01 Eylül '01
Sayı: 24


  Kızıl Bayrak'tan
 Emperyalizm ve tekelci sermayenin safında "demokrasi mücadelesi"

  Derinleşen yıkıma karşı mücadeleyi yükseltelim

  Yeni kıyımlar, hak gaspları ve "esnek çalışma" kapıda

  Ankara Öncü İşçi Platformu'nun kampanya faaliyetleri

  ABD emperyalizminin taşeronu Türk generallerinin Bakü'de gövde gösterisi
  "Toplumsal patlama" "Sivil itaatsizlik" var!
  Sümerbank direnişinin deneyim ve dersleri
  Exsa grevinin ardından

  Türk dış politikası üzerine/4

  Zindan çatışmasının güncel görevleri
  "Kazanmaya mahkumuz"
  Zaferi direniş kazanacak
  Küresel ısınma/3
  Filistin halkının bağımsızlık ve özgürlük iradesi teslim alınamaz!
  ICE-Werk Süd işçisi direnişi kazanacak!
  Kürtler açısından barışın anlamı
  Ölüm Orucu Direnişi 317. gününde
  Mücadele Postasi

 Tüm yazilar

Bu sayinin PDF formatini download etmek için tiklayin



 

Milliyetçi MHP'nin deprem ihaleleri vurgunu...

`Vurgun´ operasyonu ve içten içe çürüyen düzen gerçeği

MHP'li bakan Koray Aydın'ın yönetimindeki Bayındırlık Bakanlığı bünyesinde yürütülen `vurgun´ operasyonu daha fazla MHP'liyi kapsayarak sürüyor. Bu arada bakanın sadece partililerini gözetmekle kalmadığı, eş-dost, akraba gibi yakın çevresini de bakanlık yaptığı bu kısa sürede nasıl ihya ettiği ortaya çıkıyor.

Cumhuriyet tarihinin en milliyetçi hükümetinin en milliyetçi ortağı MHP'nin vurgun-soygun işlerinde diğer ortaklarını sollaması yadırganmamalı. Milliyetçilik her zaman en kirli işlerin kılıfı yapılagelmiştir. Özellikle bu ülkenin halkı `vatan-millet-sakarya´ nutukları altında işlenen toplumsal suçlara son derece aşinadır.

`Vurgun´ operasyonu sürerken, bir soygun operasyonunun da davası görülmeye devam ediliyordu. Dinç Bilgin ve Cavit Çağlar'ın merkezinde durduğu bu davanın son duruşmasında, bu iki muteber şahsiyet, ne kadar `vatanperver´ ve saygıdeğer yurttaşlar olduklarını belirterek tahliyelerini istediler.

MHP'nin milliyetçilik kisvesi altında vurgunculuk yapmasıyla, bu iki kapitalistin soygunlarını milliyetçilik kılıfına büründürmeye çalışması, tek ve aynı karakterin tezahürleri oluyor. Bu siyasal ve özel karakterler, sadece kapitalist vurgun ve soygun düzeninin çıban başlarını oluşturuyor ve gerçekte onun nasıl içten içe çürüdüğünü gösteriyor. Ve düzen yürüttüğü operasyonlarla bu çıban başlarına neşter atıyor ki, biriken pisliği bir nebze boşaltsın, ölümünü geciktirsin. Bunun da ötesinde, bu tür operasyonların esas olarak, düzenin düzeltilme imkanı olduğu izlenimini yaratarak, mezar kazıcılarını oyalama gibi bir amaca hizmet ettiği ortadadır. Enerji operasyonu başta olmak üzere, büyük yaygaralarla başlatılan her operasyonun kısa zamanda sürüncemeye bırakılması, ucunun biraz büyük bir kapitaliste ya da üst düzey bürokratlara, ya da orduya-polise ulaştığı noktada bırakılması, bu amacı yeterince açıklıyor.

Vurgunlar, soygunlar ve operasyonlar sistem için genelde bunları ifade etmekle birlikte, `vurgun operasyonu´nun daha özel bir anlamı da bulunuyor. Bugüne dek ortaya çıkarıldığı kadarıyla, milliyetçi MHP, elinde tuttuğu bakanlık sayesinde en büyük vurgunları deprem ihalelerinden vurmuş görünüyor. Gerçi bunu görebilmek için aradan iki yıl geçmesi ve bu operasyonun düzenlenmesi de gerekmiyordu. Daha depremin ilk aylarında yapım ve onarım ihaleleri üzerine dönen dolaplar konusunda az haber yayılmadı. Fakat her itham bu hükümet tarafından üstü örtülmek suretiyle unutturulmaya çalışıldı. Bu iki yıl boyunca, başta hükümetin başı Ecevit olmak üzere, hükümetin üç hırsız ortağı, deprem yardımlarının nereye harcandığı sorusunu yanıtlamaktan özenle kaçındılar. Daha bir ay önce, depremin ikinci yıldönümü vesilesiyle bir kez daha yöneltilen aynı ithamlar, bu aynı zatlar tarafından `kaynaklar gerektiği şekilde kullanılmıştır´ sözleriyle savuşturulmaya çalışıldı.

