22 Aralık '01
Sayı: 40


  Kızıl Bayrak'tan
  İMF'nin yıkıma sürüklediği Arjantin'de halk ayaklanması
  Doğal afet değil kapitalizm öldürüyor
  İyimserlik yalanları ve gerçekler
  Kapitalist gelişme ve toplumsal eşitsizlik
  19 Aralık katliamı lanetlendi
  Sendikal ihanet çetesinden yeni manevralar
  Hedeflenen Filistin halkının direnişçi kimliğidir
  Anadolu Yakası İşçi-Emekçi Platformu Girişimi Bülteni'nden...
  Öncü işçi platformları
  Ekim Gençliği'nden
  Öğrenci gençliği yönelik saldırılar yoğunlaşıyor
  Trabzon'da kamu emekçileri taban örgütlerini oluşturdular
  "Kadın-erkek ortak mücadele etmeli"
  "Çağdaş demokratik uygarlık" dedikleri barbarizm!
  ÖO direnişçisinden mektup...
  Esenyurt İşçi Bülteni'nden...
  Ya barbarlık içinde çöküş, ya sosyalizm!
   Mücadele Postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
İyimserlik yalanları ve gerçekler

Devlet ve hükümet cephesinden yine bir iyimserlik havası estirilmeye çalışılıyor.

Her ağzını açan düzen sözcüsü, AB ile ilişkilerin yoluna konulduğu, Kıbrıs meselesinin çözümünde önemli mesafe kaydedildiği, İMF kredisinin garantilendiği, piyasaların düzelmeye başladığı, vb. propagandasına girişiyor. Her zaman olduğu gibi bu kampanyada da sermaye devletinin en büyük destekçisi, uluslararası sermayenin icra kurulu İMF. Emperyalist sermayenin bu soygun şebekesi, bir yandan hükümetin garantilediğini propaganda ettiği kredi için direktiflerinin yerine getirilmesini şart koşarken, diğer yandan 2002’nin Türkiye ekonomisi için umut vaadettiği “müjde”sini veriyor. Oysa yürütülen iyimserlik kampanyasının ne anlama geldiğini görmek için İMF’nin bu müjdesi bile tek başına yeterlidir. Tüm önceki müjdelerinde olduğu gibi, yine yeni krizleri müjdeliyorlar aslında.

2002 için kimlere umut kimlere yıkım hazırlandığının belgesi niteliğindeki yeni İMF bütçesi ortadayken fazla söze bile gerek yok. Ama gene de söz konusu kampanyanın kirli hedeflerini ortaya çıkarmada bütçe gerçeklerinden de yararlanmak gerekiyor.

Yeni bütçe yine bir borç ödeme programından ibaret. Ayrıntıyı ise ödenecek borcun işçi-emekçi kitlelerden nasıl tahsil edileceği oluşturuyor. Hatırlanacağı gibi, hükümetin “garantiledik” övüntüsüne konu olan yeni İMF kredisi için uyguladığı taktik, bütçenin mecliste tartışmasız onaylanmasının öngününde yayınladığı genelgelerle İMF’ye tahsilat güvencesi vermek olmuştu. Bu genelgelerde de açıkça ifade edildiği gibi, 2002, öncelikle 100 bin kamu çalışanına işsizlik ve açlık vaadediyor. Tüm işçilere ikramiye ve tazminatlarının gaspını vaadediyor. Yine tüm işçi ve emekçilere yeni vergiler, yeni zamlar vaadediyor. Demek ki işçi sınıfı ve emekçilerin yıkımı yeni yılda da devam edecek. Bu, yeni İMF bütçesiyle garantiye alınmış bulunuyor.

Öyleyse İMF’nin ve hükümetin sözünü ettiği “umut” neyi ifade ediyor? Nüfusun büyük çoğunluğuna yıkım getiren bir bütçe, bir program kimlere umut aşılayabilir?

Tüm yıkım programlarında ve bütçelerinde olduğu gibi, 2002 bütçesi ve aynı süreçte uygulanmaya başlanacak olan yeni stand-by da, yığınların sefaleti pahasına büyük sermayenin biraz daha palazlanmasına hizmet edecek şekilde hazırlanmıştır. Bu bütçe ve bu programla uluslararası sermaye borç faizlerini tıkır tıkır tahsil etmeye devam edecek. Demek ki onlar için “umut” devam etmektedir. İşçi sınıfının kazanılmış tüm haklarının gaspı sayesinde daha ucuza üretip, otomatiğe bağlanmış zamlar sayesinde daha pahalıya satması devlet tarafından garantilenen “yerli” sermaye grupları için de, 2002’nin umut vaadettiğinden söz etmek mümkün kuşkusuz.

Sermaye düzeni işte budur. Birilerinin (milyonların) açlık, sefalet ve yıkımı -hatta ölümü-, başka birilerinin (sınırlı sayıdaki sermaye sahibinin) umudu haline gelmiş-getirilmiş durumdadır. Sermayenin krizi atlatması için yapılan tüm plan ve programlar, işçi sınıfı ve emekçilerin yıkımına dayanıyor. Bu arada “ülke için seve seve” demagojileri de eski “vatan, millet, Sakarya” teranesinin yeni versiyonunu oluşturuyor. Sefaletle boğuşan işçi sınıfı ve emekçileri aldatmaya yaramasa da, geniş küçük-burjuva kitlelerin zihnini bulandırması bile kâr sayılıyor.

