29Haziran'02
Sayı: 25 (65)


  Kızıl Bayrak'tan
  Sermayenin artan saldırıları ve devrimci görevler
  Sınıfa yeni saldırıda sendika ağalarının açık suç ortaklığı
  İşçi sınıfının tarihsel mücadele sorumluluğu
  Asgari ücrette sadaka artışı
  Banka operasyonlarının tüm faturası da emekçilere ödetiliyor
  Siyonist İsrail Filistin'i işgal planlarını hayata geçiriyor...
  Bush'un yeni "Filistin Planı" Filistin halkına teslimiyeti ve köleliği dayatıyor...
  MGK ve sonrası
  MHP usulü düzen siyaseti
  Eğitim-Sen Tüzük Kurultayı'na giderken...
  Öncü-devrimci kamu emekçilerine çağrı!
  AB sorunu üzerinden yaşanan çatışmanın anlamı ve sınırları
  İşbirlikçi düzen cephesinde iç dalaşma
   Katliamcı sermaye düzeninden hesabı işçi ve emekçiler soracak!
   "Sermayenin ve savaşın Avrupası"na karşı geniş çaplı kitle gösterileri
   Gençlik
   Esenyurt İşçi Bülteni'nin Haziran sayısından...
   Anadolu Yakası Öncü İşçi-Emekçi Platformu Girişimi Bülteni'ninden...
   Kavgamızda bir buzkıran, geleneğimizde bir kilometre taşı: Nazım Hikmet!
   Çiğli İşçi Kültür Sanat Evi coşkulu bir etkinlikle açıldı!
   Fransız işçilerinin görkemli Haziran ayaklanması...
   15-16 Haziran ve "çağdaş sendikacılık"
   Mücadele postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
MGK ve sonrası...

Sema Sultan

Aylık olağan MGK toplantılarından biri daha 30 Mayıs 2002 tarihinde yapıldı. Sonuçları ise kamuoyuna, olumlu bir toplantı olduğu, önemli kararlar alındığı biçiminde açıklandı. Oysa MGK toplantısı öncesi süreci, hatta toplantı öncesi bir haftayı belleklerinde yoklayanlar, ortalığın hiç de sütliman olmadığını hatırlayacaklardır. Başta TÜSİAD ile Bahçeli cephelerinden karşılıklı yapılan zıt açıklamalar, “AB uyum süreci kriterleri” ve idam cezası üzerinde odaklanmıştı. Türkiye gündemini takip edenler devletin zirvesinde kopan fırtınanın Ankara’nın iklimine ne getireceğini merakla beklediler.
Ve bilindiği gibi MGK, başbakan ve yardımcısının (D. Bahçeli) katılımı olmaksızın toplandı. Günlerdir başbakanın hastalığına, yorgun ve acılı yüz ifadesine takılı kalan, Bahçeli’nin Çin’den yaptığı açıklamalarla ısınan gündem, toplantı sonrası değişti. Devletin tepesinde kriz olmadığı, devlet politikalarının kararlılıkla uygulanacağı tablosu çizildi. AB sürecini destekleyenler kararları son derece olumlu ve tarihi buldular. Bu görüşü, AB’nin genişlemesinden sorumlu yetkilisi Günther Verheugen ile AB sözcüsü Jean C. Fileri de, “alınan kararların uygulanmasına tam destek verileceğini” söyleyerek desteklediler. A. Öcalan’a verilen idam cezasının Başbakanlık’ta bekletilmesinin altına imza attığını unutan koalisyon hükümetinin ikinci büyük ortağı MHP ise ordunun önerileri doğrultusunda fiir belirtmeye başladı.
Türkiye’de siyasetin en etkin ve belirleyici organının MGK olduğunu, aldığı “tasfiye kararlarının” ise uygulama planı niteliği taşıdığını herkes bilir. Bu toplantının da Türkiye’nin “önemli” kararlarının arifesinde olduğu bir dönemeçte yapıldığını düşünürsek, alınan kararların devlet politikası olduğunu belirtmek gerekir.
