31 Ekim '01
Sayı: 30


  Kızıl Bayrak'tan
  ABD'nin Avrasya macerası ve Amerikancı iktidarının ihaneti
  Emperyalist savaşa karşı ezilen halkların yanında yer alalım!..
  Emperyalist savaşa karşı savaş!
  Ya barbarlık ya sosyalizm!
  Emperyalist savaşa karşı eylemler...
  Pirelli işçisi işten atmalara karşı direniyor
  Savaş, anti-emperyalist mücadele ve Parti Programı
  Proletarya devriminin askeri programı
  Zaferi direniş kazanacak
  1. yılına girerken Ölüm Orucu Direnişi-1
  Emperyalist haydutluk savaşı
  Psikolojik savaş, "özgür dünya" ve küresel sansür
  Ekmeğe sarılı bombalar
  "Çöküş içindeki ABD ve Batı çıkış için savaşa başvuracak"
   Mücadele Postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
Psikolojik savaş, “Özgür dünya”
ve küresel sansür


Saldırgan emperyalist ittifak Afgan halkına karşı yıkım saldırısını başlattı. Birkaç gün içinde birçok kent bombalandı, masum insanlar katledildi. Haftalardır savaş çığırtkanlığı yapan emperyalist basın tekelleri ve Türk medyası, mazlum halkların kanını dökecek bu yıkım savaşını meşrulaştırmak için kirli kampanyalar yürütüyor. Yalan, demagoji, manipülasyon, çarpıtma vb. üzerine kurulu olan bu psikolojik savaş en iğrenç yöntemlere dayanıyor.
Emperyalist savaşlarda sık sık başvurulan yol, uydurma haberlerin yayılmasıdır. Burjuvazi ve onun medyası bu konuda oldukça deneyimlidir. Sermaye basınının son günlerde öne çıkardığı haberlerden biri, Taliban yönetiminin nasıl korkunç işkenceler yaptığıdır. Bu haberin kaynağı eski bir Taliban gizli polisidir. İngiliz basınına konuştuğu iddia edilen bu polisin kendisi de eski bir işkencecidir. Bu şahıs kendisine, “çığlıklar yüzünden kümesteki horozların bile ürkeceği kadar korkunç işkence yöntemleri bulması” emri verildiğini anlatmış. Taliban yönetiminin çağ dışılığı ortadadır. Ama bu yönetimin emperyalizmin bir ürünü olduğunu bilmeyen yoktur. Anlatılan hikaye doğru olsa bile, bunun asıl sorumlusu ABD emperyalizminin kendisidir.
Savaş dönemlerinde tırmandırılan yalan propagandaya çarpıcı bir örnek, birinci paylaşım savaşı öncesinde İngiliz basınının Alman askerlerini Belçikalı bebekleri havaya atıp süngüyle yakalamakla suçlayan propagandasıdır. Uydurma olduğu sonradan anlaşılan bu haberin değişik bir versiyonu Körfez savaşı döneminde piyasaya sürüldü. Olay modern bir Kuveyt hastanesinde geçiyor. Buna göre, “hastaneyi basan Iraklı askerler erken doğmuş bebekleri kuvözlerinden fırlatıp atarlar”. Çünkü kuvözler Irak’a gönderilecektir.
Bu hikaye ilk defa Daily Telegraph tarafından 5 Eylül ‘90’da yayımlandı. Ancak haber kanıttan yoksundu. Bu eksiklik kısa sürede giderildi. Kendilerine “Özgür Kuveyt Vatandaşları” diyen bir örgüt (sürgündeki Kuveyt Hükümeti tarafından finanse ediliyordu), Irak’ın Amerikan’ın müdahalesiyle Kuveyt’ten çıkarılmasına yönelik bir kampanya için Amerika’nın büyük halkla ilişkiler şirketlerinden Hill&Knowlton ile on milyon dolarlık bir sözleşme imzaladı. ABD Kongresi’nin insan hakları komisyonu Ekim ayında toplandı. Hill &Knowlton, kongreye bebeklerin hikayesini anlatacak onbeş yaşında Kuveytli bir kız ayarladı. Bu genç kız anlatımında oldukça başarılıydı!
“Körfez savaşı öncesi başkan baba Bush bunu izleyen beş hafta boyunca Saddam rejiminin kötülüğünü anlatmak için tam altı kez bu hikayeye göndermede bulunacaktı. Senatonun Irak’a askeri müdahaleyi tartıştığı oturumda, yedi senatör kuvözdeki bebekler hikayesini hatırlattı. Savaş yanlıları oylamayı sadece beş oy farkla kazandı. Gerçek iki yıl sonra ortaya çıktı. Hikaye bir uydurma, bir masaldı. Hill&Knowlton’un Kongre komisyonunda ifade vermesi için hazırladığı kız, Kuveyt’in ABD büyükelçisinin kızından başkası değildi.” (Radikal , 6 Ekim ‘01)
