12 Nisan '03
Sayı: 14 (104)


  Kızıl Bayrak'tan
  Bağdat'ta rejim düştü... Irak halkı henüz son sözünü söylemedi!..
  Kurtlar sofrasında it dalaşı
  Bombalarla birlikte emperyalist medyanın balonları da patladı!
  İşgalciler direnişe katliamla yanıt veriyor!
  İşgal ordularını Irak'ta ve Ortadoğu'da intifada bekliyor!
  Irak kentlerinde işgalcilerin denetiminde yağmalamalar başladı
  İşbirlikçilerin "savaşta yokuz" yalanı çöktü
  >Emperyalist savaşa ve işbirlikçi iktidara karşı 1 Mayıs'ta alanlara!
  Anadolu Yakası İşçi Emekçi Platformu'nun çağrısı: 1 Mayıs'ta alanlara!
  Kölelik yasasına karşı 1 Mayıs'ta alanlara!
  Sınıfın devrimci 1 Mayıs'ını örgütleyelim!
  6 Nisan mitinginde emekçilerle savaş ve saldırılar üzerine konuştuk...
  Emperyalist savaş karşıtı eylemlerden...
  Personel rejimi saldırısı gündemde
  İMF programı kararlılıkla uygulanacak!
  Sınıftan haberler...
  PETKİM sermayeye peşkeş çekilmek isteniyor
  Fransa'da bir günlük genel grev...
  Savaş ve savaşa karşı tavır üzerine...
  O kadar çok yalan söylendi ki!
  "Günü geldiğinde hep beraber ateşleneceğiz!"
  Mücadele postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
“Günü geldiğinde hep beraber ateşleneceğiz!”

Gazetemizin 22 Mart tarihli 11. sayısında Ağrı’dan bir okurumuzun yazdığı yazıyı okudum. Çok hoşuma gitti. Konuyla ilgili bir şeyler yazma ihtiyacı duydum. Bu yazıyı yazmaya iten şeylerden birisi benim de aynı coğrafi bölgede yaşamış ve bu bölgede büyümüş olmamdır. İkincisi konunun ulusal sorunla ilgisi olmasıdır. Bunca gündem yoğunluğunda gazetemizin sayfalarını bireysel düşüncelerim için kullanacağımdan dolayı özür diliyorum. Ama başka bir seçenek olmadığını sizler de tahmin ediyorsunuzdur.

Yazımı okurumuzla dertleşmek, sohbet etmek, fikir alışverişinde bulunmak amacıyla da yazıyorum. Gazetemizin düzenli olarak temin edilemiyor olması ise beni çok üzdü. Çünkü ben de köyümde yaşadığım yıllarda böylesi yayınların, kitapların kolay temin edilemiyor olmasından dolayı oldukça sıkıntı çekiyordum. Okurumuzun yazısını zevkle okudum. Yaptığı tespitlerin tümüne de katılıyorum. Birkaç tespitine yönelik katkı mahiyetinde bir şeyler yazmak istiyorum.

Bölgenin çok güçlü bir şekilde dini etki altında olduğu doğrudur. Bu tür gericilikle mücadele bireysel çatışma değil programatik, sistematik mücadelenin konusu edilmelidir. Toplumun siyasal, sosyal, kültürel dönüşümüyle mümkündür. Dinsel gericiliğin sınıf mücadelesi ve özgürlük mücadelesindeki gerici etkisi malum. Ama olayları ele alırken dinsel değil sınıfsal ya da ulusal özgürlük temelinde değerlendirmek daha olumlu sonuç vermektedir. Siyasal çalışmada dinsel ya da ırksal çatışmayla yol alınması imkansızdır. Dinsel gericilikle mücadele kişilerin inançlarına körü körüne saldırmak değildir. Bu tarz mücadele birleşme zeminini ortadan kaldırır. Ayrımı körükleyen bir etken olur. Bu hataya maalesef düşülüyor. Kaldı ki bu kesim zaten sosyalistlere, koünistlere tam da din düşmanı gözüyle bakıyor. Konunun hassasiyeti zaten bellidir.

