ARSIVANA SAYFA
 
4 Kasım '00
SAYI: 41
İçindekiler
Kızıl Bayrak'tan
Hücre saldırısına karşı etkin bir kampanya
Af manevrasıyla hücrelerin zemini döşeniyor
Sermayenin “af oyunu”nu bozalım!
Hiçbir yalan ve demagoji eylemimize gölge düşüremez!
“İmaj tazeleme”nin ardından faşist zorbalık!
Deneyimlerin ışığında daha güçlü mücadelelere hazırlanalım!
Sınıf hareketinden haberler
BES Kongresi yapıldı
İMF karşıtı eylemler
Batman’da seri intiharlar
YÖK’e ve YÖK düzenine hayır!
SAG direnişine güçlü bir desteği örgütlemek için Nasıl bir çalışma?
SAG ve ÖO süreci ve zindanlar cepesindeki sorumluluklarımız
Güçlü direnişe zayıf destek
Tüm hapishanelerdeki DHKP-C, TKP(ML) ve TKİP tutsaklarından çeşitli kesimlere açıklamalar
Gebze Cezaevi’nde katliam hazırlığı
“Devrimci basın susturulamaz!”
Almanya’da faşizme karşı onbinlerce kişi alanlardaydı!
İşgale ve sosyal yıkım paketine hayır
ABD başkanlık seçimleri
Rüzgarlı çocukların geçidi
Ekim Devrimi ve Parti
Mücadele Postası
 
Tüm yazılar





 
 
ABD başkanlık seçimleri

Burjuva demokrasisinin sirk gösterisi


Son günlerde medyanın temel gündem maddelerinden biri, ABD’deki başkanlık seçimleri. Temel gündem maddelerinden biri olmasına rağmen Al Gore ve George Bush’un neler söylediğini ya da birbirinden farkını anlamak pek olası değil. Bize yansıtılan şekliyle (her ne kadar büyük bir hayranlıkla sunulsa da) seçimler bir sirk gösterisinden ya da bir televizyon yarışmasından farklı değil.

Aslında gerçekte de durum bu. Türk medyası daha çok hangi adayın anketlere göre önde gittiğini günü gününe vermekten öteye gitmiyor. Fakat aktarılanlardan oy oranlarının neden böyle yükselip düştüğünü anlamak mümkün değil. Adayların alabileceği oy oranlarındaki bu günlük değişim, loto-toto oyunları ya da borsa endekslerindeki değişime benzetilebiliyor. Ancak, kapitalizmin nabzının attığı yer olan borsanın yaşadığı yükseliş veya düşüşlerin sebeplerini oy oranlarındaki değişimle karşılaştırmak, deyim uygunsa abesle iştigaldir.

Adayların oy oranlarındaki değişim, kaşı, gözü, yürüyüşü gibi o kadar apolitik sebeplere bağlanıyor ki, insan bir an kendini bir yarışma programında sanıyor. Fakat işin aslını anlamaya ve biraz perde arkasını aralamaya çalıştığınızda, bu apolitik tutumun hiç de şaşırtıcı olmadığını görüyorsunuz.

İki adayın birbirinden farkına ilişkin olarak, ABD Yeşiller Partisi’nin başkan adayı Ralph Nader şunları söylüyor: “Aralarındaki tek fark, şirketler kapılarını çaldığında diz çökmelerindeki hız”. Gore ve Bush dışında başka başkan adayları var mıydı sorusu burada aklınıza gelecektir. Çünkü medyanın yansıttığı kadarıyla, sadece iki başkan adayı yarışıyor. Bu tutum (ki Türk medyası esasta burada Amerikan medyasının tutumunun izleyicisidir) Nader’in açıklaması ile birleştiğinde, ABD seçimlerinin niteliğini çok açık bir şekilde ortaya seriyor. Aslında seçilmek istenen tekellerin çıkarlarını en iyi şekilde savunacak olandır. İcra edilen oyunun amacı budur. Türkiye’nin büyük sermayedarlarından Vehbi Koç’un bir seçim sırasında “kim kazanırsa kazansın, sandıktan ben çıkacağım” mealindeki sözleri hatırlanacaktır. ABD seçimlerinde hangi aday kazanırsa kazansın, sonuçta Koç’un söylediklerine benzer bir durumla karşılaşacağız. Bugüne kadar yapılan seçimlerde ya cumhuriyetçilerin ya da demokratların adayları kazandı. Bu sefer de böyle olacak. Sorun yine aynı: Hangisi? Dünyanın en demokratik ülkesi olarak bizlere sunulan ABD’de yaşanan, dünyanın en apolitik seçimidir. Tekeller saltanatlarını sürdürmek için kendilerine en iyi baş memur arıyorlar.

