29 Haziran'02
Sayı: 25 (65)


  Kızıl Bayrak'tan
  Sermayenin artan saldırıları ve devrimci görevler
  Sınıfa yeni saldırıda sendika ağalarının açık suç ortaklığı
  İşçi sınıfının tarihsel mücadele sorumluluğu
  Asgari ücrette sadaka artışı
  Banka operasyonlarının tüm faturası da emekçilere ödetiliyor
  Siyonist İsrail Filistin'i işgal planlarını hayata geçiriyor...
  Bush'un yeni "Filistin Planı" Filistin halkına teslimiyeti ve köleliği dayatıyor...
  MGK ve sonrası
  MHP usulü düzen siyaseti
  Eğitim-Sen Tüzük Kurultayı'na giderken...
  Öncü-devrimci kamu emekçilerine çağrı!
  AB sorunu üzerinden yaşanan çatışmanın anlamı ve sınırları
  İşbirlikçi düzen cephesinde iç dalaşma
   Katliamcı sermaye düzeninden hesabı işçi ve emekçiler soracak!
   "Sermayenin ve savaşın Avrupası"na karşı geniş çaplı kitle gösterileri
   Gençlik
   Esenyurt İşçi Bülteni'nin Haziran sayısından...
   Anadolu Yakası Öncü İşçi-Emekçi Platformu Girişimi Bülteni'ninden...
   Kavgamızda bir buzkıran, geleneğimizde bir kilometre taşı: Nazım Hikmet!
   Çiğli İşçi Kültür Sanat Evi coşkulu bir etkinlikle açıldı!
   Fransız işçilerinin görkemli Haziran ayaklanması...
   15-16 Haziran ve "çağdaş sendikacılık"
   Mücadele postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
AB sorunu üzerinden yaşanan çatışmanın
anlamı ve sınırları

İşbirlikçi düzen cephesinde AB sorunu gruplaşması

İşbirlikçi düzen cephesi AB sorunu üzerinden haftalardır zaman zaman şiddetlenerek süren bir tartışma yürütüyor. Büyümekte olan siyasal krizin bir yansıması olan ve giderek kendi de bir siyasal kriz etkenine dönüşen bu tartışma, gerek karşılıklı gruplaşan güçlerin bileşimi, gerekse kullanılan argümanlar yönünden, geçen Ağustos ayında patlak veren (ve çok geçmeden bıçak gibi kesilen) “ulusal güvenlik” tartışmasını andırıyor. Bu benzerliği tartışmanın soldan uzantıları da hemen hemen aynı bileşimle ve o günkü argümanlarıyla tamamlıyorlar.

Gerçek anlamı taraflarca neredeyse mutabakat halinde gizlenen ve sınırları alabildiğine abartılan bu gruplaşmanın anlamına ilişkin olarak burada gereksiz yinelemelerden kaçınmak için, geçen Ağustos ayında, sözünü ettiğimiz “ulusal güvenlik” tartışması vesilesiyle SY Kızıl Bayrak’ta yayınlanan ve biribirini tamamlayan üç başyazının ilkini oluşturan bir değerlendirmeyi ekte yeniden sunuyoruz (Konuyla ilgili okurlarımıza, 2001 Ağustosu’nda peşpeşe yayınlanan bu üç başyazıyı birarada yeniden incelemelerini öneriyoruz). Burada üzerinde duracağımız noktalar ise bunu tamamlayıcı nitelikte ve sınırlarda olacak daha çok.

Başını TÜSİAD ve ANAP’ın çektiği (DSP, CHP, AKP ve SP’nin desteklediği) AB yanlıları, AB’ye katılımın Türkiye için çağdaşlaşma, refah ve demokrasi anlamına geleceğini söylüyorlar. AB’ye katılımın gerekleri konusunda adımlar atılmazsa “trenin kaçırılacağı”, böylece tarihsel bir fırsatın heba edileceği, sonuçta Türkiye’nin “yoksul bir üçüncü dünya ülkesi” konumunda kalmaya mahkum olacağını ileri sürüyorlar.

