoruz, borcumuzu ödeyemediğimizden eğitim iflas edecek diye ağlayıp sızlananlar, devletin bütçeden 53 devlet üniversitesine 10 trilyon, 4 vakıf üniversitesine (Bilkent, Başkent, Koç ve Işık) ise 12 trilyon ayırmasına ses çıkarmıyorlar. Çıkarmamaları da anlaşılırdır. Çünkü onlar kapitalistlerin safında yer alıyor, onların çöplüğünden besleniyorlar. Çoğu şu veya bu kapitalistten yüklü miktarda rüşvet ya da ikinci bir maaş alıyor. Bundan dolayıdır ki, kapitalistlerin ihtiyacı için ne gerekiyorsa yapıyor, emekçi çocuklarına ise düşman kesiliyorlar. Bu arada belrtelim, yeni yasa çıktıktan sonran rektörlerin de kapitalistleşmelerinin yolu açılarak, bulundukları saf resmileşecektir.

Üniversiteler özelleştiriliyor,
rektörler patron oluyor

Yeni yasayla birlikte artık üniversitelerdeki standart har(a)ç uygulaması ortadan kaldırılarak, her üniversitede okumanın farklı bir faturası olacak. Yani öğrenci “özgürce” eğitim piyasasından dilediği malı alabilecek. Örneğin Ankara, İstanbul ve Diyarbakır’daki üniversitelerdeki aynı bölümlerin farklı bir fiyatı olacak.

Tasarının 46. maddesi şöyle: “Ön lisans ve lisans düzeyindeki programlara kayıtlı Türkiye Cumhuriyeti uyruklu öğrenciler tarafından yapılacak katkı payı ödemelerinin miktarları, Yüksek Öğretim Kurulu’nca tespit edilen öğrenci başına cari hizmet ödeneği miktarının yarısını geçmemek kaydıyla üniversite ve yüksek teknoloji enstitülerinin yönetim kurullarınca tespit edilir. Ve her yıl Yüksek Öğretim Kurulu’nca yüksek öğretime giriş sınavından önce duyurulur.”

Tasarı 1 Ocak 2002 tarihinden itibaren her üniversite ve ileri teknoloji enstitüsünde bir işletme hesabının açılmasını getiriyor. Bu işletme hesapı rektörlüğe bağlı olacak. Bu hesaba; “Ürettiği hizmet ve mallardan elde edilebilecek gelirler, üniversiteye ait taşınmaz mallar faiz, nemalandırma, araştırma profesörlükleri için yapılan bağışlar ve öğrencilerden alınacak katkı payları aktarılacak.”(58. madde) İşletme hesabının amiri yani patronu da rektörler olacak. Böylece rektörler sızlanmalarına neden olan mali özerkliğe kavuşacaklar. İşletme hesabındaki paranın kullanımı rektörün inisiyatifinde olacak. Paranın nasıl kullanılacağına ilişkin hiçbir kriter de yok. Böylece üniversitelerde rektörün hakimiyeti perçinlenecek.

Yasa maddelerinden devam edelim: “Paralı eğitime kabul edilecek öğrencilerin ödeyecekleri ücretler, aynı adı taşıyan normal örgün öğretim programları için belirlenen katkı paylarının üç katından az olamaz” (10. madde). Yani şu an halihazırda tümüyle paralı olan bölümlerin fiyatları da yukarı çekilecek.

Üniversiteler dolaysız bir biçimde
sermayeye bağlanıyor

“Masraflarının tamamı gerçek ya da tüzel kişilerce karşılanan hizmetlerde sözleşme ile araştırma profesörü istihdam edilebilir. Bu hizmette çalışacak öğretim üyesinde aranacak asgari nitelikler Yüksek Öğretim Kurulu’nca çıkarılacak yönetmelikle belirlenir.” (58. madde)

Böylece yasayla birlikte üniversiteler ve öğretim üyeleri sermayenin hizmetine sokulmuş oluyor. Bunu ayrıca rektörlerin sözlerinden de görmek mümkün. ODTÜ Rektörü Ural Akbulut’u dinliyoruz: “Çözüm basit; eğitimde seferberlik. İnanıyoruz ki, üniversite işadamlarına destek verebilir. Hükümeti yıpratmak istemeyiz ama bize basit bir orkestra şefi lazım.” (Radikal, 5 Kasım 2001)

Gazi Üniversitesi Rektörü Rıza Ayhan ise şöyle diyor: “Sanayiyi güçlendirmek için hükümete her türlü desteği vereceğiz” (agg).
Sermaye kendi ihtiyaçları doğrultusunda istediği profesöre kiralayarak istediği araştırmayı yaptıracak. Bilimsel araştırmanın tek ölçütü sermayenin bencil çıkarları olacak.

