ARSIVANA SAYFA
 
26 Ağustos '00
SAYI: 31
İçindekiler
Kızıl Bayrak'tan
Saldırı bir kez daha tüm sınıfadır
"Bu grev sokakta bitirilecek"
"Hakkımızı alıncaya kadar mücadele edeceğiz"
Kimya Teknik grevi üzerine
EXSA işçisi patronun ayak oyunlarını boşa çıkarıyor
Hacıbektaş Şenlikleri’ne yönelik saldırı ve direniş
Hacıbektaş Şenlikleri’nde başarılı çalışma
KESK yönetimi KHK saldırısı karşısında tam bir acz içinde
Tarımda yıkım sürüyor, tepkiler büyüyor!
Depremin yıldönümünde medyanın timsah gözyaşları
Hücre saldırısına karşı emekçilere sesleniş!
İstanbul Tabib Odası’nın F tipi üzerine...
Bu tutumlarla siz burjuva demokratları bile olamazsınız!
Esnek üretim saldırısı ve işçi sınıfının görevleri
F tipi (hücre) karşıtı mücadelemizin dayandığı eşik
Fehriye Erdal koşulsuz olarak serbest bırakılmalıdır!
Sermayenin kölelik zincirlerini ve hücre duvarlarını parçalayalım!
Katiller sürekli karşılarında yeni Habipler ve Ümitler görecekler
EXSA işçilerine mektup ve çağrı
Özünde gerici olan bir kampanya üzerine
Onu vururlarken insan soyunun yüreğini hedeflemişlerdi
Mücadele Postası
 
Tüm yazılar





 
 
Depremin yıldönümünde
medyanın timsah gözyaşları...



Depremin birinci yıldönümünde burjuva medya yine bir büyük seferberlik içindeydi. Deprem gündemi Ağustos’un ikinci haftasından itibaren işlenmeye başlandı. Yıldönümüne yaklaşıldığı günlerde ise en geniş yeri deprem gündemi tutuyordu.

Medyanın eksene koyduğu tema, “unutmamak”tı. 17 Ağustos’la ilgili uzun programlar yapıldı, yazılar yayınlandı. Hatta Gölcük ve İzmit mekan tutuldu, gazetelerin yazı işleri toplantıları tümüyle yokolmuş binalardan kalan arsalar üzerinde yapıldı. O gün, köşe tutmuş kalemşörlerin neredeyse tümü, depremle ilgili yazdı. Devleti göreve davet eden mi dersiniz, “sorumlu yöneticiler”den hesap sorulmasını isteyen mi, yoksa toplumu “uyanış”a çağıranları mı... Üstelik bir takım gerçekler de dile getirildi. Devleti teşhir eden bir takım bilgiler bile yansıdı sayfa ve ekranlardan. Tabii devletin kendini aklaması için gereken olanakların sunulması da ihmal edilmedi. Hesap soran; “Uyan Türkiye ben uyumuyorum!” diyen; “yurttaş”ı örgütlenmeye davet eden; sorumluları ve devleti göreve çağıran; “Unutmayacağız, aşacağız” diye halka umut aşılayan bir “duyarlılık” sergiledi sermaye medyası!

Ve 17 Ağustos’un ertesi birkaç gün içinde deprem gündemi tekrar kapanıverdi. Zira onun “görev”i, konuyu bir-iki hafta gündeme alıp işlemekti.

Tümüyle rejimin hizmetindeki medya, sadece ve sadece bir yükümlülüğünü yerine getiriyor. Bir duyarlılıktan sözedilecekse eğer, o da sermaye düzeninin ayakta kalması konusundaki duyarlılıktır. Sermaye medyasının deprem gündemi üzerinden yaptıkları düzene kan taşımaktan öte bir anlam ifade etmiyor.

