31 Ekim '01
Sayı: 30


  Kızıl Bayrak'tan
  ABD'nin Avrasya macerası ve Amerikancı iktidarının ihaneti
  Emperyalist savaşa karşı ezilen halkların yanında yer alalım!..
  Emperyalist savaşa karşı savaş!
  Ya barbarlık ya sosyalizm!
  Emperyalist savaşa karşı eylemler...
  Pirelli işçisi işten atmalara karşı direniyor
  Savaş, anti-emperyalist mücadele ve Parti Programı
  Proletarya devriminin askeri programı
  Zaferi direniş kazanacak
  1. yılına girerken Ölüm Orucu Direnişi-1
  Emperyalist haydutluk savaşı
  Psikolojik savaş, "özgür dünya" ve küresel sansür
  Ekmeğe sarılı bombalar
  "Çöküş içindeki ABD ve Batı çıkış için savaşa başvuracak"
   Mücadele Postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
Emperyalist savaş, Avrasya, Ortadoğu, Türkiye ve Kürdistan...

Emperyalist haydutluk savaşı


11 Eylül saldırısından sonra ABD Başkanı, "Terörizme savaş" adına, dünyaya yeni bir savaş açtıklarını, bunun tam bir "Haçlı Seferleri" biçiminde süreceğini, yılları bulacak bu savaşta her devletin ve gücün saflarını kesin bir biçimde netleştirmesini, "ya bizden yana, ya da karşı cepheden yana olacaklarını", orta yolun olmadığını tam bir küstahlıkla açıklamıştı. O günden bu yana hummalı bir askeri, siyasal, diplomatik, ideolojik-medyatik, psikolojik hazırlığa giriştiler. Bir savaşın siyasal, hukuki ve psikolojik alt yapısını oluşturmak için yoğun bir çaba içerisinde oldular... Ve tüm hazırlıklarını tamamlamış olacaklar ki 7 Ekim günü Afganistan’a yoğun bir hava saldırısını, füze bombardımanını başlattılar.

Açıkça ifade edildiği gibi başlayan emperyalist saldırı, salt Afganistan’la sınırlı kalmayacaktır. Irak, İran ve ABD için "baş ağrısı" olarak tanımlanan diğer ülke ve güçler, anılan savaşın muhtemel hedefleri durumundadırlar. Bunların ötesinde bu emperyalist savaşın uzun vadeli hedefleri var ve bu hedeflere karşı birçok yöntemi ve aracı içeren bir savaşı geliştirecektir.

11 Eylül’de ilan edilen Emperyalist Haçlı Seferi, fiilen başlamıştır. Bu noktada devrimcilerin, ezilen halklardan ve sınıflardan yana olan güçlerin politikalarını çok net bir biçimde belirlemeleri ve bu bağlamda harekete geçmeleri kaçınılmazdır, günün ertelenemez yaşamsal görevidir. Ortadoğu ve Orta Asya ülkeleri savaşın merkezi cepheleri olmaları nedeniyle Kürdistan ve Türkiyeli devrimci güçler, politikalarını çok daha kesin ve net bir biçimde belirlemek, bu çerçevede harekete geçmek durumundadırlar. Özellikle Irak’ın savaşın ilk hedeflerinden biri olması kesine yakın bir olasılık olması nedeniyle, Güney Kürdistan ve Kuzey Kürdistan savaşın ve savaş politikalarının çok yönlü etkilerini yaşayacaktır. Bu noktada Kürdistanlı devrimci yurtsever güçlerin bu savaş ve sonuçları konusunda daha net bir ufka politik stratejiye ve çeşitli olasılıklara karşı çok yönlü hazırlığa sahip olmaları yaşamsal önemdedir.

