21 Temmuz'01
Sayı: 18


Kızıl Bayrak'tan
Cenova'daki "savaş durumu"nun politik anlamı ve önemi

Cumhuriyet mandacıları siyasetin iplerini tümden teslim etmiş durumdalar

Zafere olan inançla dayanışmayı yükseltelim

Devrim şehitleri ölümsüzdür!
Günü kurtarmak değil, geleceği kazanmak için!..
Saldırgan askeri ittifak yeni projelerle boyutlanıyor
Sınıf hareketi
Düzen bekçileri hazırlanıyor
Tutsaklardan açıklama
Telekom Bülteni'nden
Gücün örgütlülüğündür!
Uluslararasi hareket
PKK-DÇS'nin açıklaması: Teslimiyet ihanete, direniş zafere götürür!
Ölüm Orucu direnişçilerinden mektup

Açiklamalardan

Mücadele Postasi

 Tüm yazilar

Bu sayinin PDF formatini download etmek için tiklayin



 

ÖO Direnişi'ne karşı kanıksama ve ataleti yaymak devletin taktiği, bunu kırmak bizim görevimizdir...

Zafere olan sarsılmaz inançla
dayanışmayı güçlendirelim!


Devletin Ölüm Orucu Direnişi'ne karşı yeni bir zayıflatma taktiği olarak tahliyeleri denediği bir süreçte, 19 Aralık katliamına ilişkin Adli Tıp raporları yayınlandı. Rapor katliamın bir kez daha tescillenmesi anlamına geliyordu. Raporla birlikte, bu katliama açıkça destek vermiş olan kimi medya kuruluşları bile katliamdan sözetmek zorunda kaldılar. Aslında sadece raporun haberini yapmaları bile yeterliydi, zira katliam bütün vahşetiyle orta yerde duruyordu.

Katliam, devrimci tutsakların direnişini kırmak amacıyla düzenlenmişti. Ancak katliamla bu başarılamadığı gibi direnişin daha da büyümesi-yaygınlaşması sonucunu yarattı. Sonraki tüm kırma çabaları da, yeni ekiplerin Ölüm Orucu'na başlamasıyla boşa çıkarıldı.
Kısacası, devrimci tutsaklar kendi cephelerinden üstlerine düşeni fazlasıyla yerine getirdiler. Ancak mücadelenin dışarıdaki ayağı için aynı şeyi söyleyebilmek mümkün değil. En azından bir süreklilik, bir istikrar sağlanamadığı çok açık. Elbette bunda dışarıdaki örgütsüzlük kadar, hatta daha fazla, devletin yıldırma amaçlı saldırılarının da payı var. Hatırlanacağı gibi, 19 Aralık katliamı, direnişin dışarıdaki ayağının hızla yükselip-yaygınlaştığı bir süreçte gerçekleştirilmiş, böylece ikili bir amaca hizmet etmesi hedeflenmişti. Nitekim, uygulanan vahşet devrimci tutsakları teslim almaya yetmediyse de, mücadelenin dışarıdaki ayağını kırmayı başardı. Parça parça gerileyen muhalefet giderek dibe vurma noktasına vardı. Bunu sağlayan tek başına katliam olmadı kuşkusuz. Destek eylemlerine katılanlar, konuya ilişkin açıklama yapanlar, hatta direnişçileri ziyaret ettiği için kimi doktorlar kovuşturulmaya başlandı. Kişiler hakkında davalar açıldı. Kurumlara kapatma, yönetim kurullarına görevden alma tehditleri yağdırıldı, vb.
Bütün bu saldırılara sistemli bir yalan kampanyası eşlik ediyordu. Zorla tedavi işkencesi boyunca, tutsakların tedaviyi kabul ettikleri, çoğunun direnişi bıraktığı, yakında bu sorunun tümüyle kapanacağı propagandası yürütüldü. Bu yalan salvosunun önü yeni ekiplerin direnişe başlamasıyla kesilebilse de, dışarıda direnişin kazanacağına olan umut ve güven epeyce zedelenmişti.
Bu, bir dönem için, direnişin dışarıdaki desteğinin asgariye düşmesine yol açtı. Ancak süreç içinde devletin taktikleri boşa çıkarıldıkça ve direnişin bütün kararlılığıyla sürdüğü netlik kazandıkça, kitlelerin ruh hali değişmeye başladı. Faşist devletin hücrelerinden ardardına çıkarılan tabutlar devrimci direnişin gücünü simgeliyordu. Özellikle bu aynı süreçte Türk burjuvazisinin ve devletinin emperyalizmle ilişkilerde yaşadığı onursuzlukla kıyaslandığında, "eğilmektense kırılmayı yeğleriz" tutumuyla devrimciler, kitlelerin gözünde daha da yüceliyorlardı. Direnişin gücü bir kez daha belirleyiciliğini gösteriyordu.