ODTÜ Rektörü şöyle devam ediyor: “Tüm hocaların araştırma yapma konusunda yeterli olamayacağı, kimilerinin çok başarılı olabileceği ve dolayısıyla üniversitelerdeki bilimcilerin kafa emeğinin verimli kullanılması noktasında derslere girenler ve laboratuvarda çalışanlar ayrıma gitmesinin çok yararlı” olacakmış. Böylece, parayla satın alınmış üniversite elemanları öğrenci için değil, sermaye için verimli bir biçimde çalışacaklar. Bu aynı zamanda bilginin metalaşması sürecinin tamamlanması anlamına gelecek.

Paralı eğitim yasasını parçalamak
için sokağa, eyleme!

Sonuç olarak, yasa tasarısıyla daha önce adım adım hayata geçirilmeye çalışılan paralı eğitim saldırısı tamamlanacak. Yoksul öğrencilerin okuma hakkı elinden alınacak. Üniversiteler birer ticarethaneye dönüştürülerek işletme hesabı temelinde yönetilecekler. İşletme hesabında toplanan paralar ise sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda yapılan AR-GE (Araştırma-Geliştirme) faaliyetleri için harcanacak. Yani sermayenin emrinde çalışacak “bilim adamları”na gidecek bu paralar. Elbette bununla sınırlı kalmayarak, tıpkı SSK’da olduğu gibi havuzda biriken fonlar sermayeye sıcak para olarak akıtılacak.

Eğitimde fırsat eşitsizliği çarpıcı boyutlar kazanacak. Parası olan istediği üniversiteye giderken, parası olmayan üniversite kapılarından içeri dahi giremeyecek.

Sermaye kendisine kâr getirecek her alanı yeniden düzenliyor. Üniversitelerde yapılmaya çalışılan son değişikliği bu bağlamda ele almak gerekiyor. Dünyadaki ve ülkedeki çeşitli alanlardaki yapılan yapısal düzenlemeleri ile üniversitelerdeki yapılmaya çalışılan bu son değişiklik arasında paralellik var. Milyonlarca emekçiyi ve genci köleliğe boyun eğdirmek, her türlü sosyal ve kültürel olanağı ticarileştirerek ondan yoksun bırakmak, dünya çapında sürdürülen saldırıların özü ve özetidir. Bunun içindir ki dünya çapında emekçi yığınların mücadelesinin çapı giderek büyüyor, sınırları aşıyor. Gençlik de, son olarak İspanya’da olduğu gibi, Türkiye’deki yasaya benzer bir paralı eğitim saldırı karşısında günlerce alanları dolduruyor, boykotlarla, ilitan eylemlerle sermayeye yanıt veriyor.

Hayata geçirilmeye çalışılan saldırı oldukça sistemli ve kapsamlı. Dolayısıyla ona karşı örülecek mücadele de sistemli ve kapsamlı olmak zorunda. Tek tek üniversitelerden başlayarak bu saldırıya karşı geniş bir gençlik cephesini örmek durumundayız. Bunun için paralı eğitime hayır şiarı altında ve yasanın geri çekilmesini talep eden bir eksende gençlik kitlelerini biraraya getirmekle işe başlamalıyız. Sermayenin saldırıyı sinsice, gözlerden uzak hayata geçirmeye çalıştığı düşünülürse, etkin bir bilinçlendirme kampanyası da örgütlemeliyiz.

Paralı eğitim yasası meclisten geri çekilsin!
Eğitimin her alanında mevcut paralı eğitim uygulamalarına son verilsin!
Her düzeyde parasız eğitim!
Üniversitelerdeki rektör diktasına son verilsin!
Özerk-demokratik üniversite!

(Ekim Gençliği’nin Aralık-Ocak ‘02 tarihli 50.
sayısının kapak yazısıdır...)



Soruşturma terörü yeni saldırılara paralel olarak yoğunlaşıyor!

Soruşturma terörüne karşı
birleşik mücadele cephesini örelim!

Krizin yıkıcı etkisi derinleşirken, buna bir de emperyalist savaşın faturası eklenmiştir. Bunun hem sosyal güvenlik, sağlık, vb. hem de eğitim alanında önemli sonuçları olacaktır. Eğitimde yaşanacak en önemli sonuç, özelleştirme sürecinin hızlandırılmasıdır. Bu noktada YÖK’e büyük görev düşüyor.