İyimserlik yalanları ve gerçekler

Yayılmaya çalışılan iyimserlik havasının 2002’ye ilişkin olanlarının ana hatlarına yukarıda değinmiş olduk. Yeni yılın ve yeni bütçenin, söz konusu iyimserlik havasıyla ilgili temel bir özelliği daha, ekonomik küçülme hedefi. Yani, yeni bütçe planlı-programlı bir gerileme, bir düşüş anlamına da geliyor. 2002’ye ilişkin iyimserliğin zeminini işte bu ekonomik gerileme, bu çöküş oluşturuyor. Diğer yandan, 2001’e ilişkin verilen tüm vaadlerin, açıklanan tüm sayıların, kamuoyunu oyalamaya ilişkin bayağı yalanlardan ibaret olduğu da döne döne açığa çıkıyor. Bu yıla ilişkin açıklanan enflasyon rakamlarının gerçeklerden ne kadar uzak olduğu ortadaydı. Ancak verilen yeni rakamlarla bu somutlanmış oldu. Bu yeni açıklamada 2001 yılında Mart’tan Kasım’a temel kalemlerdeki fiyat artışlarının %33 il %230 arasında değiştiği belirtiliyor.

Piyasalarda düzelme argümanına destek için kullanılan İMF kredisinin güvencelendiği söylemine gelince; piyasaların bugünkü durumunun tek nedeni ve sorumlusunun İMF kredilerinde özetlenebilecek borç ekonomisi olduğunu hatırlatmak yeterli olacaktır. Her yeni kredi sözü, emperyalizm uşağı hükümet yetkilileri tarafından bir övünç vesilesi yapıldı. Ancak her yeni borç da ekonomideki sıkıntıları büyüte büyüte bugünkü çöküşü koşullamış oldu. Türkiye’nin durumu da pek farklı olmamakla birlikte, sonunu daha bariz görmek için aynı yolu tüketmiş bulunan Arjantin’e bakmak yeterli olacaktır. İMF bugün, ABD çıkarları gereği Türkiye’nin yönetimindeki Amerikan uşaklarını pohpohlamaya ve borç vermeye devam ediyor diye, bunun sonsuza kadar böyle süreceğinin hiçbir garatisi bulunmuyor. Tıpkı Arjantin’e yaptıkları gibi, ödemenin riske girdiğini düşündükleri noktada arkalarını döneceklerinden, has uşaklarını yıkımla başbaşa bırakacaklarından kimsenin kuşkusu olmamalıdır. Kaldı ki, İMF kredisinin güvencelendiği de gerçeği tam olarak ifade etmiyor. Şimdilik ortada sadece verilmiş sözler var. Ve tabii bir de asıl olarak alınmış sözler. Her zamanki gibi, İMF öne sürdüğü şartlar yrine getirildiği taktirde söz verdiği krediyi serbest bırakacak.

Bayram tatilini takip eden ilk işlem gününde ise, piyasalarda düzelme yalanıyla dalga geçercesine dolar ve mark yükselmeye devam etti.

Ekonomiye ilişkin yalanları politikaya ilişkin olanlar takip ediyor. Alternatifsiz olduğunu her vesileyle yineleyen hükümetin, baştan beri, en büyük övünç kaynağı emperyalizmle işbirliği ve Amerikan uşaklığında aldıkları mesafe olmuştu. Bu kendileri payına bir gerçekliği de ifade ediyordu. Oysa bugün yürütmekte oldukları iyimserlik kampanyasına malzeme yaptıkları konular baştan aşağı yalan ve demagojiye dayanıyor. Kıbrıs’tan taviz vermeden AB ile ilişkilerde mesafe alındığına ilişkin söylemlerin de, tıpkı ekonomiye ilişkin olanlar gibi, gerçeklerle hiçbir ilişkisi bulunmuyor. Öncelikle, AGSP’ye ilişkin alınan karar Kıbrıs konusundaki esip savurmayla tam bir tezat oluşturmuş ve resmi söylemlere inanmaya eğilimli herkesi şaşkınlığa düşürmüştür. Ancak bu karar öncesinde büyük bir gizlilik içinde gerçekleştrilen zirvelerde Kıbrıs ve Ortadoğu sorununun karara bağlandığı ve büyük ihtimalle kararların Kıbrıs’tan tavizi de içerdiği açık. Gerek AGSP kararı, gerekse Laeken bildirgesi konusunda yaşananlar ortada iken, AB ile ilişkilerde mesafe katedildiğini söyleyebilmek tam bir arsızlıktır. Ortada alınmış bulunan arpa boyu kadar bile yol olmadığı gibi, tam tersine, yeni pürüzler söz konusudur.

Krizle boğuşan çöküş halindeki bir ekonomi, kilitlenmiş bir iç politika, uluslararası ilişkilerde büyüyen sorunlar ve yaratılmaya çalışılan iyimserlik havası tüm tezatlığına rağmen, aslında sistemin bir özelliğini işaret etmekte. Soygun ve talan üzerine kurulu sermaye sistemi, kendi yarattığı batağa gömüldükçe sahte söylemlere, yalan ve demagojiye daha fazla sarılmaktadır. Bataklık onun yaşam kaynağıdır. Ancak kendi batağında boğulmamak için de kitleleri oyalamaya ihtiyaç duymaktadır. Ekonominin ve yönetimin iyiye gittiği propagandasının bugünlerde hızlandırılmasının altında ise yeni kriz beklentileri aramak gerekir. Üstelik bu kez, geçen Şubat’ta olduğu gibi ekonomik krizle atlatma şansları da pek bulunmuyor. Üzerinden neredeyse bir yıl geçmesine rağmen ufukta hala aşma umudu gözükmyen ekonomik krize, bugün, siyasal ve askeri bunalımlar da eklenmiş bulunuyor. Aldığı kararla emperyalist savaşa gözü kapalı dalmış bulunan Türk devletini Şubat krizinden çok daha büyük bunalımlar bekliyor.