Nitekim, geçtiğimiz hafta sonu Sultanahmet'te yapılan eylem ve Sevgi Erdoğan'ın cenaze töreni, dışarıdaki kırılmanın aşılmaya başlandığının açık göstergelerini ortaya koymuş bulunuyor. İstanbul Emniyeti Abide-i Hürriyet'te yapılmak istenen mitingin başvurusunu geri çevirmekle tepkileri dağıtmayı başaramadığı gibi, tersine öfkenin yükselmesine hizmet etmiş oldu. Sultanahmet eylemindeki coşku, öfke ve kararlılık, dışarıda aylar süren durgunluğun aşılmakta olduğunu/aşılabileceğini dosta-düşmana gösterdi. Eylem, katılım açısından da umut vaadeden bir düzeydeydi. Üstelik son anda yasaklanan miting yüzünden duyurunun yeterince yapılamadığı, epeyce insanın Abide-i Hürriyet'e, oradan Taksim'e eylem için dolaştığı hesaba katıldığında, 1500 civarında bir kitle azımsanacak bir sayı değildir.
Sevgi Erdoğan'ın cenaze töreninde ise, eylemi de aşan bir katılım sözkonusu olmuştur.

Bu son gelişmelerin hücrelerde süren direnişin seyrini etkileyeceği ortadadır. Ancak, tıpkı katliam öncesinde olduğu gibi, henüz örgütsüz bir tepkidir sözkonusu olan. Bunların derlenip-toparlanması, tek bir kanala akıtılması durumunda gücü ve etkisi artacak, aksi halde yeni saldırılarla yeniden dağılma riskiyle karşı karşıya kalması kaçınılmaz olacaktır. Devrimciler, yaşanan 8 aylık direniş sürecinin derslerinden de yararlanarak, yeniden yükselmeye başlayan bu muhalefete karşı görev ve sorumluluklarına büyük bir ciddiyetle sarılmalıdırlar.

Bugün, gelişen zemin üzerinden, hücre karşıtı platformlar yeniden gündeme getirilebilir. Ancak, platformların eski bileşenlerini toparlamaya çalışmaktan ziyade, yeni sürecin öne çıkardığı en zinde güçleri biraraya getirmeye çalışılmalı, yeni süreç yeni güçlerle göğüslenmelidir. Böyle bir toparlanmayla, dışarıda tutuşturulacak direniş kıvılcımları, sistemin farklı alanlardan sürdürdüğü yıkım saldırılarına karşı kitlelerin biriken öfkesini ateşlemede de etken olabilecektir.

Emekçi kitle mücadelesinin bir evresine damgasını vuran, "Direne direne kazanacağız!" şiarını yeniden etkin kılacak olan, yeni direniş mevzilerinin açılması, sürmekte olan direnişlerin zaferle sonuçlandırılmasıdır.