A. Necdet Sezer’in muhalif öğretim üyesi atamaları “acaba kurumun yapısı değişiyor mu?” sorularını gündeme getirmişti. Evet yapısı değişiyor, ama faşist baskıcı karakterinden zerrece bir eksilme olmadan. Eğitimin özelleştirilmesi yolunda en temel rol şu an YÖK’ündür. Birçok üniversitenin parça parça vakıflaştırılması gündemde. Ayrıca ÖSS üzerinde geçtiğimiz senelerde yapılan değişiklikler, fırsat eşitsizliğinin artmasına ve belli üniversitelerin kapılarının büyük oranda işçi-emekçi çocuklarına kapatılmasına yol açmıştır.

Önümüzdeki dönemde belli başlı okullar vakıflaştırılarak bir bütün olarak özelleştirilmesi hız kazanacaktır. Harçları belirleme yetkisinin rektörlere devredilmesi ve harçlarda görülmesi muhtemel fahiş artışlar bu politikanın adımlarıdır.

İşte bu noktada devrimci-muhalif öğrencilerin üzerindeki YÖK terörü dizginlerinden boşalmış bulunuyor. Sistemin bu temel politikasına karşı çıkmak isteyen, olası bir yükselişe ön ayak olabilecek tüm öğrenciler YÖK’ün cenderesini boğazında hissediyor. 11 Eylül saldırısının ardından terör demagojileriyle beraber sene başından itibaren daha da yoğunlaşan baskılardan bunun ne anlama geldiği belli oluyor. Birçok üniversitede saldırılar had safhaya çıkmış, terörist ilan edilen muhalif öğrencilere karşı soruşturma silahı devreye sokulmuştur. Bunun tipik bir örneği olarak İTÜ’de 14 öğrenci paralı eğitime karşı çıktıkları için bir dönem uzaklaştırma cezası almışlardır. Benzer birçok konu üzerinden İÜ, YTÜ gibi okullarda soruşturmalar peşpeşe gelmeye başlamıştır.
Soruşturmalar ile amaçlanan, öğrencileri sindirmek, faaliyet alanlarını daraltmak; bunlar başarılamadığı ölçüde okul ortamından öğrenciyi uzaklaştırarak yalıtmaktır. Aynı zamanda geride kalan öğrencilere de gözdağı vermektir. Soruşturmalar yürütülürken aileye de haber verilerek öğrenciler üzerinde çifte baskı kurulmaya çalışılmaktadır. Bu işin polis ayağı da artık herkesin bildiği bir gerçektir.

Bu noktada yapılması gereken, soruşturmalara karşı bir mücadele cephesi yaratabilmektir. Soruşturmaları ciddiye almama, geçiştirme son derece tehlikeli sonuçlara yol açabilmektedir. Soruşturma kurulları, karşılarında ciddi bir tepki göremedikleri ölçüde pervasızca ağır cezalar verebilmekte, başka öğrencilere de soruşturma açılmasının yolu düzlemektedirler. Önümüzdeki dönemde yoğun soruşturma saldırılarıyla karşılaşmamız olası. Çare geri adım atarak kendi içine kapanmak değil, mümkün olduğunca geniş öğrenci çevrelerine ulaşabilmektir. Karşı duruş ancak böyle örgütlenebilir.

Bu gündemi geniş öğrenci kitlelerine yayabilmek için, paralı eğitim, kriz ve savaşla bağlantısını kurmalı, yerellerde etkili bir çalışma yapmalıyız. Diğer gündemlerden yalıtık bir soruşturma karşıtı mücadele, soruşturmadan etkilenmeyen öğrencileri doğal olarak kapsayamayacaktır. Soruşturmaları onların kaynaklandığı zeminden koparmadan ele almalıyız. Paralı eğitime ve soruşturmalara karşı mümkün olduğunca her okulda etkin bir çalışma yapmalıyız.

YÖK’ün baskıcı karakteri değişmedi. Önümüzdeki dönemde bazı yenilikler, üniversitelere verilen görece özerklik adımları ile karşılaşırsak, bunun yalnızca okulların kendi içinde işler hale getirilip vakıflaştırılmasının, satılmasının bir adımı olduğunu anlamalıyız. Atılan adımlar sermayeyi okullarımıza sokmaya yönelik adımlardır. Tüm planları okulları bir çıkar kapısı haline getirerek krizin ve savaşın faturasını bizlere ödetmektir. Bu oyunu bozmayı ancak tutarlı bir devrimci çalışma ile başarabiliriz. Tüm okullarda soruşturmalara, baskıcı uygulamalara, paralı eğitime, krize ve savaşa karşı mücadeleyi yükseltmek zorundayız.

Soruşturma kurulları dağıtılsın!
YÖK’e hayır!
Her düzeyde eşit, parasız, bilimsel eğitim!

İTÜ/Ekim Gençliği

(Ekim Gençliği’nin Aralık-Ocak ‘02 tarihli 50.
sayısından alınmıştır...)