Özellikle devrimimizin otuz yıllık birikimlerini ve dinamikleri tutsak alan İmralı Partisinin etkisinde olan devrimci yurtseverler, gerçek PKK’liler, bu emperyalist savaş karşısında tavırlarını netleştirmek durumundadırlar. Bu savaş karşısındaki tavır sorunu, bir kez daha Öcalan ve İmralı gerçeğini netleştirecek, kimden yana olduğunu bir kez daha deşifre edecektir. Deşifrasyon tek başına bir anlam ifade etmez, bunun politik bir duruşa götürülmesi de gerekiyor. Bu emperyalist haydutluk savaşında ayaklar altında ezilmemek için kendimize ait bir kafa, kendimizin ulusal çıkarlarını bölge ve dünya halklarının çıkarlarıyla birleştiren öz bir stratejiye sahip olmamız, güçleri bu strateji etrafında birleştirmemiz kaçınılmaz olmaktadır. Şu veya bu stratejinin basit uygulayıcıları olmak Kürtlere felaketten, büyük yıkımlar ve trajedilerden başka bir sonuç getirmeyecektir. Son iki yü yıllık tarihimiz bunun sayısız örnekleri ve kanıtlarıyla doludur. Dolayısıyla Kürtlerin yeni gelişmeler karşısında tutumlarını, dostlarını ve düşmanlarını, mücadele çizgilerini çok iyi ve çok doğru bir biçimde belirlemeleri şarttır!

Bu emperyalist savaşa karşı sağlıklı bir politik duruşun sahibi olmak, öncelikle doğru bir perspektifle bu savaşı ve buna yol açan politikaları, ittifakları, ilişkileri ve üzerinde anlaşılan planları doğru kavramaktan geçer. Her şeyden önce bu savaşı çok net ve kesin çizgilerle tanımlamak gerekir. Bu savaşın niteliği nedir? Bu savaş hangi politikaların bir devamıdır? Stratejik hedefleri, ittifakları ve ittifak zemini, ilişki ve çelişkileri, kapsamı, üzerinde yürütüleceği alanlar nelerdir? Bu soruların doğru değerlendirilmesi bize nasıl bir politik-stratejik duruş içinde olmamız gerektiğinin doğru ipuçlarını da verecektir.

***

Kuşkuya yer yok ki, ABD’nin İngiltere ile Afganistan’a açtığı savaş, bir emperyalist haydutluk, emperyalist hegemonya savaşıdır. Aslında bu savaş, 1990’lı yılların başında tüm dünyaya egemen kılınmak istenen "Yeni Dünya Düzeni" stratejisinin ikinci hamlesidir. Birinci hamlesi Körfez Savaşı ile başlamış, Balkan savaşlarıyla sürmüş, ama istenilen sonuca ulaşmamıştı. Balkanlar’da kısmi başarıya ulaşmış görüntüsünü verse de Ortadoğu’da ABD’nin planı tam anlamıyla çökmüştür. Daha da önemlisi, Kafkasya, Orta Asya ülkeleri ise istenilen düzeyde kontrol altına alınamamış, bu alanlar çok yönlü bir hegemonya mücadelesine konu olmuştur. ABD’nin tek lider, rakipsiz bir jandarma olarak tüm dünyaya egemen olabilmesi ve bu egemenliği uzun vadeli olarak güçlendirerek sürdürebilmesi için Avrasyaya her açıdan egemen olması, bu bölgenin zengin petrol ve gaz yataklarına, bunları metropollere bağlayan yollara egemen olması kaçınılmaz görünüyordu. Ama ABD, tüm girişimlerine, geliştirdiği tüm ilişkilere rağmen Kafkasya, Orta Asya ülkelerini denetimine alamadı, bu alanda geleneksel hegemonyacı güçlerden başka yerel engeller vardı, bunların aşılması gerekiyordu. Afganistan ve Taliban, soğuk savaş politikalarının bir onucu olsa da bugün hegemonyacı politikaları önünde bir engeldi, aşılması gerekiyordu. Pakistan da istenilen düzeyde Avrasya politikasına karşılık vermiyordu, ülkenin içinde bulunduğu iç çelişkiler, iktidarın yapısı buna tam elvermiyordu. Orta Asya ülkeleri Rusya’nın etkisi altında olmakla birlikte henüz istikrar kazanmış değildi. İran Ortadoğu ve Avrasya politikasında önemli bir engeldi. Kendisinin kanatları altında g&uul;çlense de Bin Ladin türü radikal İslam, ezilen halkların ulusal ve toplumsal öfkesini ABD’ye yöneltmede önemli bir ideolojik ifade aracı olarak işlev görüyordu.

