29 Haziran'02
Sayı: 25 (65)


  Kızıl Bayrak'tan
  Sermayenin artan saldırıları ve devrimci görevler
  Sınıfa yeni saldırıda sendika ağalarının açık suç ortaklığı
  İşçi sınıfının tarihsel mücadele sorumluluğu
  Asgari ücrette sadaka artışı
  Banka operasyonlarının tüm faturası da emekçilere ödetiliyor
  Siyonist İsrail Filistin'i işgal planlarını hayata geçiriyor...
  Bush'un yeni "Filistin Planı" Filistin halkına teslimiyeti ve köleliği dayatıyor...
  MGK ve sonrası
  MHP usulü düzen siyaseti
  Eğitim-Sen Tüzük Kurultayı'na giderken...
  Öncü-devrimci kamu emekçilerine çağrı!
  AB sorunu üzerinden yaşanan çatışmanın anlamı ve sınırları
  İşbirlikçi düzen cephesinde iç dalaşma
   Katliamcı sermaye düzeninden hesabı işçi ve emekçiler soracak!
   "Sermayenin ve savaşın Avrupası"na karşı geniş çaplı kitle gösterileri
   Gençlik
   Esenyurt İşçi Bülteni'nin Haziran sayısından...
   Anadolu Yakası Öncü İşçi-Emekçi Platformu Girişimi Bülteni'ninden...
   Kavgamızda bir buzkıran, geleneğimizde bir kilometre taşı: Nazım Hikmet!
   Çiğli İşçi Kültür Sanat Evi coşkulu bir etkinlikle açıldı!
   Fransız işçilerinin görkemli Haziran ayaklanması...
   15-16 Haziran ve "çağdaş sendikacılık"
   Mücadele postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
Maraş, Çorum, Sivas, Gazi ve 19 Aralık faşist katliamları...

Katliamcı sermaye düzeninden hesabı
işçi ve emekçiler soracak!

Tarih 2 Temmuz 1993... Yer Sivas... 1978’den beri Banaz’da yapılan Pir Sultan Şenlikleri’ne katılmak için ezilenlerin sesi aydınlarımız, sanatçılarımız Sivas’talardı. Amaçları, ezilenlerden yana paylaşımcı bir kültürü yeşertmek, gün yüzüne çıkartmaktı. Ancak şenlikten hoşnut olmayanlar da vardı: Din tacirliği yaparak yoksulları, ezilenleri teslimiyete, kaderciliğe sevkedenler, özgürlük mücadelesinden ve türkülerimizden korkanlar... Ve şenlik öncesinde kirli propagandalarını tırmandırıyorlardı: “Bunlar din düşmanı, müslüman mahallesinde salyangoz satacaklar” vb... Oysa yapmak istedikleri, din maskesi altında ezilenlerin yanında yer alanları susturmak, yoketmekti. Tıpkı 1978’de Maraş’da, Çorum’da yaptıkları gibi...

2 Temmuz günü Madımak Oteli kontr-gerillanın yönlendirdiği şeriatçı ve faşist güçler tarafından sarıldı. İçerdekiler 8 saat boyunca kuşatmanın kaldırılmasını beklediler. Ama ne dönemin cumhurbaşkanı, ne başbakan, ne vali, ne polis, ne de jandarma kılını kıpırdatmadı. 3 Temmuz günü bilanço çıktı ortaya: 36 ölü, 8’i ağır olmak üzere 24 yaralı.

Bu katliamın suçlusu ve sorumlusu kimdi? Katliam sırasında ve sonrasında yapılan açıklamalar sorumluların kim olduğunu tüm açıklığıyla ortaya koydu.