Durum böyle iken, seçime neden ihtiyaç duyuyorlar? Böylece emekçiler kandırılıp tekellerin tercihlerine yedekleniyor. Seçilen memurun konumu kitlelerin gözünde (ABD sözkonusu olduğunda dünya çapında) meşrulaştırılıyor. Ayrıca cumhuriyetçileri ve demokratları farklı tekeller destekliyor ve bu tekellerin desteklediği memuru başa geçirmek istemesi oldukça doğal. Seçimler için milyonlarca dolar harcıyorlar, bir bakıma kumar oynuyorlar. Destekledikleri aday kazandığında, yatırdıklarını fazlasıyla geri alıyorlar. Ama seçilen memurun örneğin cumhuriyetçilerden olması durumunda diğer tekellere karşı tutum alacağı anlamına gelmiyor. Çünkü o herşeyden önce bütün tekellerin baş memuru.
Al Gore ve George W. Bush arasında kuşkusuz ayrıntılarda ve esasa ilişkin olmayan konularda farklılıklar var. Ama örneğin Filistin’in işgali ve El Aksa intifadası sonrasında yaşanan İsrail katliamlarına ikisi de karşı değil. Yani geleneksel ABD tutumunu benimseyip İsrail’i destekliyorlar. Daha da ötesinde, genel olarak ABD dış politikası sözkonusu olduğunda, aralarında hiçbir farklılık yok. Hangisi seçilirse seçilsin, emperyalist ABD dünya üzerindeki jandarmalığına devam edecek. Bundan kimsenin kuşkusu yok. Nitekim Türk sermaye çevreleri ve politikacılarındaki genel kanı da, Gore ya da Bush hangisi seçilirse seçilsin ABD’nin Türkiye’ye yönelik bakışında ve politikalarında bir değişiklik olmayacağı yolunda.


Farkları fiyatları

Bu söylediklerimizden sonra pek gerekli görünmemekle birlikte, biz yine de iç politikaya ilişkin “farklılıklarına” değinelim.

Demokrat Gore yeni vergiler düşünüyor, Bush ise vergi muafiyetinden bahsediyor. Fakat bundan yıllık geliri 35 bin dolar olanlar yararlanabilecekler. Sağlık sözkonusu olduğunda Bush’un da Gore’un da düşündüğü pahalı sağlık sigortaları. Gore alacağı bazı sosyal sigorta vergilerini özel yatırıma aktarma niyetinde olduğunu söylüyor. Spekülatörler için iyi bir alan olacak bu. Çevreye gelince, elbetteki ikisi de çevreci (!) Fakat nedense ikisi de benzinden pahalı olan ve daha fazla kirlilik yaratan etanol kullanımından yana. Gore kürtajdan yana, Bush ise karşı. Silahların sahiplerinin korunması ile ilgili yasayı onaylayan Gore seçimlerde silah kontrolünü savunuyor. Bush ise silahlanmadan yana.


Diğer adaylar

Yukarıda da belirttiğimiz gibi, “dünyanın en demokratik ülkesinde” yaşanan gerçekte bir tam seremonidir. Tekellerin has adayları dışındakiler “en demokratik medya” tarafından yok sayılıyor. Bu adaylardan yukarıda ismi geçen Nader de, Gore’un oylarını böldüğü için sözkonusu ediliyor. Başka bir aday ise Reform Partisi’nin başındaki Patrick Buchanan. Aslında ABD’de seçimlere giren-girmeyen yüzlerce parti bulunuyor, fakat “en demokratik” medya bunların hepsini yok sayıyor.

ABD seçimlerinde bundan önceki dönemlerde, neredeyse otomatiğe bağlı bir tarzda, her üç dönemde iki kez demokratlar bir kez de cumhuriyetçiler kazanmaktaydı. Clinton’ın ikinci kez seçilmesi bu bakımdan “süpriz “ oldu. ABD seçimlerinin başka süprizleri de dönem dönem süren bu kısır döngüyü kırmaya çalışanlar. Buchanan’ın başında bulunduğu partinin kurucusu Ross Perot bir petrol milyarderi olarak paranın gücünü kullanarak seçimlerde %16 oy almıştı 1992’de.

Bush ve Gore sürekli televizyon ekranlarında boy gösterirken, onları takip eden Nader aldığı oylarının kritik önemine rağmen televizyon programlarına katılamadı.

“Aykırı” bir aday olarak tanımlanan Nader, Gore’u Bush karşısında zor duruma düşürmek ve iki partili sistemi mahvetmekle suçlanıyor. Fakat Nader bu eleştiriyi “Mahvedilecek ne kaldı ki?” diye yanıtlıyor. Nader bir tüketici hakları savunucusu. Çok-uluslu şirketlerin yayıncılığına karşıt olarak The Multinational Monitor adlı bir dergi çıkardı. Ayrıca emperyalist tekellerin ABD hükümetiyle ilişkilerinin durumu konusunda dersler verdi.


Emekçi sınıflar

Emekçi sınıflar sözkonusu olduğunda, Gore ve Bush tam bir umursamaz tutum sergiliyorlar. Tersinden ABD’li emekçiler de Gore ve Bush’un seçim kampanyasına karşı benzer bir umursamaz tavır içerisindeler. Örneğin Missisipi’de geçen seçimlerde sandığa gidenler, seçmen sayısının yalnızca %33’ü idi.

ABD servet-sefalet uçurumunun en keskin şekilde yaşandığı ülkelerin başında geliyor. Binlerce evsiz, onbinlerce mevsimlik çalışabilen pamuk işçisi, siyahların yaşadığı ve beyazların yıllardır uğramadığı, tam bir sefalet tablosunu yansıtan yerleşim yerleri, kamplara hapsedilmiş kızılderililer... Bunlar, ne Gore’un ne de Bush’un umrunda.

Kısacası, 7 Kasım tarihi ABD’li emekçiler açısından yeni hiçbir şey ifade etmiyor.