Kürdistan ulusal kurtuluş mücadelesi belli bir tasfiye sürecine alınsa da TC’nin önemli gündemi olmaya devam ediyor. Önümüzdeki dönemde de devlet kontrolündeki kırıntı hakları ile eritme stratejisi uygulanacak. Bu durumu MGK bildirisinden de izlemek mümkün. MGK bildirisi gündemi: “1- Ülke genelindeki güvenlik ve asayiş (OHAL), 2- Dış politik gelişmeler bağlamında bölgede meydana gelen gelişmeler, AB genişleme süreci, 3- Kıbrıs” olarak üç başlık altında belirtse de, asıl gündemi Kürdistan sorunu etrafında düğümlenmiş konuların oluşturduğuna ifade etmeliyiz.
Alınan kararlara daha yakından bakmakta yarar var. MGK bildirisinde:
“Ülke genelindeki güvenlik ve asayiş durumu ile bunu etkileyen iç ve dış gelişmeler gözden geçirilmiş, bu kapsamda Diyarbakır, Hakkari, Şırnak ve Tunceli illerinde devam etmekte olan OHAL uygulamasının 30 Temmuz 2002 tarihinden geçerli olmak üzere Hakkari ve Tunceli illerinde sona erdirilmesi ve bu illerin mücavir iller kapsamına alınması, Diyarbakır ve Şırnak’ta ise Bakanlar Kurulu’nca OHAL uygulamaları sonrası alınacak tedbirlere hazırlık süresi verilmesi için son defa olmak üzere 4 ay daha uzatılması uygun bulunarak tavsiye kararının Bakanlar Kuruluna bildirilmesi kararlaştırılmıştır.”
AB ile ilişkiler ve taahhütler konusunda ise:
“Bu bağlamda uluslararası konjonktürde meydana gelen gelişmeler de değerlendirilerek Ulusal Program’da öngörülen diğer yükümlülüklerimize ilişkin çalışmaların hızlandırılmasının uygun olacağı sonucuna varılmıştır.”
OHAL’in kademeli olarak kaldırılmasıyla birlikte uzun bir zamandır kilitlenen idam sorunu ile “anadilde yayın ve öğretim” konularında artık gerekli olan adımların atılması gereğine işaret edilmiş ve Avrupa’ya verilen taahhütlerin zorlanılsa da yerine getirileceği mesajı verilmiştir.
Kuşkusuz bu kararlar AB üyeliğini sınıf çıkarları için stratejik önemde gören TÜSİAD vb. egemen çevrelerde, yine AB ile demokratikleşmeyi bütünlüklü görenler ile Kürdistan sorununda AB’nin Kürtlerin hakları doğrultusunda ağırlığını koyacağı beklentisi içinde olanlarda bir sevinç yaratmıştır. Oysa halkımızın alınan kararların niteliğine daha geniş bir pencereden bakması, geleceğimiz açısından çok önemlidir. Bizi ilgilendiren boyut ise bu kararların nasıl bir stratejik zemine oturduğu, amaçları, emperyalistlerin planları içindeki yeri, Kürt halkı ve emekçiler açısından taşıdığı anlamdır.
Bunun için biraz gerilere, 15 Şubat 1999’da Öcalan’ın TC’ye teslim ediliş biçimi ve şartlarına bakmakta yarar var. Öcalan’ın TC’ye sağ teslim edilişindeki temel amaç, teslim alınması ve onun eliyle partinin, bütün değerlerin tasfiye edilmesiydi. Ölü bir Öcalan işlerine gelmezdi, tersine planlarının boşa çıkması anlamına gelirdi. Bunda tam sonuç aldıkları da bir olgudur. Yine Öcalan’ın ABD tarafından Türkiye’ye idam edilmemek üzere verildiği, başından itibaren bilinen bir gerçektir. Bu durumu Tuncay Özkan “Operasyon” adlı kitabında, “Biz Apo’yu adil biçimde yargılamak ve öldürmemek üzere teslim aldık. CIA ile anlaşma böyleydi” şeklinde belirtmektedir. Her şeyden önce Öcalan’ın idamının ABD tarafından istenmediğini, bu konunun AB’ye giriş süreciyle sınırlı olmadığını ifad etmek durumundayız. ABD Öcalan’ın idam edilmesinin Kürdistan sorununu yeniden tetikleyeceği, tasfiye sürecinin dinamitleneceği, ABD’nin Ortadoğu, Kürdistan ve Irak planlarını zora sokacağı düşüncesiyle politik bir tutum olmadığını düşünüp karşı çıkıyor. ABD’nin Ortadoğu planı kapsamında ele alınan bu konu Genelkurmay ve CIA anlaşmasına da dayanmaktadır.