Bu önemli etkenlerin dışında Avrasya stratejisi karşısında Rusya, Çin ve Hindistan duruyordu, bu üç devlet ABD ile açıktan ve cepheden bir tavır almasalar da, yine kendilerini bu anlamda bir blok olarak tanımlamasalar da geleneksel ve güncel politikalarıyla ABD’nin Avrasya politikası önünde stratejik bir engel durumundadırlar.

Görüldüğü gibi, kendi dünya egemenliği için stratejik önemde değerlendirilen Avrasya, sayısız zorluğu, etkisizleştirilmesi ve aşılması gereken sayısız gücü ve engeli barındırmaktadır. Ama bu bölgeye egemen olmadan tek kutuplu dünya politikasını sürdürmek olanaksızdı. Bu noktada 11 Eylül saldırısı bulunmaz bir fırsat olarak değerlendirilmiş ve o güne dek yaşama geçirilemeyen ve geçirilen noktada başarısızlığa uğrayan Yeni Dünya Düzeni stratejisini hemen uygulamaya sokmada bir basamak olarak değerlendirilmiştir. Avrasya’ya egemen olmak, bu hedef önünde duran engelleri etkisizleştirmek ve aşmak, ya da kendi egemenliğinin bir eklentisi haline getirmek, Ortadoğu’da başarısızlığa uğrayan bölgeye yeni bir düzen verme politikalarına işlerlik kazandırmak, bu bağlamda Irak ve İran ile diğer g¨çleri aşmak ya da kendi çizgilerine çekmek, güncel sıcak emperyalist savaşın stratejik hedefleri arasındadır.

Elbette ABD ve emperyalist ülkelerin "yeni" konsepti, salt bunlarla sınırlı değildir. Yılları bulacağı söylenen "terörizme karşı global savaş"ın hedefinde tüm ezilen sınıflar ve halklar, onların devrimci, ulusal kurtuluşçu ve sosyalist temsilcileri vardır. İdeolojik alanda ırkçılığın, "Beyaz adam" şovenizminin, yabancı düşmanlığının yeni döneme damgasını vurmaya aday bir gelişme olduğu şimdiden görülebilir. Bugüne kadar yüzlerce yıllık mücadeleler sonucu kazanılan demokratik hak ve özgürlükler olabildiğince budanacak ve sınırlandırılacaktır. Dünyanın dört bir yanında "terörist" avı başlayacak, bu çoğu kez tam bir sürek avı biçiminde geliştirilecektir. Kısacası emperyalist savaşa siyasal gericilik ve özel savaş terörü, yeni bir faşizm çizgisi eşlik edecektir. "Global savaş"tn anlaşılması gereken budur. Yeni dönemde siyasal gericilik, ırkçılık ve faşizm konusu ayrıca üzerinde durulması ve değerlendirilmesi gereken bir konudur. Bunu ayrıca yapacağımızı belirtip esas konumuza dönmek istiyoruz.