Deprem sırasında da, yıldönümünde de, ortadaki çıplak gerçeklere rağmen, medya manipülasyon çerçevesinde elinden gelen gayreti gösterdi. Sadece gerçeklerden en önemli olanlarının gizlenmesi/perdelenmesi için bir takım bilinen başka gerçeklerin ifade edildi. 17 Ağustos 1999’da devlet savunulamaz durumdayken, tepkileri devlet karşıtlığından çıkarıp “yönetim sistemi-idareciler” karşıtlığına yönlendirmeye çalıştı. Eksik kaldığı yerlerde, Genelkurmay tarafından uyarıldı, dengesi sağlandı. O zamanlar “devlet sarsıldı”, “sistem bozuk” demek durumunda kalmıştı kalemşörlerin çoğu. Generallerin uyarılarından sonra bu söylemler kesildi. Şimdi ise hiçbiri bu yönlü söylemler kullanmıyor zaten. “Devlet göreve”, “sivil toplumcu hareket”, “yurttaş inisiyatifi” yaygaralarıyla işçi-emekçi kitleler ve deprem mağdurları, devleti sahiplenmeye, rejime destek olmaya çağırılıyorlar. Tepkiler yedeklenerek düzene kanalize ediliyor yalnızca. Sermaye medyasının bu çabalarında başarı kazandığı da açık.

Depremin birinci yıldönümü, sermaye medyasının iğrenç ve aşağılık karakterine ışık tutarak geride kaldı. Hala gözü açılmayanlar, uyanışı bir gece uykusuz kalmak sananlar, unutmamayı senede bir gün hatırlamak bilenler, kısacası medyanın manipülasyonundan etkilenip devlete umut bağlayanlar, sermaye medyasının attığı manşetleri depremin ikinci yıldönümüne kadar hatırlamayacağından kuşku duymasınlar.





17 Ağustos ve 12 Kasım depremleri ışığında

Bilimsel ahlak ve sorumluluk üzerine


Ayşe Aydın


Her depremde böyle yaşanmasına rağmen, ‘99’da yaşanan Marmara depremleri, konuyla bağlantılı bazı gerçeklerin daha çarpıcı biçimde ortaya çıkmasını, anlaşılmasını sağladı. Özetlersek:

1. Deprem yıkımlarından en fazla zarar gören kesimler, en kötü konutlarda oturan işçi-emekçi sınıflardır.

2. Türkiye gibi deprem kuşağında yeralan bir ülkede, egemen kapitalist sınıf ve devletinin, ne depreme ilişkin bir politikası, ne de buna uygun bir imar planı vardır.

3. Bu aynı sınıf ve devleti, sadece öncesinde değil, yıkım sırasında ve sonrasında, üstünde egemenlik kurduğu topluma karşı hiçbir sorumluluk hissetmemekte, üstlenmek de istememektedir.

Biz sosyalistlerin bu verilerden kalkarak ulaşacağı sonuç açıktır: Topluma ve insanlığa karşı bu derece duyarsızlaşmış, yabancılaşmış, düşmanlaşmış bir sınıfın toplum üzerindeki egemenliğine derhal son verilmeli, sosyal bir sınıfın (proletaryanın) sosyalist idaresine derhal geçilmelidir.

Ancak, bu yazımızın konusu, sosyalistlerin ne düşündüğü ve ne yapmak istediğinden ziyade, sistemin ve devletin bu duyarsızlığına kendi çapında tepki duyan, rahatsız olan aydınların (özelde konuyla ilgili bir alanda çalışma yapan bilim adamlarının) ahlaki, insani ve bilimsel sorumluluklarının neyi gerektirdiğidir.

Kimi sözde bilim adamı “memur”ları bir yana bırakırsak, deprem araştırmalarında yeralan pek çok bilim adamının, araştırma, önlem vb.’ne kaynak ayrılmaması, araştırma sonuçlarının dikkate alınmaması, araştırmacılara fikir danışılmaması, tüm uyarılarına rağmen gerek Güney Marmara’da yaşanan ve gerekse de İstanbul için beklenen depreme karşı hiçbir önlem alınmaması gibi konulardan şikayetçi oldukları biliniyor. Ne var ki, devleti uyarmak, sorumsuzluğundan şikayetçi olmak vb. ile aydın sorumluluğu yerine getirilmiş olmuyor. En azından, yaşanan depremlerden “ders çıkarılacak”sa, topluma karşı daha fazla sorumluluk üstlenmek gerekiyor.

