ARSIVANA SAYFA
 
26 Ağustos '00
SAYI: 31
İçindekiler
Kızıl Bayrak'tan
Saldırı bir kez daha tüm sınıfadır
"Bu grev sokakta bitirilecek"
"Hakkımızı alıncaya kadar mücadele edeceğiz"
Kimya Teknik grevi üzerine
EXSA işçisi patronun ayak oyunlarını boşa çıkarıyor
Hacıbektaş Şenlikleri’ne yönelik saldırı ve direniş
Hacıbektaş Şenlikleri’nde başarılı çalışma
KESK yönetimi KHK saldırısı karşısında tam bir acz içinde
Tarımda yıkım sürüyor, tepkiler büyüyor!
Depremin yıldönümünde medyanın timsah gözyaşları
Hücre saldırısına karşı emekçilere sesleniş!
İstanbul Tabib Odası’nın F tipi üzerine...
Bu tutumlarla siz burjuva demokratları bile olamazsınız!
Esnek üretim saldırısı ve işçi sınıfının görevleri
F tipi (hücre) karşıtı mücadelemizin dayandığı eşik
Fehriye Erdal koşulsuz olarak serbest bırakılmalıdır!
Sermayenin kölelik zincirlerini ve hücre duvarlarını parçalayalım!
Katiller sürekli karşılarında yeni Habipler ve Ümitler görecekler
EXSA işçilerine mektup ve çağrı
Özünde gerici olan bir kampanya üzerine
Onu vururlarken insan soyunun yüreğini hedeflemişlerdi
Mücadele Postası
 
Tüm yazılar





 
 
KESK Yönetimi KHK saldırısı karşısında
tam bir acz içerisinde...

Kamu emekçilerinin işgüvencesine saldırı


A. Savaş


Önce bazı çıplak gerçekleri yerli yerine oturtalım. KHK tartışmaları asıl olarak hükümet ve Cumhurbaşkanlığı arasında değildir. KHK, 28 Şubat politikalarının bir devamı olarak uygulanmaya çalışılmaktadır. Bu konuda hükümet ile cumhurbaşkanı arasında saldırının özüne ilişkin bir sorun yoktur. Kaldı ki son MGK bildirisi de net bir biçimde bunu göstermektedir. Hükümet ile cumhurbaşkanı arasında KHK’ya ilişkin olarak yaşanan tartışmanın içeriği biliniyor. Uzun uzadıya tekrarlamaya gerek yok. Cumhurbaşkanının dediği şudur: Bu işi KHK ile değil yasayla yapın. Dolayısıyla cumhurbaşkanının yapılmaya çalışılan işe, yani kamu emekçilerinin iş güvenliğinin ‘önce infaz et sonra yargıla’ yöntemiyle ortadan kaldırılmasına, bir itirazı yok.

Öyleyse bu KHK yarın (hükümetin de ifade ettiği gibi, 1 Ekim’de, parlemento açılır açılmaz) bir yasa tasarısı olarak TBMM’ye gelecek. Yasa tasarısı halini aldığında acaba S. Erdem ne yapacak? Cumhurbaşkanına yaslanmaya çalışan reformist KESK yönetimi ne yapacak? Ve aslında bu tasarının ilk elden hedefi durumundaki devrimci kamu emekçileri ne yapacak?

KHK sürecinde ortaya çıkan tablo, reformist KESK yönetiminin ne yapacağını açıklıkla ortaya koymuş durumda. Bize dönüp hele bir bekleyin, yasa cumhurbaşkanının önüne gelsin, o zaman harekete geçeriz diyerek tüm KESK örgütlülüğünü feda edecekleri ortaya çıktı. Kamu emekçilerinin özgücünden bucak bucak kaçan bir eylemsizlik hattı şimdiden örülmeye başlandı. Nasılsa cumhurbaşkanı bir hukuk adamı, böylesi bir hukuksuz uygulamaya yasa biçiminde de gelse geçit vermez. KESK yöneticileri bu mantığı büyük ölçüde örgüte empoze etmeyi başarmış gözüküyorlar.

Oysa bu tasarı sahte sendika yasasından aşağı kalır bir tasarı değil. İstiyorlarsa KESK’in reformist yöneticileri kendi salt sendikal ölçütlerine vursunlar. Politik değerlendirme yapmadan salt kendi apolitik bakışlarıyla değerlendirsinler.

