21 Temmuz'01
Sayı: 18


Kızıl Bayrak'tan
Cenova'daki "savaş durumu"nun politik anlamı ve önemi

Cumhuriyet mandacıları siyasetin iplerini tümden teslim etmiş durumdalar

Zafere olan inançla dayanışmayı yükseltelim

Devrim şehitleri ölümsüzdür!
Günü kurtarmak değil, geleceği kazanmak için!..
Saldırgan askeri ittifak yeni projelerle boyutlanıyor
Sınıf hareketi
Düzen bekçileri hazırlanıyor
Tutsaklardan açıklama
Telekom Bülteni'nden
Gücün örgütlülüğündür!
Uluslararasi hareket
PKK-DÇS'nin açıklaması: Teslimiyet ihanete, direniş zafere götürür!
Ölüm Orucu direnişçilerinden mektup

Açiklamalardan

Mücadele Postasi

 Tüm yazilar

Bu sayinin PDF formatini download etmek için tiklayin



 

Konya Tatbikatı'nın ardından
İsrail Savunma Bakanı Ankara'da...

Saldırgan askeri ittifak
yeni projelerle boyutlanıyor

Konya'da yapılan ve 12 gün süren taarruz amaçlı hava tatbikatından iki hafta sonra İsrail Savunma Bakanı Eliezer Türkiye'ye geldi. Kısa süren ziyarette saldırgan ittifaka yeni boyutlar katacak çok sayıda projeyle ilgili görüşmeler yapıldı. Siyonist bakan, savunma bakanından başbakana, cumhurbaşkanından genelkurmay başkanına kadar yoğun görüşmeler gerçekleştirdi.

Ziyaretin gündeminde sadece silahlar vardı. Ve bu,"Savunma Projesi" adı altında, üstelik "bölgenin barış ve istirarına" katkıda bulunmak gibi, gerçekleri tersyüz eden açıklamalarla kamuoyuna yansıtıldı. Amacın barış değil saldırganlık olduğu projelerin niteliğinden bellidir. Anti-balistik füze, casus uydu projeleri, insansız uçak satışı, M-60 tanklarının İsrail tarafından modernizasyonu, Popey- 2. havadan karaya füzelerin satışı, askeri uydu, helikopter ve tanksavar roketlerin teslimi. Bunlar sadece basına yansıyanlar. Gelişen bu ittifak sayesinde İsrail sadece stratejik bir müttefik değil, milyonlarca dolarlık silah satma imkanı da elde ediyor.

Bu silahlanma projesi aynı zamanda, Amerikan emperyalizminin Ulusal Füze Savunma Sistemi'nin (NMD) Ortadoğu ayağına zemin oluşturmayı hedefliyor. Üçlü ittifakın oluşması ve geliştirilmesi ABD'nin güdümündedir. Çin, Rusya ve AB tarafından desteklenmeyen NMD projesi, Türkiye ve İsrail şahsında iki uşağın tam desteğini almış bulunuyor. ABD Savunma Bakanı Donald Rumsfed'in Türkiye ziyareti boşuna "üçlü ilişkide dönüm noktası" (Jerusalem Post gazetesi) olarak değerlendirilmiyor. Tatbikat ve sonrasındaki gelişmelerin bu ziyaret sonrasına denk düşmesi elbette bir tesadüf değil.


Peşpeşe yaşanan gelişmeler ve buna ilişkin değerlendirme ve yorumlar birbirini tamamlamaktadır. Sadece basına yansıyanlar bile, bu saldırgan ve kirli üçlü ittifakın esas olarak kapalı kapılar ardında geliştirildiğini gösteriyor. Nitekim tatbikatlarını sermaye basını aracılığıyla bir gövde gösterisi olarak sunmayı alışkanlık edinen sermaye generalleri, Konya tatbikatının sessizlikle geçiştirilmesini sağladılar. Böylece ABD ve İsrail'le birlikte Ortadoğu halklarına yönelik saldırgan hazırlığın tartışılmasını engellediler ve kamuoyunun çoğunun habersiz kalmasını sağladılar.