Amacımız cami, imam düşmanlığı değildir. Bizler insanların inancına herkesten fazla saygı göstermeliyiz. Bu kesimin bakışı ancak böyle değişiyor. Senin yaşamındaki tutarlılığın, kişiliğin, dürüstlüğün daha çok etkiliyor. Benim bazı arkadaşlarım buna örnektir. Gazetemizi de okuyor bu kişiler ve çok ciddi çelişkilere düşüyorlar. Çünkü onlar da işçi ve emekçi. Çünkü biliyorlar ki bizlerin amacı sömürü düzenini yıkmaktadır. Toplum üzerindeki böylesine köklü etki zamana bağlı olarak, verilen eğitimle giderilebilir ancak. Toplum her anlamda özgürleştikçe, gericilik de yıkılmaya başlayacaktır. Ama temel konu dinlerin kapitalist sistemle olan ilişkisini iyi anlayabilmektir. Kapitalizm tıpkı faşizme duyduğu ihtiyaç gibi dinlere de ihtiyaç duyar. Bu iki olguyu da besler e denetler. İhtiyaç duyduğunda ise kullanır. Ülkemizdeki darbeler ve şu anki AKP hükümeti buna iyi bir örnektir.

Ulusal sorun konusuna geçmeden önce bir zamanlar benim de kafamı kurcalayan ve okurumuzun da kafasında netleşmemiş görünen “sosyalizmin itibar kaybetmesi” denilen konuyla ilgili olarak şunu söylemek istiyorum. Sosyalizm toplumsal bir sistemdir ve proletaryanın devrimci iktidarını ve programını gerektirir. Bunların olmadığı yerde yozlaşma kaçınılmazdır. Sosyalist Blok’un çöküşü birçok nedenin yanı sıra buna da bağlıdır. Burada önerim Eksen Yayınevi tarafından çıkarılan Ekimler dergisinin okunmasıdır. “Tek ülkede sosyalizm” ya da genel olarak sosyalizmin o dönemki sorunları enine boyuna irdelenmiştir. Diyebilirim ki anlamanın yolu o metinlerdir. Yol göstericiliği ise tartışmasızdır.

Gelelim ulusal soruna, öncelikle ulusal sorunun temel toplumsal nedenlerini anlamak, buradan sonuçlar çıkarmak, konuyu doğru perspektifle kavramanın sadece bir yönüdür. Diğer yönü ise marksistlerin ulusal sorunu ele alış yöntemidir. Kapitalizmde ulusal sorunun çözümünün ancak ve ancak ezilen ulusun işçi ve emekçilerinin devrimci mücadelesiyle kopmaz bağı vardır. Yani Türkiye işçi sınıfının devrim mücadelesi ulusal sorundan yalıtılırsa başarı şansı daha çok zora girecektir. Ama ezilen ulusun mücadelesiyle doğru perspektifte, doğru istemlerde buluşursa gücü daha da artacaktır. Bu konunun olumlu örneği Ekim Devrimi, olumsuz örneği de bizzat Kürt ulusal hareketidir. Bir ulusal mücadele ne kadar güçlü olursa olsun ezen ulusun mücadelesiyle birleşemeyince tıkanıp kalacak ve hatta giderek gerileecektir. ‘92’deki sürecin aldığı yol bu nedendendir ve yolun sonu da bugün itibarıyla bellidir. Kürt ulusal sorunu yine çözümü bekliyor, Kürt halkı yine özgürlüğü arıyor. Gerçekten bütünsel bir mücadele verilseydi sonuç Kürt halkı için böyle olmazdı kuşkusuz. Ve sorunun çözümü için proletaryanın bilimsel ideolojisi ve programı “ulusların kaderii tayin hakkı”nı savunmaktıdır. Kişiye bağlı (Apo örneği gibi) mücadele, kişinin siyasal yokoluşuyla beraber yokolmaya mahkumdur. Mücadelede asli olan şey programdır, devrimci çizgidir. Bu da duygusallık ile bilimsellik arasındaki uçurumu gösterir. Bugün Kürt ulusal sorunu çözülmüş müdür? Hayır. Öyleyse yapılacak şey de, nasıl yapılacağı da bellidir. Bu sorunla ilgili yığınla temel belgemiz ve ktaplarımız mevcuttur.