***

Çok açıkça görüldüğü gibi bu savaş, emperyalist hegemonya savaşıdır, Yeni Dünya Düzenini Avrasya’ya, Ortadoğu’ya ve giderek tüm dünyaya oturtma ve süreklileştirme savaşıdır. Bu anlamıyla bir "III. Dünya Savaşı" olarak değerlendirilebilir. Diğer Emperyalist Savaşların hedefi de dünyayı yeniden paylaşma ve bu paylaşımı kurumlaştıran bir "Barış"la yeni bir dünya düzeni kurmaktı. Şimdi yapılmakta olan da özünde bundan başka bir şey değildir. Elbette farklı boyutları, ayırıcı noktaları da vardır, bunlara geleceğiz. Tüm haydutluğuyla süren bu savaş, yeni bir dünya savaşı olarak değerlendirilebilir, ama bunun başlama tarihi 7 Ekim değildir. Yeni dünya savaşı aslında Körfez Savaşı’yla başladı, Yugoslavya savaşlarıyla sürdü. Son on yılda yürütülen savaşlar, dünya savaşının lk aşaması, ilk hamlesi niteliğindeydi. 7 Ekimde başlayan savaş ise anılan sürecin ikinci aşaması niteliğindedir. Bu iki sürecin ortak noktaları olduğu gibi birbirinden ayrılan noktaları da var. Temel hedef ise dünyaya yeniden düzen vermek! Peki nasıl?

Bu savaş, hiç kuşkusuz bir paylaşım savaşıdır, her emperyalist devletin kendi gücü ve katılımı oranında pay aldığı, söz sahibi olduğu bir paylaşım savaşıdır. Körfez Savaşı, bir bakıma ABD’nin kendi hegemonik gücünü, liderlik ve jandarmalık konumunu, başka bir ifadeyle kendisinin tek başına egemen olduğu tek kutuplu dünyayı diğer emperyalist güçlere kabul ettirme ve onaylatma savaşı, Yeni Dünya Düzeni’ni meşrulaştırma dayatmasıydı. Bu hedefinde önemli ölçüde başarılı oldu. Diğer emperyalist güçler ile ABD arasında çelişkiler ortadan kalkmış değildir, dünya hegemonya mücadelesinde onlar da geri durmak istemiyorlardı. Siyasal ve askeri güçleri henüz ABD’ye kafa tutacak düzeyde değildi, ekonomik olarak belli bir gücü ifade etseler de dünya politikasında ABD’ye rağmen ve ona karşıt birblok olarak durma güçleri yoktu. Ama buna rağmen dünya hegemonya siyasetinden kopmak da istemiyorlardı. Bosna ve Kosova savaşlarında Avrupa Birliği devletleri ABD’yle birlikte, NATO şemsiyesi altında savaştılar ve sonuçta kazançlı da çıktılar. Biliyorlardı ki tek kutuplu dünya geçici bir olguydu, bu, çok kutupluluğa doğru evrilecekti. Bu geçiş sürecinde ABD ile olan çelişkilerini, dünya hegemony mücadelelerini çatışarak değil, seyirci kalarak da değil, "uzlaşarak" sürdürmek durumundaydılar. Burada uzlaşma, aslında hegemonya savaşında bir yöntemi, bir mücadele biçimini anlatıyor. Yoksa tümden ABD politikaları peşinden sürüklenme, kendisine yabancı bir stratejinin peşinden sürüklenme olarak algılanmamalıdır. Bu anlamda şu anda yürütülen savaş, emperyalist ve gerici bir koalisyon tarafından yüruuml;tülüyor olması, onun bir paylaşım savaşı oluğu gerçeğini ortadan kaldırmıyor, tersine bu koalisyonu oluşturan güçlerin dünyaya yeni biçim vermede pay sahibi olma, kendi gücü ölçüsünde pay ve etki sahibi olma planına dayanıyor.