Ancak ABD ve İsrail basınında bu konuya özel bir yer verildi. Gizlemek bir yana, siyonist İsrail devletinin Türkiye şahsında bulduğu stratejik müttefiğin ne kadar değerli olduğu, kendilerine sunacağı avantajın önemi vurgulandı. ABD basınının tatbikatla ilgili değerlendirmelerine daha önce yer verilmişti (SYKızıl Bayrak, 30 Haziran 2001). Siyonist basının değerlendirmeleri de benzer nitelikte.

İsrail Savunma Bakanlığı kaynaklı bir haber, Eliezer'in ziyaretini "iki ülke arasındaki stratejik ilişkilerin daha da güçlendirilmesi açısından yeni bir aşama" olarak değerlendirmektedir. Jerusalem Post'ta yayınlanan Prof. Efraim İmber (Begin-Sedat Merkezi Başkanı) imzalı bir yorumda ise, Konya tatbikatının önemine değinilerek, gelişen işbirliği "bölgedeki en heybetli ilişki" olarak tanımlanmaktadır. ABD Savunma Bakanı'nın Türkiye ziyaretini "üçlü ilişkide dönüm noktası" olarak niteleyen aynı yorum üçlü ittifakın asıl niyetini ele veriyor.

İsrail basını sürecin aynı doğrultuda devam edeceğini "müjdeliyor". "Stratejik işbirliği hayata geçiyor. Bu dev ülkeyi (Türkiye) sadece dost olarak değil, stratejik ortak olarak da arkamıza almamız büyük bir kazançtır" yorumunu yapan Jerusalem Post, iki ülke kara kuvvetlerinin de ortak tatbikat yapacaklarını yazıyor. Yine bu gazetede, İsrail Genelkurmay Başkanı Şaul Mofaz'ın ertelenen Türkiye ziyaretinin 26 Temmuz'da yapılacağı açıklandı. İlişkilerin bu hızlı gelişimine bağlı olarak, İsrail ordusunun Ankara'daki askeri ateşe sayısı 3'e çıkarıldı.

İçerde işçi ve emekçilere karşı düşmanlık çizgisi izleyen ve kendini bir şiddet aygıtı olarak tahkim eden çürümüş sermaye devleti, dışarda da ABD emperyalizmin hizmetinde saldırgan ittifaklar geliştiriyor. Bu zorba devlet, 50 yıldır NATO'nun ikinci büyük ordusuna sahip olmakla övünüyor. Militarist gücüyle övünmeyi fiili saldırganlığa dönüştürmek için de devasa kaynaklar (15 yılda 120 milyar dolarlık silah alımı planlanıyor) ayırıyor.

Saldırgan ve katliamcı kimlikleri Ortadoğu halkları nezdinde teşhir olan ABD ve İsrail'e yakın bir gelecekte Türkiye de eklenecektir. Üç haydut arasındaki ittifak şimdiden tepki çekmektedir. Özellikle İran ve Suriye bu gelişmelerden büyük bir rahatsızlık duymaktadır. Bölgeyi şimdiden tehdit eden bu ittifak, fiili bir saldırı durumunda daha sert tepkilerle karşılanacaktır.

Bu saldırgan ve kirli ittifak Ortadoğu halklarının geleceğini yakından ilgilendiriyor. Ortadoğu halkları arasında enternasyonal dayanışma ve işbirliğinin gelişmesi özel bir önem taşıyor. Devletlerle halkları aynı kefeye koyma hatalarının önüne geçmek için de, bölgedeki ilerici devrimci güçlere önemli sorumluluklar düşüyor.


Vergi soygununa son!

Her türlü dolaylı vergi kaldırılsın!
Artan oranlı gelir ve servet vergisi uygulansın!

Ezen ve ezilen sınıflar arasındaki uçurumun ne kadar derinleştiğinin çarpıcı göstergelerinden biri de vergilerdir. Bu düzende az kazanandan çok, çok kazanandan az vergi alındığı bilinen bir gerçektir. Ancak, geçtiğimiz hafta açıklanan veriler de gösteriyor ki, yaşanmakta olan kriz uçurumun dibini tümüyle karartmış durumdadır. Bu verilere göre, pek çok kapitalist işletmenin ödediği vergi bir işçiden kesilen vergiden bile az. Milyar dolarlarla oynayan bu soygun şirketleri, aylık gelir olarak ortalama bir işçi-emekçi ücreti düzeyinde bir miktar göstermiş. Vergisini bu miktar üzerinden hesaplatmış. Devletin de buna hiçbir itirazı olmamış. Bu devlet onların devleti olduğuna göre elbette itiraz etmeyecek/edemeyecektir. Ancak devletin rolü itiraz etmemekle de sınırlı değil. Kapitalist soygunculara bu kadarı yetmiyor. Hep daha fazlasını, daha fazlasını, daha fazlasını istiyorlar.