Komünistler her olaya bilimsel temellerden hareket ederek yaklaşmak zorundadır. Bahsettiğim belgeler ve kitaplarda bu birikim yeterince mevcuttur. Bizler işçiler olarak iktidara talip isek eğer, ulusal sorunu görmezden gelmek ya da hafife almak gibi bir ahmaklığımız olamaz. Doğru değerlendirilir, doğru yön verilirse buluşmamız zor olmayacaktır. Parti bu konuda çok özel hassasiyet göstermektedir. Her milliyetten, her inançtan insanlar olarak ortak amaç için bu çatı altında ortak program etrafında buluşuyor ve yürüyoruz. Hedefimiz işçi sınıfını örgütlemek. Pratikte de, teoride de öncü olarak tek güçtür. Ama bununla birlikte emekçi köylüyü, gençliği, ezilen ulusu da partiye kazanmadan, sosyalizm saflarına çekmeden yürürsek, bir ayağımız topal olacaktır. Belirleyici olacak olan ise doğrupolitika, doğru örgütlenme olacaktır.

Bu konuda bugüne bakarak sonuç çıkarmak yanıltıcı olacaktır. Şundan dolayı; evet, biz bugün işçi sınıfının komünist partisi olarak ulusal sorunun muhatabı olan halkı henüz örgütlemiş değiliz. Ama bu onları partili mücadele saflarında örgütlemeyeceğiz demek değildir. Israr ve çaba bizi burada da başarıya ulaştıracaktır. Kürt halkı özgürlük ve eşitlik istiyor. Onun için şu neredeyse biz oradayız diyenlere fazla takılmamak gerekiyor. Çünkü diyenler bile asla ve asla teslimiyeti, ihaneti, onca değeri silip atamayacaklardır, sadece biraz zamana ihtiyaç var. Zaman ak ile karayı ayıracaktır.

Bugün henüz ilk adımları olsa bile, bizler işçiler Kürt halkıyla komünist mücadelede yerimizi almaya başladık bile. Çünkü işçi sınıfının bilimsel komünist programı bu yürüyüşü başlatmış bulunuyor zaten. Türkiye işçi sınıfı ile Kürt halkı parti silahının namlusuna sürülü kurşunumuz artık. Günü geldiğinde ateşleneceğiz hep beraber.

K. Boran/İstanbul



Saddam sonrası Irak çatışması!

ABD ve İngiliz emperyalistlerinin Irak işgalinin 3. haftası geride kaldı. Bir tarafta bir ülkeyi yağmaya ve talan etmeye gelen haydutlar, diğer tarafta yurtlarını savunan Iraklılar... Bir tarafta her türlü silah teknolojisi ile donanmış emperyalist devletlerin askerleri, diğer tarafta klasik silahlarla ülkesini savunan halk... Ve düşen Bağdat!