Elbette damgasını vuran güç ABD emperyalizmidir. İngiltere, kendisini tamamen ABD stratejisi içinde görüyor, kendi çıkarlarını bu stratejik ittifakta görüyor. AB ülkeleri, Almanya, Fransa ve diğerleri, ABD’yi desteklediklerini açıkladılar. Bir kez "Terörizme karşı global" stratejide bütün emperyalist güçler hemfikirdirler; yani siyasal gericilikte, demokratik hak ve özgürlüklerin tırpanlanmasında, devrimci, ulusal kurtuluşçu ve sosyalist güçlerin bastırılması konusunda tam bir uyum ve işbirliği içindedirler, bunu daha da geliştirme ve kurumlaştırma eğilimindedirler. Ancak dünyaya egemen olma, bu egemenlikte pay sahibi olma konusunda aralarında çelişkiler var, bu çelişkiler gelişme ve büyüme eğilimidir, bu süreçte bu çelişkileri uzlaşarak aşma zorunda görüyorlar kendilerini. Günlerdr süren diplomatik trafiğin temelinde bu uzlaşmanın esasları, başka bir deyişle kimin ne kadar pay alacağı, kimin ne kadar söz sahibi olacağı konusu var.

Bu bağlamda Rusya’nın tutumu birçok çevre tarafından şaşırtıcı karşılanıyor. Görünürde öyle ama Rusya bu savaşta kazançlı çıkmanın hesapları içinde. Bu savaş ortamında ABD’ye karşı cepheden tavır alma gücü ve durumu yok. Bir iki protestoyu geçmeyen tutumuyla da ABD’yi engelleyemeyeceğini de biliyor. Yugoslavya savaşında bunu çok net gördü. Seyirci kalmanın da hegemonya savaşından tümden geri kalmak anlamına geleceğini de çok iyi biliyor. Geriye ABD ile uzlaşarak, kendi elindeki kozları en etkili ve daha fazla sonuç getirici tarzda kullanarak hegemonya savaşına katılmak ve gerekli payı kapma hesabı yapmak!

Bir kez bu ara ABD’nin Çeçenlere verdiği desteği kesmeyi, radikal İslam’a karşı mücadele adına birçok gücün desteğini almayı düşünmüş, bunu ABD ile pazarlık masasına koymuş ve öyle anlaşılıyor ki istediğini de elde etmiştir. Yine öyle anlaşılıyor ki, Rusya, Avrasya’nın paylaşımında ABD ile belli bir uzlaşmaya varmıştır. Bu uzlaşmanın bütün çizgileri ortaya çıkmamış olsa da Rusya, ABD’yi geleneksel etki ve hegemonya alanlarından uzak tutma vaadini koparmış gibidir. Kendisi ve Orta Asya devletleri için bir sorun olan Taliban yönetimini ortadan kaldırma ve kendi politikalarına yatan işbirlikçi bir yönetimi işbaşına getirme politikasında da uzlaşmışlardır. Ancak savaşın Irak ve İran’ı, Ortadoğu’yu kapsaması durumunda Rusya’nın tavrı ne olur, bu konuda da bir mutabakat sağlanmış mıdır, sağlanmışsa hangi paylaşım planlarında,sorularının yanıtları belirsizdir, net değildir. Fakat bunlar bir yana, uzun vadede ABD’nin ve Rusya’nın Avrasya stratejileri çatışmalıdır, uzlaşma yanı geçici, çatışma yanı ise süreklidir. Bu nedenle bu bölgede Rusya’nın ayrı bir blok olarak davranma eğilimi dün olduğu gibi, bütün bu yeni gelişmelere rağmen bugün de vardır, önümüzdeki dönemde, biraz toz bulutun durulmasından sonra bu eğiim daha belirgin bir biçimde öne çıkacaktır...

ABD emperyalizmi Avrasya stratejisini gerçekleştirmek için savaşı genişleterek sürdürmek istiyor. Peki başarı şansı nedir? Bu da önemli bir sorudur ve ayrı bir tartışmayı gerektiriyor. Ancak şimdilik şu kadarını belirtmekle yetinelim: Yeni Dünya Düzeni’ni egemen kılma savaşının bu ikinci hamlesinde ABD’nin kesin başarı şansı çok zayıf. Son on yılda dünya çapındaki ezen ile ezilenler, sömüren ile sömürülenler çelişkisinin birkaç kez katlanarak derinleşmesi, aslında metropollere sıçrayan çatışmaların da temel nedenidir. 11 Eylül olayı ABD’nin ektiği rüzgarın fırtına biçiminde kendisine yansımasıdır. Şimdi savaş ekiyor, bunun tufan biçiminde kendisine dönmeyeceğinin garantisini kim verebilir ki?