Dönemin Cumhurbaşkanı Demirel, Sivas Valisi ve Emniyet Müdürü’ne şu talimatı veriyordu: “Güvenlik güçleri ile halkı karşı karşıya getirmeyin”! Halktan kastı şeriatçı ve faşist güruhtu. Açıkça, bırakın katletsinler, diyordu. Aynı şahıs ‘70’li yıllarda, faşist çeteler oluk oluk emekçi ve devrimci kanı akıtırken, “Bana kimse sağcılar adam öldürüyor dedirtemez” demişti. Katliam sonrasında dönemin Başbakanı Çiller ise şu açıklamaları yapıyordu: “Oteli saran vatandaşlarımıza bir şey olmamıştır”; “Olayı bu kadar büyütmek yanlış, bir futbol maçında da bu kadar insan ölebilir.” Sadece Demirel ve Çiller değil, bu iğrenç katliamı iktidar ortağı Sosyal Demokrat Halkçı Parti de, “irtica karşıtı” ordu da seyretti. Katliam sonrası partinin o dönemki lideri ve başbakan yardımcıı İnönü’nün açıklaması ibret vericiydi: “Devlet acz içinde kaldı.”

Sermayenin çıkarları söz konusu olduğunda tüm güvenlik birimlerini seferber edebilen bir devletin nasıl acz içinde kalabildiğinin hiçbir açıklaması yoktur. Çünkü katliamın sorumlusu bizzat sermayenin kontralaşmış devletidir. Katliam hiç de o galeyana gelen, tahrik edilen bir güruhun işi değildir. Günler öncesinden planlanmış, programlı bir biçimde uygulamaya konulmuştur. Katliam bir Alevi-Sünni çatışması da değildir. Sivas’ta katledilenler sadece Alevi oldukları için değil, Pir Sultan’ın yolunda yürüyenler, zulme başeğmeyenler oldukları için katledildiler. Nasıl ki geçmişte Pir Sultan Abdal’ın başeğmez direnişçi kimliği Hızır Paşa tarafından yokedilmek istenmişse, 1993’de Sivas’ta yapılmak istenen de aynı şeydi.

Sivas katliamı bu ülkede canlı yayında izlediğimiz ilk katliamdı, ama sonuncusu olmadı! Aynı zihniyet 19 Aralık’ta da katliamlarına devam etti. ‘93’te Sivas’ta 37 insanımızı diri diri yakanlar, bu kez 28 yiğit devrimciyi cezaevlerinde tüm toplumun gözleri önünde katlettiler. Her iki katliamın da failleri ve amaçları aynıdır: Ezilenlerin özgürlük mücadelesine set çekmek, yaşanılır bir dünya mücadelesi verenleri sindirmek ve yoketmek. Ancak günümüzün Pir Sultanları da boyun eğmeyeceklerini kanıtlamış bulunuyorlar. 19 Aralık’ta zulüm karşısında diz çökmektense ölmeyi nasıl göze aldılarsa, bundan sonra da zulme boyun eğmeyecekler!

Sivas’ın katili sermaye devleti!
Katillerden hesabı işçi ve emekçiler soracak!
Hesap sormak için 2 Temmuz’da alanlara!
Faşizme karşı omuz omuza!

İşçi Kültür Evleri



Toplumsal fanatizm mi,
fanatikleştirilen toplum mu?

Son günlerde ne tarafa baksak futbol fanatizmini görüyoruz. İnsanlar artık maçla yatıp maçla kalkıyorlar. Gündelik sohbetler Türkiye’nin karşılaşmaları, galibiyetleri vs. eksenine oturmuş durumda. Bu durum o kadar uç noktalara varıyor ki, Türkiye’nin maç yaptığı saatlerde herkes televizyonlarının başına geçiyor ve bütün iş yerlerinde üretim duruyor.

Geçenlerde haberlere çarpıcı bir örnek yansımıştı. Bir fabrikada senelerdir yapılan hak gasplarına, resmi tatillerde dahi çalıştırılmalarına ses çıkarmayan işçiler, Türkiye’nin maç yaptığı saatlerde üretimi fiilen durduruyor ve maçı seyretmeye gidiyorlar. Bu olay toplumun ne denli fanatikleştirildiğini gözler önüne seriyor. Türkiye’nin kupayı alması tamamen “milli” bir mesele haline getirildi.

