01 Eylül '01
Sayı: 24


  Kızıl Bayrak'tan
 Emperyalizm ve tekelci sermayenin safında "demokrasi mücadelesi"

  Derinleşen yıkıma karşı mücadeleyi yükseltelim

  Yeni kıyımlar, hak gaspları ve "esnek çalışma" kapıda

  Ankara Öncü İşçi Platformu'nun kampanya faaliyetleri

  ABD emperyalizminin taşeronu Türk generallerinin Bakü'de gövde gösterisi
  "Toplumsal patlama" "Sivil itaatsizlik" var!
  Sümerbank direnişinin deneyim ve dersleri
  Exsa grevinin ardından

  Türk dış politikası üzerine/4

  Zindan çatışmasının güncel görevleri
  "Kazanmaya mahkumuz"
  Zaferi direniş kazanacak
  Küresel ısınma/3
  Filistin halkının bağımsızlık ve özgürlük iradesi teslim alınamaz!
  ICE-Werk Süd işçisi direnişi kazanacak!
  Kürtler açısından barışın anlamı
  Ölüm Orucu Direnişi 317. gününde
  Mücadele Postasi

 Tüm yazilar

Bu sayinin PDF formatini download etmek için tiklayin



 

Sermayenin saldırıları sürüyor...

Derinleşen yıkıma karşı
mücadeleyi yükseltelim!

Sermaye sınıfı aylardır hummalı bir saldırı kampanyası yürütüyor. Ve artık herkes tarafından da görülüyor ki, emperyalizmin dayattığı yıkım programlarının ve önü alınamayan krizlerin faturasını işçi ve emekçilere kesmek saldırıların en temel amacını oluşturuyor. Katlanarak büyüyen iç ve dış borçlar aksamadan ödensin. Sermaye düzeninin temelini oluşturan sömürü, yağma ve vurgun çarkları bir an bile durmadan dönsün. Bütün saldırı politikalarının amacı bu.

Yıllardır süren, ama son 7 aydır görülmemiş ölçüde yoğunlaştırılan saldırı politikaları sonucunda işçi ve emekçi yığınların yaşamı bugün gerçek bir cehenneme dönmüş durumda.

Sefalet dayanılmaz boyutlar alıyor

Şubat krizinin ardından doların aşırı değer kazanması, işçi ve emekçilerin ücret ve maaşlarını eritti. Yeni vergiler, temel mal ve hizmetlere yapılan peşpeşe zamlar bu erimeyi daha da büyüttü. Bugün sabit gelirli işçi ve emekçilerin yılbaşından bu yana yüzde 70 oranında yoksullaştığı hesap ediliyor.

Asgari ücretle çalışanlar artık ev kiralarını, elektrik ve su faturalarını ödeyemez, karınlarını doğru düzgün doyuramaz hale gelmişlerdir. İşçi ve emekçiler en fazla da gıda harcamalarından kesintiye gitmektedir. Araştırmalar, Türkiye'de halkın yıllık ortalama 70 milyar dolar olan gıda harcamasının bu yıl 40 milyar dolara gerileyeceğini göstermektedir. Bu neredeyse yarı yarıya bir gerilemedir. Ve düne kadar eve iki ekmek alan bir emekçinin artık sadece tek ekmekle yetinmesi anlamına gelmektedir.
Yaz mevsiminin bitmesiyle emekçilerin yaşadığı sefalet daha da dayanılmaz bir hal alacaktır. Çünkü sonbaharın gelmesi demek, okulların açılması ve soğuk kış aylarının kapıya dayanması demektir. Okul ve yakacak masrafları emekçilerin belini daha da bükecektir.

Eğitim-Sen'in bir araştırmasına göre, bu yıl ilkokula başlayacak bir çocuğun asgari masrafı 120 milyon civarında olacaktır. Yani çocuğu ilkokula başlayacak asgari ücretli bir işçi aldığı maaşı götürüp çocuğunun masraflarına yatırmak zorunda kalacak ya da çocuğunu okula gönderemeyecektir. Bir emekçinin liseye yeni başlayacak çocuğu için ise 250 milyon lira masraf yapması gerekmektedir.

Isınma başlıbaşına ayrı bir problemdir. Bir ton kömürün fiyatı bu yıl dolardaki artışa da bağlı olarak 160-170 milyon liraya fırlamıştır. Diğer yakacak maddelerinin fiyatlarındaki artış da kömürden farklı olmayacaktır. Bir asgari ücretli üç ay boyunca maaşının yarısını verse ancak bir ton kömür alabilecektir.