***

Bizim açımızdan çok önemli diğer bir konu da, savaşın başta Irak ve İran olmak üzere Ortadoğu’yu kapsayacak biçimde genişleyip genişlemeyeceğidir. Yapılan resmi açıklamalar savaşın genişleyeceği, Irak’ı da kesin vuracağı yönündedir. Türkiye’de egemenler katında yapılan tartışmalar da bu merkezdedir. Basına sızdırılan bilgi kırıntılarına bakılırsa ABD’nin Irak’ı vuracağı kesin. TC’nin ise ABD’nin Irak’ı vurmasını istemediği ve bu konuda ABD’yi ikna etmek için yoğun bir çaba sergilediği belirtiliyor. TC’nin itiraz gerekçesi ise Irak’ın belirsizliğe ve istikrarsızlığa düşmesi durumunda bir Kürt devletinin uç vereceği, var olan oluşumun uluslararası bir statü kazanabileceği kaygısıdır, oysa kendisi Güney’de bir Kürt devletinin oluşumunu savaş nedeni sayaca&currn;ını ilan etmiştir. Bütün bu bilgi kırıntılarını, ama daha da önemlisi, savaşın gelişme eğilimlerini, savaşın Irak’ı ve Ortadoğu’yu kapsayacak şekilde genişlemesini nasıl değerlendirmek gerekir?

Savaşın Irak’ı içine alacak biçimde genişlemesi çok güçlü bir olasılıktır. Bu noktada TC nasıl bir tutum içinde olacak, bölge devletleri nasıl bir pozisyon alacaklar? Kürtlerin ve onların çeşitli partileri ve gruplarının tutumu ne olacak? Bu sorular ve yanıtları çok önemli? TC, her fırsatta Irak’ın toprak bütünlüğünden yana olduğunu söylemiş, Körfez Savaşı’ndan dolayı büyük siyasal ve ekonomik kayıplar yaşadığını tekrarlayıp durmuştur. Aynı tutumunu bugün de sürdürüyor görünüyor. Ancak 1925’ten bu yana Musul-Kerkük hayalinden vazgeçmediği, Körfez Savaşı döneminde Özal tarafından açıkça dile getirildiği bilinmektedir. TC, fırsatçı olduğu kadar "gerçekçi" davranmayı da esas alır. Bölge ve dünya dengelerinin kendisine Musul e Kerkük’ü yem ettirmeyeceğini bilecek kadar da "gerçekçidir". Bununla birlikte Irak’a karşı geliştirilecek bir savaşta Körfez Savaşı’ndaki tutumunu tekrarlayamayacağını, bunun kendisine pahalıya patlayacağını hesaplamaktadır. Bu noktada ABD ile sıkı bir pazarlık içinde olduğu da kesindir. Pazarlığın ilk ayağı, basına sızdırıldığı gibi, ABD’yi Irak’a saldırmama biçiminde olabilir. Aa ABD’nin böyle bir planı varsa TC’nin "ikna" çabalarının bir anlamının olmayacağı açıktır. Bundan dolayı pazarlığın ikinci ve esas ayağı devreye girmektedir. Bu da olası Irak savaşında işgalci bir güç olarak yer almak! Bu konuda sayısız kez Güney Kürdistan’a girip çıkan TC’nin hatırı sayılır bir deneyimi var. Daha şimdiden askeri güçlerinden bir kısmını, silah ve donanımıyla Zaho’ya konumlandrmış bulunuyor.