Körfez savaşı dönemindeki ünlü “karabatak” hikayesini ise hatırlatmakla yetinelim.
Bu ve benzer örnekler sayısızdır. Dünyanın küçüldüğü, bütün insanların gelişmeleri anında öğrendiği koca bir yalandır. Basından öğrendiklerimiz sansürden geçen bilgilerle sınırlıdır. Uydurma ve çarpıtılmış hikayelerle ise kamuoyu sürekli aldatılır. Bu, savaş gibi kritik dönemlerde günlük uygulama halini alır. 19 Aralık katliamı döneminde Türk sermaye basınının iğrenç yayınları buna çarpıcı bir örnektir.
Bugün savaş çığırtkanlığı yapmayan sınırlı sayıdaki aykırı ses ise kısılmaya çalışılmaktadır. “Adalet” ve “özgürlük” adına teröre karşı savaştıklarını halklara yutturmaya çalışan emperyalist dünya, daha ilk adımda temel demokratik hakları gasp etme yolunu tutmakta, küresel boyutta bir sansür uygulamasına yönelmektedir. Katliamlarının ve ikiyüzlülüklerinin açığa çıkmasına yol açacak yayınların önü kesilmeye çalışılmaktadır. Zira “karabatak” ya da “kuvözdeki bebekler” türünden hikayelerin kısa sürede deşifre olması onları zora sokabilir.
Sansürle ilgili yaşanan en çarpıcı örnek Katar’ın El Cezire televizyonuyla ilgili olanıdır. Uydudan Arapça yayın yapan El Cezire TV’si karşıt görüşleri karşı karşıya getirmesiyle tanınıyor. Afganistan’la ilgili haberleri sık sık yayınlaması ve savaş karşıtı eylemlere geniş yer vermesi ABD emperyalizmini oldukça rahatsız ediyor. Üstelik El Cezire en çok Araplar tarafından izleniyor. Ortadoğu’ya savaşa destek bulma ziyareti gerçekleştiren ABD Savunma Bakanı Rumsfeld, Katar Emiri’nden El Cezire TV’sine sansür uygulamasını talep etti. Demokrasi kahramanları şeyhlerin de gerisine düşmüş durumdalar. Bu, ABD karşıtı seslerin kısılmaya çalışılacağı yeni bir sürecin başlaması anlamına geliyor.
Bu arada, Stratejik Araştırmalar Vakfı’nda istihdam edilen emekli bir Türk generali de ABD’ye, El Cezire televizyonunu susturması gerektiği yönünde çağrıda bulundu. Kirli savaş konusunda uzman olduğu anlaşılan bu Türk generalinin, propagandanın kirli savaşta taşıdığı önemi çok iyi bildiği anlaşılıyor.
Afganistan halkının tepesine bomba ve füzelerin yağdırıldığı vahşi bir savaşın başlaması, başta Amerikancı basın tekelleri olmak üzere bütün gerici basının önemini daha da artırmış bulunuyor. Savaş öncesinde savaşa meşru zemin hazırlamak yönlü yayınlar yeterli oluyordu. Ama savaşın vahşetini haklı göstermek sanıldığı kadar kolay değil. Emperyalist medya bu iğrenç savaşı meşrulaştırabilmek için, gerçekleri çarpıtmanın yanısıra, her gün yeni yalanlar üretmek zorunda.
Savaş emperyalist-kapitalist sistemin iğrenç yüzünü tüm çıplaklığıyla ortaya seriyor. Demokrasi, insan hakları, basın özgürlüğü vb. demagojiler bir yana bırakılıyor, maskeler bir tarafa atılıyor. Artık herşey emperyalizmin çıkarlarına göre belirleniyor. Bu çıkarlar 21. yüzyılı halklar açısından bir cehenneme çevirmekten başka bir anlama gelmiyor. Emekçi halkların özlemleri ise bambaşkadır. Sınıfsız, sömürüsüz, özgür ve savaştan arınmış bir dünya emekçilerin gerçek özlemidir. Bunlara ulaşmak ise, bütün savaşların kaynağı olan kapitalizmi yıkmaktan geçiyor.




Yalanı haberleştirme sorumluluğu...


Taha Kıvanç

(...) Savaşı en ileri teknoloji ürünü araç-gereçlerle donatılmış çok sayıda muhabirin izlemesi kamuoyunun sağlıklı bilgiler edinmesi anlamına gelmiyor. Casusluk ve savaş tarihi konularında uzmanlaşmış İngiliz gazeteci Phillip Knightley, eklerle yeniden yayımladığı ‘The first casualty: The war correspondent as hero and myth-maker from the Crimea to Kosova’ (İlk vukuat: Kırım’dan Kosova’ya kadar, kahraman ve efsane-yapıcı olarak savaş muhabiri) kitabında, savaşların, savaşanlar (özellikle güçlüler) tarafından nasıl manipüle edildiğine canlı tanıklıklar sunuyor.