Şimdi kaynak kullanımında `gereken şekil´in ne olduğunu vurgun opesyonuyla öğreniyoruz. Şekil, her konuda olduğu gibi, birkaç vurguncu kapitalisti palazlandırmaktır. Bu sistemin gereğidir. Birkaç vurguncunun kasasına aktarılan kaynağın neye, kime ait olduğunun hiçbir önemi yoktur. Çalınan para depremzedelere aitmiş, bu insanlar bu yüzden aç ve açıkta kalmışlar, sistem açısından bunların hiçbir önemi bulunmamaktadır.

Ancak sistem deyince, öyle etten-kemikten soyutlanmış bir kavram olarak düşünmemek gerekiyor. O sistemin sahibi ve temsilcisi, sözcüsü ve icracısı tüm kişi ve kurumlardır, deprem yardımlarını vurgunculara peşkeş çeken vicdansızlar. Suçlu, sadece vurguncu müteahhitler, sadece aracılık yapan (ve nemalanan) bakan ve şürekası, sadece onun partisi değil; o partinin de içinde bulunduğu hükümet ve onun `temiz politikacı´ başı, o hükümetin de üstündeki sorumluluğuyla `hukukçu´ Cumhurbaşkanı ve tümünün tepesindeki en üst karar organı MGK'dır.

Burjuva basında, operasyon yüzünden Koray Aydın'ın neden istifa etmesi gerektiği üzerine yapılan kurgular, saydığımız diğer yetkili kişi ve organlar için de geçerlidir. Ancak, bu düzende işleyişin burjuva yazarların ortaya koyduğu mantığa uymadığı biliniyor. Eğer Koray Aydın istifa ederse, bu onun sorumluluğu gereği değil, enerjide olduğu gibi, zorunlu bırakılmak yüzünden olacaktır. Onun da üstünde sorumlu olan suçlularsa, yine yalanlarla, hamasi nutuklarla sorumluluklarından sıyrılmayı sürdüreceklerdir. Ta ki, bu pislikleri gerçekten temizleyebilecek olanlar, yani işçi ve emekçiler harekete geçinceye kadar...

 


 

`Toplumsal patlama´ yoksa
`Sivil itaatsizlik´ var!

S. Mert

Mesut Yılmaz'ın o meşum kongrede gündeme attığı, Ecevit'in belki de ilk kez haklı olarak ne tartışıldığını anlamadığını ifade ettiği "ulusal güvenlik" tartışmaları düzen cephesinde devam ediyor; ancak bu kez biçim değiştirerek. Düzen sahiplerinin güvenliği olarak anlaşılması gereken "ulusal" güvenliği tehdit eden bir sosyal patlama tehlikesine karşı bir grup devlet yetkilisi ve psikiyatristler Ankara'da biraraya geldi. Buna göre, Ankara Üniversitesi psikiyatristleri DGM, MİT ve Emniyet yetkililerine "sivil itaatsizlik" üzerine bir seminer verdi. Bu psikiyatristler tesbit etmişler ki, artık toplumsal muhalefette silahlı başkaldırı dönemi bitmiş, bunun yerine sivil itaatsizlik dönemi başlamıştı. Yine aynı psikiyatristler, söz konusu yetkililere taktikler ve alınacak önlemler konusunda bilimsel açıklamalarla yardımcı olmuştur.

Bu beyinleri satılık psikiyatristlerin silahlı ayaklanmalar döneminin kapandığına ilişkin iddialarını tartışmanın yeri burası değil. Ancak Kolombiya'dan Filistin'e, Meksika Zapatistleri'nden Güney Kore'nin militan işçi eylemlerine kadar daha birçok örnek, işçi ve emekçilerin, ezilen halkların kendilerini hiç de "barışçı" veya "bireysel" tepkilerle sınırlamadığını, burjuvazileriyle ve emperyalistlerle dişediş bir mücadeleye var olduklarını apaçık göstermektedir.

Ağır bir ekonomik kriz ve bunun yarattığı yıkımla uğraşan Türkiye işçi ve emekçilerinin bu dönem boyunca genel tepkileri ise ilk bakışta seminerci psikiyatrları haklı gösterecek görünümdeydi. 11 Nisan esnaf eylemleri ve 14 Nisan, 1 Mayıs eylemlilikleri bir yana bırakıldığında, emekçiler krizi yaratanlara ve krizin sonuçlarına topyekûn bir cevap verememiştir. Buna karşın, kimileri bireysel tepkilerini başbakanlık kapısına kadar ulaştırabilmiş, başbakanlık önü yazarkasadan tankere kadar iflas etmiş küçük mülk sahiplerinin protesto figürlerini ağırlamıştır.