Peki, ABD Irak savaşında TC’nin ordularıyla işgalci bir güç olarak yer almasına izin ve onay verir mi? Ya da ne pahasına, hangi tavizler karşılığında, nasıl bir planlama sonucunda? Bu soruların yanıtı da belirsiz ve birçok zorluğu içinde taşımaktadır. TC’nin işgalci bir güç olarak katılması, daha sonra Irak’ın yeniden düzenlenmesinde nasıl bir etkide bulunacak, Irak ve Güney Kürdistan bu savaştan sonra nasıl biçimlendirilecek, bunda kim, hangi güçler söz ve etki sahibi olacak? Ya Kürtler, Kürt örgütleri nasıl bir politik tutum alacaklar, kendilerinin bir fikri, politik ve askeri hazırlığı var mı?

Ortadoğu’ya kadar genişleyecek savaş, Körfez Savaşı’nın bir tekrarı olmayacak, daha sarsıcı ve kalıcı sonuçlar doğuracaktır. TC’nin savaş içindeki duruşu, Körfez Savaşı’ndaki gibi olmayacak, doğrudan müdahale ve işgal biçiminde somutlaşacaktır. Bu durumda genel olarak Kürtle’rin, özel olarak Güney Kürdistan’ın çok ciddi tehlikeler ve yıkım olasılıklarıyla karşı karşıya olacağı kesindir. Savaş ortamının ortaya çıkaracağı fırsatlar da olabilir, ancak bunları değerlendirmek için "ulusal bir strateji"nin, bağımsız bir politik çizginin ve bunu uygulayacak bir ulusal gücün varlığı gerekir. Ama ne yazık, ortada ne Kürtler’in kendilerine ait bağımsız bir stratejileri var, ne de bunu uygulayabilecek güçte bir yurtsever blok!.. KDP ve YNK, geleneksel çizgilerini öteden beri sürdürmetedirler. Bunların geleceği daha çok bağlandıkları stratejilerin kapsamına, niteliğine ve başarısına bağlıdır. Deneyimler göstermiştir ki, yabancı güçlerin stratejileri Kürtlere, yenilgi, yıkım, kırım ve sayısız trajedilerden başka bir şey getirmemiştir.

Bundan iki-üç yıl önce önemli bir politik ve askeri güç olan PKK ise Öcalan’ın teslimiyetiyle ideolojik, politik ve askeri olarak tasfiye edildi, geriye içi boşaltılmış bir gövde bırakıldı. Bu gövde de şimdi, TC’nin ve emperyalist sistemin eritici politikalarına bağlanmıştır. Tüm teslimiyetçi ve tasfiyeci politikalarına, yalvaran duruşlarına rağmen ne TC ciddiye alıyor, ne de ABD. Tersine bu güçler intikamlarını sonuna kadar alma kararındadırlar. ABD’nin "Terör örgütleri" listesine alması İmralı Partisi yönetenlerini şaşırtmışa benziyor. Kendileri ulusal ve toplumsal bilinçlerini yitirmişler, sanıyorlar ki emperyalizm de sınıf bilincini ve kinini unutur! İmralı tasfiyeciliği mücadelemizin değerlerini ve dinamiklerini tutsak almış, bu savaş ortamında halkımızın elini kolunu bağlı hale getirmiştir. Bunu günlük olarak izlemek mükün. İmralı Partisi yönetenlerinden Mustafa Karasu, Özgür Politika gazetesinde çıkan bir demecinde, dünyaya savaş açan emperyalist haydutlara karşı nasıl bir ham hayal içinde olduğunu net bir biçimde göstermekte ve halkımızın bu kritik günlerde nasıl bir "iradeye" mahkum olduğunu kanıtlamaktadır. Birlikte okuyoruz: "ABD ve Batılı güçler bu güçlerini demokrasinin gelişimi için kullanmalıır. Bu dünya globalleşecekse, demokrasinin de tüm dünyaya yayılması ve geliştirilmesi gerekiyor." Peki kimden bekliyor bunu? Açık ki dünyayı sayısız kez yakıp yıkan, sayısız katliama imzasını atmış ABD ve "Batılı güçlerden!"
Ortada bir dünya savaşı var, bu savaşta bir kez daha Kürtler’in kaderleri onların iradelerinin dışında çizilecek; ama Kürtler’in ortada bir iradeleri yok. İrade diye bağlandığı kişi ve parti ise çoktandır iradesiz! Kürtler çaresiz mi? Hayır, onları özgürlüğe ve kurtuluşa götürecek doğru çizgi bellidir, bu yılların devrimci mücadelesi ve savaşı tarafından doğrulanan partimizin devrimci çizgisidir. Devrimci çizgide birleşmek, bağımsız, kendine ait bir stratejik duruşa sahip olmak, bu temelde, Kuzey’de ve Güney’de kazanılan tüm mevzileri korumak, dönemi kazandıracak temel politik duruştur. Yine emperyalist haydutların ayakları altında ezilmemek ve çakallara yem olmamak için böyle bir politik duruşa sahip olmak kaçınılmazdır. Bu noktada tüm gerçek PKK’liler, devrimci ve yurtsever güçler, &ccedl;evre ve kişiler bir kez daha düşünmeli ve bu kader belirleyen günlerde konumlarını ve duruşlarını netleştirmelidirler...