Sahte sendika yasası, TİS ve grev hakkımızı görmezden geliyordu. Bu tasarı ise iş güvencemizi ortadan kaldırıyor. Acaba ‘sendikal’ mücadelemizi hangisi daha fazla tehdit ediyor? Açık ki bu tasarı kamu emekçilerinin mücadelesi açısından çok daha büyük bir tehdit, tam bir dinamitleme girişimi. Oysa sahte sendika yasa tasarısının karşısına 4 Mart’la akan kamu emekçileri, bu kıyım tasarısının karşısına cumhurbaşkanına çekilen rica fakslarıyla çıkıyorlar. Cumhurbaşkanı da en iyi ihtimalle bu ricaya uyuyor ve “hayır” diyor, kamu emekçilerinin iş güvencesini KHK ile değil, fakat yasayla kaldırın!

Gerçek şudur: Bu tam bir 1402 tasarısıdır. Tek fark, yetkinin bu kez sıkıyönetim komutanlarına değil de sivil yönetimlere verilmesidir. Bu işin özünü değiştirmez. Bu bir sıkıyönetim tasarısıdır. İrticayla mücadele ambalajına sarılı 28 Şubat paketiyle içten içe uzlaşanların, bu sıkıyönetim tasarısı karşısında kendilerini sorgulamaları gerekmektedir. İşte 28 Şubat’ın özü budur. İşçi sendikalarına barajları, sokak gösterilerine tam bir polis kuşatması, siyasi tutsaklara hücreler ve kamu emekçilerine sıkıyönetim!..

28 Şubat sermayenin yeniden yapılandırma planıdır ve bu plan dahilinde kamu emekçileri de diğer tüm emek güçleri gibi teslim alınmaya çalışılmaktadır. Kuşkusuz burada teslim almanın adı uzlaşma olmaktadır. Bugün kendi iş güvenceleri için cumhurbaşkanından medet umanlar, yarın aynı düzlemde kalarak cumhurbaşkanıyla neden uzlaşmasınlar? Ve bu düzlem değişmedikçe kaçınılmaz sonuç budur.

Bu düzlem yasalcılık düzlemidir. Bu düzlem kendiliğindenci bir düzlemdir. Bu düzlem apolitizm düzlemidir. Ve bu düzlem kaçınılmaz bir biçimde pasifizmin, reformizmin düzlemidir.

İşin garip yanı, Siyami Erdem ve ekibi cumhurbaşkanı ile fakslaşırken, KESK içindeki diğer unsurlardan hiç ses çıkmamasıdır. Hadi Kürt milliyetçilerini biliyoruz. Uzlaşma, teslimiyet aldı başını gidiyor. Son kongrelerde de bunu tescil ettiler. Varsa yoksa barış. Buyrun size barış. Barış mutlaka eşitler arasında olacak diye kayıt yok. Sömürenlerle sömürülenlerin barışı da böyle oluyor. Sivil 1402 şeklinde.

Bunları biliyoruz. Peki ya “iş, ekmek, özgürlük” mücadelesindeki kamu emekçilerinin gerçekçi radikalizmleri nerede? İİSŞP nerede? Pek çok sendika şubesinin yöneticisi konumunda bulunan EMEP’liler nerede? Biz unutmuyoruz, KESK’in iki yıl önceki kongresinde, ‘bu konfederasyonda iki çizgi var’ diyorlardı. Birinciyi biliyoruz; cumhurbaşkanının faksına bağlı çizgi. Ya ikinci çizgi nerede? Yoksa sadece kongre kürsülerinde mi? Geçenlerde KESK GYK’nın yedi ‘devrimci’ -ama iş, ekmek, özgürlük mücadelesinde- üyesi açıklama yaptı: KESK’in son eylem çizgisini beğenmiyorlarmış! Beğenmiyorsunuz da, siz ne yapıyorsunuz? GYK üyesi sıfatınızı mücadelenin önünü açmakta nasıl kullanıyorsunuz?

Kuşkusuz KESK’in içindeki hiçbir reformist odak bu çapta bir saldırının karşısına dikilme cüretini gösteremez. Gösterirse varlık nedenini ortadan kaldırmış olur. Reformistlerin sendika genel kurullarında yaptığı işi, devlet de kendi kadrolarında yapmaya çabalıyor. Dolayısıyla ortada bir karşıtlık yok. Olsa olsa bir paralellikten sözedilebilir.

Fakat burada iğnenin de devrimcilere batırılması gerekiyor. Anlaşılan o ki devrimci kamu emekçileri, kendilerini tasfiye etmeyi hedefleyen bu tasarıya muhalefeti Siyami Erdem’den bekliyor. Başka türlü olsaydı KESK bürokrasisi dışında bir takım seslerin çıkması gerekirdi. Oysa kimsenin çıtı çıkmıyor. Faşist Kamu-Sen’in bile sokaklara çıktığı böylesi bir durumda, böyle bir tasarı karşısında devrimciler kendi işyerlerinden başlayarak şube ve sendikalarını harekete geçiremiyor. Devrimciler de herkes gibi dikmiş gözlerini KESK’in bürokrasisine bakıyor.