Doğrudan el koydukları milyonlarca işçi ve emekçinin artı-değeriyle yetinmiyorlar. Vergiler, zamlar ve daha binbir yolla devlet eliyle gerçekleştirilen dolaylı soygunun parsasını da topluyorlar. İşçi ve emekçilerden zorla, hileyle el konulanlar, vergi iadeleri, teşvik primleri, banka kurtarma gibi yol ve araçlarla patronlara aktarılıyor.

Dünyanın en zenginleri listesinde her geçen gün ön sıralara tırmanan patronlara sürekli kıyak geçerken, asgari ücret adını verdiği sadakadan bile vergi almaya devam eden bu devletin karşısına, "Her türlü dolaylı verginin kaldırılması. Artan oranlı gelir ve servet vergisi" talebiyle dikilmeden bu soygunun önünü almak mümkün değildir.

Bu vergi soygununa karşı mücadelenin temel ayaklarından biri de, asgari ücretin vergiden muaf tutulması talebidir. Ancak, son Asgari Ücret Tespit Komisyonu'na TİSK temsilcisi Baydur'un önerisi şeklinde getirilen bu "muaf tutulma"nın, tek başına bir anlam ifade etmediği ortadadır. Talep, halihazırda ödenmekte olan sadakanın vergi dışı tutulması değil, öncelikle "insanca yaşamaya yetecek" bir asgari ücretin tespiti ve bunun vergi kapsamının dışında tutulması biçiminde ele alınmak zorundadır. Nitekim Baydur, bir yandan asgari ücretten vergi alınmasın derken, diğer yandan asgari ücretin yükseltilmesi istemine de şiddetle karşı çıkmaktadır. Demek ki patronlar en azı ödemek koşuluyla vergi almamaya da razı olabileceklerdir. Yani böyle bir yöntem onların çıkarını zedelememektedir. Buna rağmen -ve daha önceki komisyon toplantılarında da gündeme getirildiği halde- asgari ücretten vergi alınmaya devam edilmektedir. Tıpkı miktarının sadaka düzeyini aşamadığı gibi. Çünkü talebi komisyonun gündemine getiren, etkili bir sınıf mücadelesi değil (hatta komisyona sözde işçi temsilcisi olarak katılan hain bürokratlar da değil) karşı sınıfın temsilcisidir. Demek ki, sadaka düzeyinde bile olsa, "hak verilmez alınır!"

Vergilendirme sisteminde de görüldüğü gibi, burjuvazinin adaleti toplumsal eşitsizliklerin artırılmasına hizmet ediyor. Az kazanandan az, çok kazanandan çok alınmasını öngören yukarıdaki talep ise, işçi sınıfının devrimci programında yeralmaktadır. Toplumsal eşitsizlikleri azaltmayı ve giderek ortadan kaldırmayı amaçlayan bu talep, açıktır ki, büyük çoğunluğun özlemidir. İşçi ve emekçiler, kendi sınıfsal taleplerine bu toplumsal kapsayıcılığı üzerinden yaklaşmayı başarabilmelidir. Elbette ki, vergi adaletsizliğine karşı mücadelenin ilk hedefi, işçi ve emekçilerin üzerindeki yükü hafifletmektir. Ancak, örneğin dolaylı vergilerin kaldırılmasıyla nefes alacak kesim, sadece ücretli emekçiler değil, toplumun büyük çoğunluğunu oluşturan kent ve kırın tüm yoksul tabakalarıdır. Otomatiğe bağlanmış zamlarla otomatiğe bağlanan bir yoksullaştırma saldırısıyla karşı karşıya olan emekçi halk kitlelerinin tek umudu, örgütlü işçi sınıfının mücadelenin başına geçmesi, yol göstermesi, kanal açmasıdır. Ve işçi sınıfı bilmelidir ki, bugün onun açtığı kanala akacak sel dünkünden çok daha güçlü olacaktır.