Yaz ayları belli besin maddelerinin daha kolay ve ucuz temin edilebildiği zamanlardır. İşçi ve emekçilerin kimi sebze ve meyveleri nispeten ucuza alma imkanı vardır. Kış ayları bu bakımdan da büyük zorluklar getirmektedir. Önümüzdeki aylarda açlık geniş bir işçi-emekçi kesiminin en önemli gündelik sorunlarından biri haline gelecektir.

Temel tüketim maddelerine yapılan zamların hız kesmeden sürdüğünü, tüpgazdan elektriğe, otobüsten telefona, çaydan şekere herşeyin fiyatının yılbaşından bu yana ikiye katlandığını da bu tabloya eklemek gerek.

İşsizlik yayılıyor

Şubat krizinden sadece üç ay sonra bir milyon civarında kişinin sokağa atıldığı, işsiz kaldığı hesaplanıyordu. Bu tablo bugün daha da vahim bir hal almıştır.

Banka operasyonları nedeniyle bankacılık sektöründe 30 bin civarında nitelikli personelin işini yitirdiği bilinmektedir. Diğer taraftan mali yapısı nispeten zayıf birçok şirket batmış, batmayan şirketler küçülme politikası nedeniyle ellerindeki bazı fabrika ve işletmelerde üretimi durdurmuştur. Sonuç olarak çok sayıda fabrika kapanmış, pek çoğu da daha düşük kapasiteyle çalışır hale gelmiştir. Bu, işsizliğin hergün daha da boyutlanması anlamına gelmektedir.

Önümüzdeki dönemde işsizlik daha da yaygınlaşacaktır. Türkiye'de sanayi ve tarımda milyonlarca geçici, mevsimlik işçi çalışmaktadır. Ve bunların çok büyük bir kısmının çalışma dönemi yaz aylarıdır. Şimdi bu geçici işçiler de, yaz döneminin bitmesiyle birlikte işsizler ordusunun bir parçası haline geleceklerdir. Gene önemli istihdam alanları olan inşaat ve turizm sektörlerinde de sezon bir iki ay içinde sona erecektir. Krizin ilk aylarında, yani ilkbaharda sokağa atılanların bir kısmı bu alanlarda geçici işler bulabilmişlerdi. Şimdi bu geçici iş olanakları da ortadan kalkmaktadır. Yani kış aylarına girilmesiyle birlikte işsizlik bugünkünden çok daha yaygın yaşanan bir temel sorun haline gelecektir.

Fiyatlar artıyor, gelirler yerinde sayıyor

Krizden bu yana işçi ve emekçilerin ücretlerini arttırmak yönünde hiçbir adım atılmamıştır.

Asgari ücret, çalışanlarla alay edilircesine 102 milyondan 122 milyona çıkarılmıştır. Kamu işçilerinin sözleşmeleri ilk altı ay için sıfır zamla, ikinci altı ay için ise yüzde 15 zamla imzalanmıştır. Resmi enflasyon hedefi bile şu an yüzde 68 olduğuna göre, bu artış kamu işçisinin hiçbir derdine çare olmayacak demektir. Kamu emekçilerinin ücretlerine de gene İMF'nin izin verdiği sınırlar içerisinde ve tahmini enflasyon hedeflerine göre son derece komik zamlar yapılmıştır.

Özel sektörde ise patronlar ücretlere zam yapmak bir yana daha da düşürmek için harekete geçtiler. Geçen yıl imzalanmış, kazanılmış hak haline gelmiş TİS'lerin iptal edilmesini, bu TİS'lerle sağlanan göstermelik ücret artışlarının yerine sıfır zam uygulanmasını istiyorlar. Ya sıfır zamma razı olun ya da toplu işten çıkarmalar başlar tehdidiyle sözleşmeleri iptal etmeye çalışıyorlar. Bu politikanın ilk sonuçlarını da metal sektöründe almış durumdalar. Faşist Türk-Metal bürokratlarının da desteğiyle geçen yıl imzalanmış sözleşme rafa kaldırıldı ve sıfır zam uygulamasına geçildi. Metali başka sektörlerin takip etmesi ise güçlü bir ihtimal.