Tüm bu bireysel, anlık, hedefsiz tepkiler bile burjuvazi cephesini bir biçimiyle rahatsız etmiş olacak ki, üniversitelerin satılık beyinlerinden yardım istenmiştir. Bu adamlara göre ise ufukta bir sosyal patlama görülmemektedir; ancak İMF-TÜSİAD programlarının acı reçetelerine ciddi bir kin ve öfke birikmekte, bu durum tek tek bireylerde çaresizlik psikolojisiyle beslenen cinnet derecesinde tepkilere varmaktadır. Bu dönemde emek güçlerinin ortak bir karşı koyuşu olmasa da, toplumun ezici bir çoğunluğunun beyninde devlete ve onun kurumlarına bir "itaaatsizlik" düşüncesi gelişmektedir. Sermaye cephesine ve onun iktidarına düşen de, elbette böylesi bir yıkım sürecinin işçi ve emkçilerde yarattığı sonuçları yoketmek değil, düzenin "bilim kafaları" ile başbaşa verip taktik geliştirmek olacaktır. Çünkü varolan düzen geleneğine göre korkunç boyutlara varmış kitlesel işsizlik, sefalet ücretleri ve yoksulluk dahi emekçi kitlelerin kafasında "itaatsizlik" gibi bir düşünce geliştirmemeliydi. Buna ilişkin şiddete dayalı ve psikolojik bütün tedbirler alınmalıydı.

Ancak hiçbir tedbir ve taktik, şu andaki ekonomik gerçeklerin ışığında, kitle bilincinde belli bir dönüşümü engelleyemez. Bir yıla yaklaşan bir kriz sürecinde, işçi ve emekçiler belki de hafızalarından hiç silinmeyecek bir yaşam kavgası vermektedirler. Elbette sebebi kendilerinin olmadığı bir iflasın sonuçlarını kendilerine ödetenleri unutmayacaklardır. Üstelik bu yalnızca düzenin şu veya bu partisinin değil, bir bütün olarak düzenin her kurumunu yakından tanıdıkları, sorguladıkları bir süreç olmaktadır. Ordu, polis, parlamento ve yargı, hepsi de kitlelerin beyninde bugün için önseziyle de olsa gerçek kimlikleriyle açığa çıkmaya başlayan kirlenmiş kurum ve örgütlerdir. Ve bir bütün olarak devlet artık neden kendisine "itaat" edildiği sorgusuna mazhardır.

Bugün için tepkinin içten içe kaldığı ve yer yer hedefsiz bireysel öfke nöbetleriyle ortaya çıktığı doğrudur. Burjuvazi cephesine nefes aldıran da budur. Bu öfke ve tepki yok edilemeyeceğine göre, hesaplar; tepkinin en azından bugünkü halinde tutulması, düzene yönelik toplu ve fiili bir hal almaması üzerinedir. Öte yandan, bireysel ve organize suç(!) oranındaki artış, gasp, hırsızlık ve cinayetler, az çok istikrarlı bir burjuva düzenini sarsan eylemler olarak ortaya çıkmaktadır. Eğer, olaya ilişkin ayrıntılar doğruysa daha bir hafta kadar önce Eyüp mezarlığında bir büyük burjuva, "sivil itatsizlik"in hışmına uğramıştır.

İşçi-emekçiler cephesinden ise ne yapılması gerektiği açıktır. Tek tek bireysel öfke nöbetleri, pasif ve sızlanmacı tepkilerin saldırıları püskürtemeyeceği ortadadır. Bu tür tepkiler ve bunun failleri, kimi dönem burjuvazi tarafından bizzat reklamı yapılarak teşvik edilmektedir. Türk Kamu-Sen'in soytarıca etkinliklerinin burjuva basında kapladığı alan bunun kanıtıdır. Dünya tarihinde de burjuvazi ve emperyalistler Mahatma Gandhi, Martin Luther King gibi kimi pasifistleri ve `sivil itaaatsizlik´ eylemcilerini, kendi kararlı düşmanlarını gözönüne alarak ön plana çıkarmış ve övmüştür.

Öte yandan ülkemizde ve dünyada belirli dönemlerde ve gündemlerde gerçekten samimi kimi "itaatsiz"lerin gerçekten ilerici bir rol oynadığı da unutulmamalıdır. Avrupa'da anti-militarist kampanyalar, ülkemizde Osman Savaş Ülke ve Savaş Karşıtları Derneği'nin askerliği red ve silah almama eylemleri taşıdığı bilinç bulanıklıklarına rağmen ilerici protestolardı.

Ancak böylesi bir protestoculuk yine de işçi ve emekçilerin tarzı olamaz. Burjuva devletin itaat edilmemesi gereken bir kurum olduğu önsezisi yerini bilinçli bir şekilde emperyalist-kapitalist programların reddedilmesi anlayışına bırakmalıdır. İçinden geçilen yıkım döneminde sınıf düşmanlarına geri adım attıracak tarz birleşik, kararlı, kitlesel bir karşı koyuş ve kendi özgücüne güven olmuştur. Bu nedenle düzenin emek güçleri içinde tuttuğu mevziler tasfiye edilmeli, somut olarak da, sendika ağalarının oyalayıcı, kaderine razı tutumu çiğnenmelidir. Bu başarıldığında sermaye cephesini, kendisini bekleyen sondan psikiyatrist akıl hocaları da kurtaramayacaktır.