Sırasıyla gidersek:

* ‘99 depremleri öncesinde “bilimsel” yayınlarda yer alan uyarılar devleti hiç etkilememiştir. Yani devlet, bilimsel de olsa, bireysel çaba ve uyarıları algılamamaktadır. Öyleyse bilim adamlarının örgütlü bir uyarıcı olabilmeleri gerekir, bu bir. İkincisi, böyle bir örgütlü çabanın devlet üzerinde daha etkili bir uyarıcı işlevine kavuşması, depremin en büyük yıkıma uğrattığı emekçi kitlelerin desteğini arkasına alabilmesiyle yakından ilişkilidir.

Bu iki gereklilikten, kitleleri aydınlatma sorumluluğundan bağımsız bir “aydın”lığın sözkonusu edilemeyeceği gerçeğine varırız. Deprem konusunda kitlelerin aydınlatılması, uyarılması, bilinçlendirilmesi ve harekete geçirilmesi, açıktır ki bilimsel dergilerde yayınlanan bilimsel makalelerle başarılamaz. Bunun için kitle iletişim araçları mutlaka kullanılmalıdır. Kimi uzmanların depremin ardından konunun medya tarafından laçkalaştırılmasına tepkiyle “bilimsel konular halkın önünde tartışılmamalıdır” gibi garip bir sonuca ulaşması anlaşılır gibi değildir. Kaldı ki, bunların çoğunluğu uyarılarının dikkate alınmamasından şikayet eden aynı uzmanlardır. Burada netleştirilmesi gereken konu, bağıra bağıra gelen depremle ilgili bilgilerin muhataplarından gizlenmesinin, gizleyeni katliamın doğrudan sorumlusu haline getirdiğidir. Son depremlerde devlete yöneltilen suçlamaların merkezinde bu sorumluluk vardır. Bilim adamları böyle bir toplu katliamda daha, suçu kapitalist düzen ve devletle paylaşmamalıdırlar.

Ancak, kurulu paracı sistemde, insanla birlikte tüm insani değerlerin de (bu arada ahlakın, bilimin vb.) parayla alınıp satıldığı gözönüne alınırsa, uzmanların işinin hiç de kolay olmayacağı açıktır. Suça ortak olmama, kitlelere karşı aydın sorumluluğunu yerine getirme gibi konularda karar verebilmeleri için, öncelikle, daha temel felsefi-siyasal bir karara ulaşmaları gerekiyor. Ya da içinde bulundukları bir ikilemi çözmeleri. Emekçi halkın yanında mı yer alacaklar (ki bu, kapitalist devleti karşılarına alma, öfkesini üzerlerine çekme, makam ve maaşı yitirme anlamına gelebilecektir), yoksa kapitalist düzen ve devletin yanında mı? (Bu da depremle gerçekleştirilen toplu katliamlarda suç ortaklığını önden kabullenmek olacaktır.)

Tercihini emekten, insandan yana yapacak olanları zorlu bir sürecin beklediği açıktır. Ama bu aynı süreç bir o kadar onurludur. Eğer Türkiye’de, bilimsel deprem senaryolarına uygun yerleşim planları yapacak/uygulayacak, yani parayı değil insanı merkezine alacak bir toplumsal düzen kurulacaksa bu, tarihsel olarak bunu yapmakla yükümlü sınıfın bilimle buluşması, bilimsel çalışmalara sahip çıkması ve yararlanmasıyla olabilecektir. Bilim emekçilerine hakettikleri değeri verebilecek (fiyatı değil değeri) tek toplumsal düzen, kuruluşu ve gelişmesi için onların emeğinden sonuna kadar yararlanmak zorunda olan proletaryanın sosyalist düzenidir.

Son söz olarak; tüm emekçilerin olduğu gibi, bilim emekçilerinin de önünde duran ikilem, düzen/devrim, kapitalizm/sosyalizm ikilemi, yanıtlamaları gereken temel soru, “Ya barbarlık içinde çöküş, ya sosyalizm”dir.