Tekstil sektöründe ücretler zaten çok düşük. Bu yüzden patronlar fazla mesai paralarına göz dikmiş durumdalar. Normalde fazla mesai yapılan saatler için göstermelik de olsa işçilere bir ücret veriliyor. Maaşı düşük olan işçi gelirini bir parça arttırmak için sabahlara kadar fazla mesaiye kalıyor. Fazla mesai karşılığında ödenen para çok düşük ve üstelik aylarca ödenmediği oluyor. Şimdi birçok işyeri kriz bahanesiyle fazla mesai ücretlerini ortadan kaldırmaya çalışıyor. İşe başlayan işçilerin sözleşmelerine fazla çalışma karşılığında ücret istemeyeceğine dair bir madde ekleniyor. Yani karşılıksız fazla mesai dayatılıyor.

`Sosyal patlama´ tartışmaları sırasında Kemal Derviş Arjantin ve Türkiye arasında karşılaştırma yaparken, `onlar ücretleri yüzde 15 indirdiler, biz ise zam yapıyoruz´ diyordu. Bugün patronların TİS'leri tanımama ve ücretsiz fazla mesai dayatmaları Arjantin'deki ücret düşürme politikasından özünde hiçbir farklılık taşımıyor.

Sermayenin sözcüleri hala da pembe tablolar çizmeye devam ediyorlar. Sanki milyonlarca insan işsiz ve topraksız kalıp köylerden kentlere göç etmiyormuş gibi, Başbakan Ecevit `köylerde durum çok iyi´ diyor. Bir başkası milyonlarca işsizi, çöpten ekmek toplayanları, sefaletin pençesinde kıvranan emekçileri görmezden gelerek, `sonbaharda işler düzelecek´ buyuruyor. Burjuva medya ise Dünya Bankası'nın `yoksullukla mücadele´ için gönderdiği 500 milyon doları açlıktan, ilaçsızlıktan kıvranan insanların gözüne sokarak onlarla alay ediyor.

Sermaye devletinin en yüksek karar organı MGK'da ise işsizlik, yoksulluk gibi konular sadece `sosyal patlama´ya yol açıp açmayacağı üzerinden tartışılıyor. Böyle bir ihtimal karşısında hangi baskı ve terör araçlarının devreye sokulacağı planlanıyor.

Yıkıma karşı mücadele
kapitalizme karşı mücadele olmalıdır

İşsizlik ve yoksulluk gibi sorunlar sermayenin topyekûn saldırısının doğrudan sonuçlarıdır. Emperyalist sermaye kendi çıkarları için bütün dünyaya ve bu arada Türkiye'ye yeni bir biçim vermeye çalışmaktadır. Türkiye burjuvazisi de kendi çıkarını emperyalist sistemle kölelik temelindeki ilişkilerini daha da boyutlandırmakta görmektedir. Bütün sömürü ve yıkım politikalarının temelinde emperyalizmin ve Türkiye burjuvazisinin bu sınıf tutumu yatmaktadır.

Dolayısıyla sermayenin saldırısına karşı bir sınıf tutumu alınmadan, kapitalist sömürüye ve emperyalist bağımlılığa karşı işçi sınıfının devrimci programı temelinde bir duruş örgütlenmeden, işsizlik ve yoksulluğa karşı sonuç alıcı bir mücadele yürütmek mümkün değildir.
İşsizlik ve yoksulluğun dayanılmaz boyutlar kazanması, çözüm arayışlarının artması, işçi ve emekçileri devrimci politikaya her zamankinden daha açık hale getirecektir. Sınıf devrimcileri ortaya çıkan olanakları kapitalizmin daha etkin bir teşhiri ve Parti Programı temelinde sosyalizmin yaygın propagandası doğrultusunda değerlendirmeyi başarabilmelidirler.

 


 

 

Gelir dağılımındaki büyük uçurum

* Nüfusun yüzde 41.9'unun aylık geliri 150 milyonun altında.
* En zengin yüzde 1 ile en yoksul yüzde 1'in gelirleri arasında tam 234 kat fark var.
* Nüfusun en zengin yüzde 10'luk kesimi toplam gelirlerin yüzde 40.5'ine sahip. En yoksul yüzde 10'luk kesim ise toplam gelirin sadece yüzde 1.8'ini alabiliyor.
* Türkiye gelir dağılımındaki eşitsizlik sıralamasında 180'den fazla ülke içinde 19. sırada.

 


 

Suçlu kapitalizmdir!

Kriz dönemlerinde daha da ağırlaşıp yaygınlaşmakla birlikte, işsizlik ve yoksulluk kapitalist düzende her zaman yaşanan sorunlardır. Bunun nedeni kapitalist sistemin bu sorunları sürekli üretmesidir.