Cezayir Savaşı’nı da yazan savaş tarihçisi Alistair Horne, “Kosova, belleklerimizdeki en gizli-kapaklı savaş haline dönüştü” demiş sözgelimi. Sky televizyonundan Jake Lynch, “Elimize bol bol malzeme tutuşturdular, ama hiç bilgi vermediler” tespitini iletmiş. Peter Dunn sebebi şöyle açıklamış: “Kosova, basın sözcüleri tarafından yürütülen ilk uluslararası ihtilâftı...”

Aslında bunda şaşılacak bir durum da yok. Daha Birinci Dünya Savaşı sırasında, Gen. Sir Ian Hamilton, askerlerin savaş muhabirleriyle ilgili düşüncelerini veciz bir biçimde ifade etmişti: “İyi yönetilen bir ülkenin savaş muhabirine ihtiyacı yoktur. Savaş muhabiri dediğin, halka, savaşın nasıl kazanılacağı konusunda fikirlerini iletir. Eğer savaşı kazanmak için gerçeği söylemek gerekirse gerçeği aktarır; eğer savaş yalanla kazanılacaksa, onun görevi yalan söylemektir.”

Asker kafalı politikacılar da açık sözlü. Hamilton’un görev aldığı savaş sırasında başbakanlık koltuğunda oturan David Lloyd George, Guardian gazetesi yayın yönetmeni C. P. Scott’a, samimi bir görüşme sırasında savaşlarla ilgili ‘acı gerçeği’ açıklayıvermişti: “Eğer halk (gerçekleri) bilseydi, savaş yarın dururdu. Tabii, bilmiyorlar, bilemeyecekler de...”

Gerçekler yerine sunulanın ne olduğunu tahmin herhalde güç değil: Yalanlar... Kore Savaşı’nı (1952) izleyen UPI muhabiri Robert C. Miller, kendi başından geçenleri lâfı eğip bükmeden şöyle anlatıyor: “Kore’den ulaşan, gazete yönetimlerinin basmakta tereddüt etmedikleri bazı bilgi ve haberler bütünüyle uydurmaydı... O haberleri gönderen bizler de onların yanlışlığını biliyorduk, ancak askerî karargâhta yetkili ağızların yaptığı resmî açıklama oldukları için yazmak zorundaydık; o açıklamaları yapanlar da gerçek olmadığını biliyor, ama yayınlanmasını bekliyorlardı.”

Afganistan üzerine yağdırılan bombalar yüzünden hiçbir sivilin burnunun kanamadığını iddia ediyor ABD yetkilileri; bizimkiler de dahil dünya medyası, Tâlibân kaynaklı “20’den fazla sivil hayatını kaybetti” haberini inanmaz ifadelerle nakletmekle yetiniyorlar. ABD uçaklarının yağdırdığı bombalar öyle ‘akıllı’ imişler ki, isteseler bile sivil hedefleri vuramazlarmış... Sonuçta, Amerikalılar ne diyorlarsa o doğru kabul edilir ya... Oysa, ABD’nin geçmiş savaşlardaki bilgi kirliliği sâbıkası, savaşan taraflardan güçlü olanın söylediklerini bu defa da kuşkuyla karşılamayı zorunlu kılıyor.

İşte bir örnek: 20 Aralık 1989 günü ABD 24 bin askerle Panama’yı işgal etti. Noriega’yı adalete teslim etmek için yapılan bir operasyondu bu. Unutmayalım, Noriega da, tıpkı Bin Laden ve Tâlibân gibi, vaktiyle CIA’nin itibar ettiği bir kişiydi, ama gözden düşmüştü. Gazeteciler Panama’ya da koştular, ama “Sizler için bir düzenleme yapılmadı” denildiği için yüzgeri oldular. Panama işgali, bir çok kitapta, “Kansız askerî müdahale örneği” olarak gösteriliyor. Oysa, Latin Amerika’da İspanyolca yayımlanan gazeteler, “En az ikibin ölü, 70 bin de yaralı vardı” iddiasındalar.

Bir başka örnek daha: 13 Şubat 1991 tarihinde, Amerikan uçakları, Bağdat’ın Emiriyye mahallesindeki bir sığınağa bomba yağdırdı. Amerika, oranın sığınak değil Cumhuriyet Muhafızları’na ait askerî bir birim olduğunu iddia etti ve medyayı da bu yolda yönlendirdi. Peter Arnett (CNN), John Simpson (BBC) ve Brent Sadler (ITN) dışındaki gazeteciler de söyleneni aktardılar. Bu üçü ayıplanmayı bile göze alarak kuşkularını ifadeden çekinmedi. Emiriyye’nin orta halli Bağdatlılar’ın oturduğu bir mahalle, bombalanan yerin de gerçekten bir sığınak olduğu sonunda anlaşıldı. Sığınakta çoğu kadın ve çocuk olmak üzere 1600 sivilin hayatını kaybettiği de...
Açılmış savaşı ilk bizim muhabirler dünyaya duyuruyor da, resmî yalanları bakalım ilk kimden öğreneceğiz?

(Yeni Şafak/10 Ekim ‘01)