Toparlamakta yarar var:

Sürmekte olan savaş, emperyalist haydutluk, paylaşım ve hegemonya savaşıdır!

Bu savaş, dünya halklarını egemenlik altında tutma, yeniden sömürgeleştirme, doymak bilmeyen çok uluslu tekellerin çıkarları doğrultusunda sömürme, yağmalama ve ezme savaşıdır! Bu savaş, ezen emperyalist dünyanın ezilen halklar dünyasına karşı açılmış haksız, gayrı meşru, gerici savaştır! Bu savaş, bir avuç silah tekelinin kasalarını doldurma, krize giren emperyalist ekonomiye soluk aldırma savaşıdır! Bu savaş yeni silahlanma çılgınlığını tetikleme savaşıdır!

Bu savaş, dünya ezilen halklarına yıkım, açlık, ölüm, hastalık, göç, sefalet, tanımsız trajediler getirecektir!

Bu savaş, dünya çapında düzen karşıtı güçlere, devrimci, sosyalist, ulusal kurtuluş hareketlerine açılmış bastırma ve ezme savaşı, yeniden biçimlendirilmiş özel savaştır! "Global düzeyde terörle mücadele" sözlerinin altında yatan gerçeklik budur!

Emperyalist savaş, siyasal gericilik, ırkçılık, "Beyaz adam" şovenizmi, faşizm ve sınır tanımaz haydutluk demektir!

Bu savaş, tüm düzen karşıtı eğilim ve güçlerin önünü bugünden alma, 21. yüzyıla bugünden egemen olma, tek kutuplu dünyayı 21 yüzyıl gerçeği haline getirme savaşıdır!

Bu özelliklerinden dolayı bu haydutluk ve hegemonya savaşına karşı olmak, bu karşı duruşu daha derli toplu ve sonuç alıcı bir güce dönüştürmek, bunun çabası içinde olmak demokrat olmanın, yurtsever olmanın, devrimci ve sosyalist olmanın olmazsa olmaz gereğidir.

Bu emperyalist savaşa karşı olmak demek, Bin Ladin ve Taliban’la aynı safta yer almak anlamına gelmiyor. Tuttuğumuz saf, durduğumuz yer, kuşkuya yer vermeyecek kadar açık ve nettir: Bağımsız devrimci çizgimizde dünya çapında emperyalizme ve emperyalist savaşa karşı durmak!

Emperyalist savaşa hayır!
Yaşasın dünya emekçileri ve ezilen halkların birliği ve kurtuluş mücadeleleri!

9 Ekim 2001
PKK-Devrimci Çizgi Savaşçıları