Demek ki KESK’teki bürokratlaşma artık KESK içindeki devrimciler üzerinde de etkili olmaya başlamış. Bürokratlaşma için mutlaka bürokrat olmak gerekmiyor. Mücadelenin kaderini bürokratlara emanet etmek, eli kolu bağlı sessiz sedasız oturmak da bürokratlaşmak olmuyor mu?

Açık ki bu tasarı, devrimci kamu emekçileri başta olmak üzere tüm bir mücadeleyi teslim almayı hedefliyor. Devrimcilerin kendilerine sormaları gereken soru şu: Teslim olacak mıyız? Teslim olmayacaksak nasıl direneceğiz?

Bürokratlaşmaya karşı tabanın inisiyatifini harekete geçireceğiz. Başta bulunduğumuz işyerinde kuracağız barikatları. Ayağımızı işyerlerimize basarak yükselteceğiz tabanın sesini. Yasalcı pasifizme karşı fiili-meşru temelde devrimci bir mücadele hattı oluşturacağız. Bizi çevreleyen faşist yasal çerçeveyi dağıtmanın değişmez hedefi eylemliliklerimizdir.

KESK bürokrasisi demokratik-siyasal taleplerimizden uzaklaştıkça, biz dört elle sarılacağız bu taleplere. KESK bürokrasisi nasıl ki apolitikleştirerek pasifize ediyorsa kamu emekçilerini, biz de politikleştirerek aktive edeceğiz. Bugün hala tek tük yerellikler ve birkaç işyeri dışında, F (hücre) tipine karşı anlamlı bir ses yükseltemedi kamu emekçileri. Bunu da cumhurbaşkanının faksına bağlı Siyami Erdem’den mi bekliyoruz? Reformist bürokratlar toplanmış postaneden faks çekiyor. Pekala tabanın sesi olması gereken devrimci kamu emekçileri ne yapıyor? Hangi işyerinden hangi sesi yükseltiyor?

Kararname saldırısı bitmemiştir. Zaten de bu bir kararname saldırısı değil, özünde bir iş güvencesi saldırısıdır. Devlet kamu emekçilerinin iş güvencesini yokederek yarattığı korkuyla, sermayenin politikalarını rahatça hayata geçirebilmenin hesabını yapıyor. Bu tasarıyı sahte sendika yasasının, kamu personel rejimi yasasının, özelleştirmelerin ve büyük bir kıyımın işleyeceğinden kimse kuşku duymuyor.

Ve kamu emekçileri, daha bundan 2-3 yıl önce iş güvencesi yasayla kayıt altına alınmış bir toplusözleşme hakkını talep etmekten bugün iş güvencesini dahi savunamaz hale düşürülüyor.

28 Şubat’ın rüzgarıyla KESK içindeki rakiplerine karşı yelkenlerini dolduran reformizm, kamu emekçileri hareketini bu noktaya kadar geriletmeyi başarıyor. Ve bugün KHK yasa tasarısı olarak meclise geldiğinde buna yönelik muhalefeti cumhurbaşkanına endekslemenin de yollarını döşüyor. Bugün cumhurbaşkanına KHK’yı imzalama diye faks çekenler, yarın da yasayı geri çevir diye faks çekerler. ‘Hayır özgücümüze dayanmalıyız’ diyenlere de faks cihazlarını gösterecekler.

Bu bir sıkıyönetim tasarısıdır. Faşist devlet kendisine, yani kendisinin burjuva yasal çerçevesini tamamen tanımayan, o çerçevenin dışına çıkma eğilimi taşıyan tüm kamu emekçilerini tasfiyeye ve sindirmeye çalışıyor. Kamu emekçilerinin mücadelesine burjuva faşist yasallığını dayatıyor.

Kamu emekçileri ellerindeki mevzileri bu faşist yasallığı parçalayarak kazandılar. Bu dayatmaya karşı mücadele etmek demek, bu faşist yasallığa karşı mücadele ile eş anlamlıdır. Mevcut yasal çerçeveyi dağıtmayı ve yeni mevziler kazanmayı hedeflemeyen bir siyaset, bu saldırıyı asla püskürtemez. Saldırı sınıfsaldır ve sermaye sınıfının yasallığı karşısına konulacak olan da, kamu emekçilerinin fiili-meşru-militan mücadele temelinde devrimci yasallığı olmak zorundadır.

Direne direne kazanmaktan başka yolumuz yok. Çünkü her türlü uzlaşma teslimiyete çıkıyor.