Örneğin işsizliği ele alalım. Kapitalist düzende işsizliğin nedeni yapılacak iş olmaması, ya da işsiz kalanların başkalarından daha tembel, daha yeteneksiz olması değildir. Kapitalizmin temel işleyiş kuralı, sermaye sahiplerinin daha fazla kazanması, daha çok kâr elde etmesidir. Bunun için de üretim masrafları mümkün olduğu kadar düşük tutulur. Kapitalistler için fabrikada çalışan işçiler de bir masraf kapısıdır. O yüzden en fazla üretimin en az işçiyle ve mümkün olduğu kadar düşük ücretle yapılabilmesi için her çareye başvururlar.

Fabrikalarda gelişmiş makinaların kullanılması örneğin 5 işçinin yaptığı işin sadece 1 işçi tarafından yapılmasına olanak verir. Tabii ki geri kalan 4 işçi sokağa atılır. Gene kadın ve çocuk emeği daha ucuz olduğu için mümkün olduğu kadar yoğun kullanılır. Bunun sonucunda, okul çağındaki küçük çocuklar çok düşük ücretlerle köle gibi çalıştırılırken, çalışabilir durumda milyonlarca insan sokaklarda işsiz gezer.

Öte yandan, kapitalist toplumda işsizler ordusunun varlığının patronlara sayısız yararı vardır. Bir kere bu durum patronlara işçi ücretleriyle, diğer çalışma koşullarıyla istediği gibi oynama olanağı verir. Patron, aldığı parayı az bulan ya da çalışma koşullarını beğenmeyen işçilere, `beğenmiyorsan çık git, bu paraya çalışacak adam mı yok´ tehdidiyle boyun eğdirir.

Yani işsizlik kapitalistlerin elinde, işçi ve emekçilerin mücadelesinin önünü kesmeye, onları denetim altında tutmaya yarayan etkili bir silahtır. Sermaye bu silahı her vesileyle kullanmaktan geri durmamaktadır. Bugün durumundan hoşnut olmayan işçi ve emekçilerin hakları için mücadeleye atılmaktan kaçınmalarının gerisindeki önemli nedenlerden biri de işlerini yitirme korkusudur.

Daha fazla sömürü ve kâr için uygulanan yıkım programları kapitalizmdeki işsizliğin artmasının bir diğer nedenidir. Bugün Türkiye'de tarımdaki yıkım, KİT'lerin özelleştirilmesi gibi uygulamalar, kitlesel halde işsizliğe neden olmaktadır. İşsizlik kriz dönemlerinde daha da yoğunlaşmakta, başı sıkışan patronlar faturayı ilk elden işçilere keserek çalışanlarının bir kısmını sokağa atmaktadırlar.

İşsizlik gibi yoksulluk da kapitalizmin ürünüdür

Bugün dünyada milyarlarca insan yoksullukla boğuşmaktadır. Bunun nedeni dünyadaki kaynakların tüm insanların beslenmesine, giyinmesine, barınmasına vs. yetmemesi değildir. Tersine, dünyada üretilenler tüm insanlara fazlasıyla yetecek miktardadır. Fakat bunların hepsi bir avuç büyük patronun elinde toplanmıştır. Dünya üzerindeki milyarlarca işçi ve emekçi her gün çalışarak bu bir avuç sermayedarın servetine yeni servetler eklerken, kendileri giderek daha da yoksullaşmaktadırlar. Yani kapitalizmin egemenliği altında üretimin artması, açlık ve yoksulluğun azalmasına değil, sadece patronların kârlarının daha da artmasına hizmet etmektedir. Zenginlikler arttıkça gelir eşitsizliği de artmakta, servet-sefalet kutuplaşması derinleşmektedir.

Milyarlarca insanın yoksullaşması bir avuç sermayedarın semirmesi anlamına geldiği için, kapitalizmde yoksulluğu bütünüyle ortadan kaldırmanın imkanı yoktur. İşçi ve emekçiler sermayeye karşı mücadeleleri sayesinde kendi durumlarını bir parça iyileştirebilirler, insanca yaşamanın bir takım imkanlarına sahip olabilirler. Ama bu yoksulluğun tümüyle ortadan kaldırılması anlamına gelmez. Kapitalistler her fırsatta bu sınırlı hakları geri almak için uğraşacaklardır. Bu nedenle, yoksulluğun yeryüzünden silinmesi için kapitalist sistemin yıkılması, yerine emekçilerin insanca yaşamasını esas alan bir sistem olan sosyalizmin kurulması gerekmektedir.