 

Kokuşmuş düzenin medyası
düşkünlükte sınır tanımıyor


Medyanın ülkenin bu günlerdeki haraç-mezat satışını nasıl hararetle desteklediği genelde biliniyor. Ancak zaman zaman kullanılan tabirler, düşkünlükte ve onursuzlukta sınır tanımadıklarını gösteriyor.

CNN Türk'ün bir ekonomik yorum programında; Enis Öksüz'ün istifası, doların 1 milyon 600 bine vuran tırmanışı ve bir dediği iki edilmediği halde İMF'nin daha ne istediği üzerine konuşuluyor. Getirilen yorum ve öneri, kadın tellallarının çamurluğuna rahmet okutacak iğrençlikte. İMF'nin isteklerini yerine getirmek yetmezmiş, bunu iştahla yaptığınızı da göstermeliymişsiniz. Mesela hükümet meclisi olağanüstü toplamalı ve Eylül-Ekim aylarında ele alınması planlanan satışlar için hemen çalışmaya başlamalıymış...

Eski Türk filmlerinin, "bedenimi satın alabilirsin ama ruhumu asla" komedisini bile soyluluk derecesine yükselten bu düşkünlük karşısında insanın tüyleri ürpermeden edemiyor. Biz nasıl bir sınıfın, nasıl bir düzenin elinde kaldık? Rezaletin bu düzeyine nasıl tahammül edebiliyoruz ve daha nereye kadar katlanacağız?

Burjuva medya/burjuva aydının bu rezaleti, aslında burjuva sınıfa tutulmuş bir aynadır aynı zamanda. Bu baylar, bu sınıfın ve bu düzenin sözcülüğünü yapıyorlar. Söyledikleri TÜSİAD patronlarının söylediklerinden özde bir farklılık içermiyor. Sadece, patronlar patron diliyle, uşaklar uşak diliyle konuşuyorlar. Ve soysuz uşakların ağzından dökülen soysuz kelimeler, çenelerine yapışıp kalan iğrenç salyalara dönüşüyor. Ama bu sayede, tüm iğrenme duyguları, tüm öfke bu uşaklara yöneldiği için, hizmet ettikleri sınıf ve düzen hedef dışı kalmış oluyor. Uşakların sergilediği pislik düzenin lağımına örtü işlevi görüyor. Ama bu kadar da değil. Uşaklar sahne önünde bu şarlatanlığı sergilerken, arkada batan geminin malları üzerinde yağma tüm hızıyla sürüyor. Yağmanın aslan payını ise, her zamanki gibi en güçlüler, yani emperyalistler devletler ve tekeller götürüyorlar. Şarlatanların rolü, emperyalist soygunu da perdelemeye hizmet ediyor. Bu hizmetleri karşılığında, küçücük de olsa önlerine bir kemik parçası atılıp atılmayacağıyla da ilgilenmiyor uşak takımı. Ruhlarını öylesine satmışlar ki, kendilerindeki "kendini iştahla pazarlama" düşkünlüğünü hükümette de görmek istediklerini arsız bir pervasızlıkla dillendirebiliyorlar.

Uşak takımının bu düşkünlüğü iğrenme ve öfkenin azamisini hakediyor kuşkusuz. Ve yine kuşku yok ki, tüm aşağılık uşakların hakettiği muameleyi de göreceklerdir. Ama, öfke ve tepkinin Ğve hesap sormanın- asıl olarak uşaklara değil efendilerine, bu soygun düzeninin sahipleriyle dışarıdaki ortaklarına yöneltilmesi gerekiyor. Ülkenin gerçek sahipleri, ülkenin ve bugün yağmaya açılmış olan tüm değerlerinin yaratıcısı olan işçi ve emekçilerin gerçek muhatabı egemen sınıf olarak burjuvazidir. Ancak burjuva sınıfı ve düzenini karşısına alan bir mücadele sayesindedir ki, düzenin yalakaları ve yardımcıları da saf dışı edilebileceklerdir. Emperyalist yağmaya son vermenin tek geçerli yolu, ülkeyi yağmaya açan bugünkü sahiplerinin elinden kurtarmaktır.