Haksız ve son derece eşitsiz bir savaşta, işgal güçleri hiçbir sözleşme, hiçbir kural ve hiçbir ahlaki değer taşımadan çullandılar Irak halkının üzerine. Ve tüm dünyanın gözü önünde cereyan eden bu vahşet tablosu karşısında birkaç ülkenin “kem küm” etmesi dışında, diğerleri seyirci kaldılar. O çok sözü edilen “insan hakları, demokrasi, uygarlık” aşığı AB ülkeleri şimdilerde insani yardım ve esirlerin durumunu (Nazi kamplarını aratmayacak koşullarda tutulmaktadır) konuşmaktalar. Hepsi Saddam sonrası oluşacak yapılanmada (buna Türkiye’de dahil) pay kapmanın peşine düştüler. ABD emperyalistleri bu işi kimseye bırakmak niyetinde olmadığını tüm dünyaya duyurdu. Hatta müttefiki İngiltere’yi bile “diğerleri sadece taşeronluk yapar” deyip hayal kırıklığına uğrattı. Sadece insani yardm konusunda BM’nin devreye girebileceğini belirtti. Saddam sonrası oluşacak kukla hükümetini de belirlemiş bulunuyor.

Emperyalist saldırganlık Sovyetler’in çöküşünden sonra dizginlerinden boşalmış, dünya insanlığını tehdit eder duruma gelmiş bulunuyor. 2. Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupalı emperyalistler dünya jandarmalığını ABD’ye kaptırdılar. Soğuk savaş döneminde değişik ülkeleri darbeler yolu ile, olmadı birbirlerine karşı kışkırtarak, etnik ve bölgesel savaşları körükleyerek kendisine bağlamaya çalışan ABD, şimdi buna gerek duymadan direkt işgal edebilmektedir. Birinci Körfez Savaşı’nda BM şemsiyesi altında yapılmıştı bu. İkincisinde BM’ye bile gerek duymadan suç ortağı İngiltere ile birlikte Irak’ı işgale giriştiler.

11 Eylül’de İkiz Kuleler ve Pentagon’a yapılan saldırı bahane edilerek önce “sonsuz özgürlük” ve “sonsuz adalet” adı altında Afganistan işgali gerçekleştirildi. Bu işgale diğer emperyalistler tam destek verirken, bu kez Irak işgalini tek başına yapmakla suçladılar. Başta Rusya, Almanya ve Fransa bu savaşa karşı olduklarını söylediler. BM’nin devre dışı kalmasını içlerine sindiremeyen bu emperyalistler, aslında Irak’la yapılmış olan anlaşmalarının (başta petrol olmak üzere) zarar görmesinden kaygılılar. Yoksa ne ölen insanlar, ne Irak’ın yıkıp tahrip edimesi, ne gıdasızlık, ne de Saddam rejiminin değişmesi onları ilgilendirmektedir.

Küresel emperyalizmin yıkımını tüm dünya insanlığı yaşamaktadır. Servet sefalet kutuplaşmasının en uç noktasında olduğu dünyamızda her yıl ortalama 40 milyon insan açlık ve hastalıktan ölmektedir. Bir milyar insan açlık sınırında yaşamaktadır. Sermaye birikimi devasa boyutlara ulaşmış, dünyanın en zengin 227 kişinin geliri 3 milyar insanın gelirine eşit hale gelmiştir. Oysa silahlanmaya ayrılan harcamalarla başta açlık ve sağlık olmak üzere pekçok sorunu çözmek mümkün.

Seattle’de başlayan emperyalist küreselleşme karşıtı eylemler Irak’a yönelik saldırıyla birlikte emperyalist savaş karşıtlığına dönüştü. Saldırı başlamadan önce ve sonra dünyanın değişik metropollerinde milyonlarca insan sokaklara aktı. Sadece ABD emperyalizmine değil, onunla birlikte hareket eden kendi ülke yönetimlerine de yöneldi. Bugüne kadar durağan olan Suriye’den Yemen’e kadar Arap emekçileri Irak’a yapılan işgale karşı sokakları doldurdular, birçoğunda çatışmalar yaşandı. Bu durum büyüyen devrimci dinamiklere işaret ediyor ve bugün bunun nüveleri Ortadoğu gibi çatışmalı bir bölgede her zamankinden daha fazla.

R. Deniz