Tabii ki sistem de bu durumdan fazlasıyla yararlanıyor. Yıllardır toplumu uyutacak bir afyon olarak gördükleri futbol, şimdi insanları avuçlarının içinde tuttukları en büyük kozları haline gelmiş durumda. Toplum şu anda futbol afyonunun etkisiyle tamamen uyuşturulmuş durumda. Sistem bütün araçlarıyla (televizyonu, radyosu, yazılı basını vb.) insanları iyice uyuşturuyor ve istediğini de elde ediyor.

Futbol fanatizminin yanı sıra öne çıkarılan bir diğer konu da maçların “milli mesele” haline getirilmesi, bu yolla Türk şovenizmini arttırma çabalarıdır. Öyle bir noktaya gelindi ki insanlar bütün dertlerini, krizi, zamları, hatta açlıklarını bile unuttular. Kafalardaki tek şey Türkiye ve milli takımın galibiyeti. Bundan sistemin yararlanacağı pek çok şey var. Akşam haberlerinde pek bahsedilmeyen, değinilip geçilen, yalnız gece haberlerinde yer verilen konu: Zamlar. İnsanların sevinç gösterileri için sokaklara döküldükleri, kendilerinden geçtikleri saatlerde benzine zam yapılıyor. Televizyonlarda zamlarla ilgili yapılan röportajlarda çeşitli yanıtlar veriliyor. Kimisi bunun bir tesadüf olmadığını söylerken, kimisi de bu duruma alıştıklarını söylüyorlar. Ama söylenenlerin kesiştiği bir nokta var, “ulusal bir mesel” olduğunda ardından yapılan zamlar. İnsanlar artık bunu görebiliyorlar ama buna karşı henüz seslerini yükseltemiyorlar.

Bilinçli bir şekilde fanatikleştiriliyor insanlar, zorla kafalara yerleştirilen futbol fanatizmi ise artık bir yere kadar aptallaştırabiliyor insanları. Toplumun çeşitli kesimlerinden insanlar olup bitenlerin farkına varmaya başladılar. İnsanların seslerini yükseltmeyişleri ise geçici bir durum. Kriz bahanesiyle yapılan saldırılardan çıkış yolu arayışı içinde. Dünya kupası maçlarının tam da böylesi bir zamana denk gelmesi, toplumun bunalımdan çıkış noktası olarak maçları görmesine yolaçtı. Bu kadar stresin içinde öfkesini boşaltma ihtiyacı duyan toplum, sistemin de özel çabasıyla, bir hazine gibi sarıldı futbola. Hem de kadın-erkek, genç-yaşlı demeden, 7’den 70’e her kesimden insanı içine alarak.

Ama bu afyonun etkisi fazla uzun sürmeyeceğe benziyor. İnsanlar uyuşturucunun etkisinden sıyrılmaya başladıklarında kendi gerçeklikleriyle yüz yüze kalacaklar. Ve bu defa zamlarla birlikte daha ağır koşullara mahkum edilecekler. Tıpkı TC’nin 75. yıl kutlamalarında olduğu gibi, tıpkı A. Öcalan yakalandığı zaman estirilen şovenizm dalgasının sonunda karşılaştıkları gibi. Tek bir gündeme boğulan insanlar, o gündem etkisini yavaş yavaş yitirmeye başladığı anda sarsıntı yaşıyorlar. Şimdi de yine benzer şeyler yaşanacaktır kuşkusuz.

Buradan baktığımızda devrimcilerin sorumlulukları iki kat daha ağırlaşıyor. İnsanların kendiliğinden fanatikleşmediklerini, sistemin fanatikleştirdiğini, düşmanın silahlarının ne kadar çok ve çeşitli olduğunun bilincine varıp, büyük bir ciddiyetle görev ve sorumluluklarımıza sarılmalıyız.

B. A. Su