"Yaşama hakkına saygı" mitingini yasaklayanlara anlamlı ve militan yanıt:

Coşkulu ve kararlı bir kitle
Sultanahmet'i miting alanına çevirdi!


Çalışması günler öncesinden başlayan "Yaşama hakkına saygı" mitinginin yasaklanmasından sonra, mitingin düzenleyicileri Sultanahmet Adliye'sinde suç duyurusu eylemi gerçekleştirdiler.

Mitingin son anda yasaklanması, Sultanahmet eylemi duyurusu için yeterli çalışma yapılamamasına neden oldu. Bu eksikliğe rağmen eyleme 1500'ün üzerinde coşkulu bir kitle katıldı.

Eylem saatinden önce gelen bir grubu gözaltına alan polis, Adliye önüne de çevik otobüsleri ve polisleriyle barikat kurdu. Eylem saatine doğru sayısı artan kararlı ve öfkeli kitle karşısında geri adım atmak zorunda kalan polis, otobüslerini Adliye binasının önüne doğru çekmeye başladı. Kararlı duruşuyla polis engelini aşan kitle Adliye'ye doğru sloganlarla yürüyüşe geçti. Binanın önü polis ve otobüslerle dolu olduğu için kitle caddeye doğru taştı.
Direnişin içerde ve dışarda şehitlerle devam ediyor olması ve son olarak da Sevgi Erdoğan'ın şehit düşmesi, kitledeki öfkeyi ve coşkuyu artıran bir etken oldu. Bu ruhhali içinde başlayan eylem yaklaşık bir saat sürdü. Ve eylem fiili olarak bir mitinge dönüşmüş oldu.

Şehitlerin fotoğraflarının taşındığı eylemde kitlenin attığı "Bedel ödedik bedel ödeteceğiz!", "Katil devlet hesap verecek!", "Devrimci tutsaklar onurumuzdur!" sloganları, reformist parti ve anlayışlar tarafından peşi sıra atılan "Tecridi kaldırın ölümleri durdurun!", "Yeni ölümler istemiyoruz!", "İçerde dışarda hücreleri parçala!" sloganlarıyla denetim altına alınmak istendi. Yeni ölümlere tahammülü kalmayan kitle, bu denetime rağmen ısrarla devletin katliamcı yüzünü teşhir eden ve hesap soran sloganlarla devrimci tutsakları sahiplenen sloganları atmaya devam etti.

Eylemin denetimlerinden çıkması nedeniyle devletin baskı ve terörüne maruz kalmak istemeyen reformist gruplar eylem biter bitmez, "yürüyüş yapmıyoruz, hemen dağılıyoruz" anonslarıyla kitleyi dağıtma derdine düştü.
Kitle, suç duyurusunda bulunmak üzere Adliye binasına giren heyeti canlı, coşkulu, öfkeli ve hiç susmayan sloganlarıyla bekledi. Ne eylemi düzenleyenler ne de devletin kolluk güçleri bu kadar katılım bekliyordu. Bu kadar kalabalık ve öfkeli kitleye saldırmayı göze alamayan polis, eylem bitiminde bir gruba saldırarak gözaltına aldı.

Uzun zamandır gerçekleştirilen cılız eylemlerden sonra kitleselliği, kararlılığı ve coşkusuyla kitlelerin suskunluğunu parçalayan Sultanahmet eylemi, artık insanların ne devlet terörüne ne de reformizmin dizginleyici çabalarına tahammülü kalmadığını göstermiştir.

Gerçek devrimcilere düşen güncel yakıcı görev, bu tahammülsüzlüğü en iyi biçimde örgütlemek ve devrimci tutsakların canlarını ortaya koyarak yükselttikleri direnişi etkin biçimde sahiplenmektir.

SY Kızıl Bayrak/İstanbul