Hal böyle olunca MHP’nin Çin’den efelenmesinin fazla bir anlamı olmadığı açıktır. (Bundan hiçbir anlamı olmadığı sonucu çıkarılmamalıdır. Elbette vardır. Bahçeli şartlarını KADEK ve Avrupa’ya dönük ortaya koymuştur. Bunda teslimiyet sürecini hızlandırma, İmralı Partisi’ne bütün diz çöküşlerine rağmen yaşam hakkı vermeme tutumu belirleyici olmuştur. Bu çizgi yalnızca MHP’ye ait değildir. Varlığını ırkçı, şoven ve intikamcı politikalarda bulan bir partinin bu çıkışının siyasi nedenlerini de unutmamak gerekir.) Sonuçta idam cezası konusunda bir formül taslağı ortaya atılmıştır. Askerlerin getirdiği öneriye göre Nazi savaş suçlusu Hess’e uygulandığı biçimiyle Anayasa’ya “affedilmez” hükmü konulması şartıyla ağırlaştırılmış ömür boyu hapis cezası üzerinde durulmaktadır.
Yine askerler Kürtçe yayın ve öğretim konularındaki yaklaşımlarını da duyurdu. TRT-GAP kanalında anadilde yayın ve ders saatleri dışında kurs sistemi düşünüldüğü basına da açıklandı. Emin Çölaşan aracılığıyla duyurulan görüşlere göre, anadilde yayının sadece haber olarak günün belli saatlerinde TRT-GAP kanalında yayınlanabileceği belirtildi. Anadilde yayının diğer dillerde de (Arapça, Boşnakça, Gürcüce) Kürtçe’yle eşzamanlı olarak verilebileceği, yayınlarda müzik vs. çeşitli programların yapılmasının söz konusu olmadığı, denetimin zor olacağı gerekçesiyle özel TV kanallarında yayına izin verilmemesi gerektiği belirtiliyor. Ayrıca, anadilde eğitimin de öğretim bağlamında yapılabileceği belirtilen öneride, devletin ilk öğretim okullarında ilk &uum;ç yıl hariç, ders saatleri sonrasında özel kurslar açılabileceği anlatılarak, “öğrenci ilk üç yıl Türkçe öğrenmekle yükümlüdür. Kurs için yeterli sayıda öğrencinin başvurması gerekir. Özel dershaneler vb yerlerde Kürtçe öğretilmesi söz konusu olamaz. Çünkü buraları denetlemek söz konusu değildir”, denilmiştir.
Görüldüğü gibi, resmi ideoloji çerçevesinde, son derece sıkı denetim altında devletin çizdiği sınırlar içinde bir yayın ve öğretim düşünülmektedir. Bunun da bir aldatmacadan, göz boyamadan ileri gitmeyeceği son derece açıktır. Ki ulusal varlığı ve değerlerinin reddi üstü örtülü biçimde devam etmekte, Türk milliyetçiliğini tehdit ettiği ölçüde de baskı altında tutulacağı açıkça ifade edilmektedir.
OHAL hakkında alınan kademeli kaldırma kararının ise bütün bu tartıştığımız noktalar ışığında ele alındığında pratik bir değer taşımayacağı son derece açık. Gerilla güçlerinin sınırların dışına çekilmesi kararından bu yana üç yıl geçmesine rağmen OHAL kapsamındaki illerde baskıcı uygulamalarda değişen pek bir şey olmamıştır. Kaldı ki 15 yıllık savaş sonucu ordunun, polis ve diğer özel savaş güçlerinin Kürdistan’da önemli bir örgütlenme ağı oluşturdukları, kirli işlerini adeta olağan hale getirdikleri bilinmektedir.
MGK kararlarının gerçek niteliği göz önünde bulundurulduğunda, bunları ileri adımlar olarak değerlendirmek doğru olmadığı gibi, tasfiye planı doğrultusunda ilerlendiğini göstermektedir. Kürdistan halkının büyük emek ve bedellerle yarattığı mücadelenin karşılığı sıradan kırıntılar, aldatmacalar olamaz. Bir kez daha belirtmeliyiz ki, devlet ile bütünleşen KADEK, İmralı çizgisi halkımıza onursuz bir karanlıktan başka hiç bir şey getirmeyecektir. Bu gerçeğin ışığında halkımızı, TC ve AB’den gelecek umanlara karşı tavır almaya çağırıyoruz.