Başını ordu ve MHP’nin çektiği (şoven, baskıcı/militarist ve saldırgan temalar konusunda, gerçekte kendi de AB yanlısı olan DYP’nin de desteğini alan) AB karşıtı cephe ise, AB’ye katılımdan yana olduğu üzerine döne döne güvenceler vermekle birlikte, bu katılımın siyasal gerekleri alanında yapılması istenen bazı rötuşların “Türkiye’nin güvenliği”ni tehlikeye düşüreceğine, hatta hatta bunun “son Türk devleti”nin sonunu getirebileceğine dair argümanlar (buna korku senaryoları da denebilir) kullanarak, milliyetçilik şampiyonluğuna soyunuyorlar.

Tayin edici sorunlarda tam mutabakat,
AB sorununda ayrılık

AB sorunu ya da (bu aynı sorunla bağlantılı olarak) baskı ve terör rejiminde küçük çaplı ve daha çok da gözboyayıcı nitelikte bazı düzenlemeler yapılıp yapılmayacağı anlamına gelen “ulusal güvenlik” siyasetinin esnetilmesi sorunu üzerine süren tartışmalar, işbirlikçi düzen cephesinin kendi iç tartışmalarıdır. Doğal olarak bu tartışmanın tarafları arasında düzenin iktisadi ve sosyal temelleri ile bu temeller üzerindeki siyasal-ideolojik yapılanmanın esasına ilişkin herhangi bir görüş ayrılığı söz konusu değildir. Taraflar arasında; emperyalizme bağımlılık, ABD emperyalizmiyle çok yönlü kölece ilişkiler, NATO üyeliği ve dolayısıyla emperyalizmin başta Ortadoğu olmak üzere bölgeye yönelik vurucu gücü olmak, ABD ve İsrail’le bölgesel düzeyde saldırgan bir siyasal-askeri mihver olşturmak, İMF-Dünya Bankası reçetelerini harfiyen uygulamak vb. türünden en temel konularda herhangi bir görüş ayrılığı söz konusu değildir.

Her iki taraf da herşeyden önce Amerikancı, NATO’cu ve İMF’cidir. Bu onların ortak paydasıdır ve bu ortak payda bize Türkiye’nin bugünkü düzenini vermektedir. Bunun ötesindeki herşey esasa ilişkin olmayan bir ayrıntıdan ibarettir. Tartışmanın siyasal partiler düzlemindeki tarafları olan MHP ve ANAP’ın iki yılı aşkın süredir görünürdeki tüm didişmelere rağmen gerçekte tam bir uyum içinde ABD ve İMF politikalarını eksiksiz olarak hayata geçirmeleri bile bunu göstermeye yeter. Bu görülmemiş uyuma ordu da MGK üzerinden katılmış ve kendi cephesinden tamamlamıştır. Düzenin egemen sınıfının dolaysız eğilim ve istemlerini yansıtan TÜSİAD’ın ise sözünü bile etmek gereksizdir. Zira yapılan herşey zaten onun sözcülüğünü yaptığı işbirlikçi tekelci burjuvazinin istemleri, çıkarları ve tercihleri doğrutusunda yapılıyor.

En tayin edici konularda aralarında görüş ayrılığı olmak bir yana tam bir “ulusal mutabakat” olanlar, AB politikası söz konusu olduğunda bazı sorunlar ve buna dayalı görüş ayrılıkları yaşıyorlar. Bu sınırlı görüş ayrılıklarını abartıp başlı başına bir program haline getiriyorlar ve bunun etrafında sahte kutuplaşmalar oluşturuyorlar. Böylece kendilerine sahte misyonlar atfediyorlar, bununla da halk kitlelerini aldatmak, onları kendi dar grupsal/kesimsel çıkarlarına alet etmek yoluna gidiyorlar.

Kendilerinin de sık sık açıkça vurguladıkları gibi, gerçekte temel bir politika olarak AB’ye katılım konusunda aralarında ilke planında bir görüş ayrılığı yoktur. Bütün sorun, AB emperyalizmi tarafından uzatmalı bir oyuna çevrilen AB’ye katılım sürecinin biçimsel siyasal gerekleri üzerinden çıkmaktadır. Bugüne dek TÜSİAD’da simgelenen tekelci sermayenin çıkarlarına hizmette kusur etmeyen; her türlü “iç tehlike”ye karşı bu düzene bekçilik eden; bu uğurda halk hareketlerini Amerika’nın da yönlendirmesiyle kanlı faşist darbelerle bastıran; yeni halk hareketlerinin oluşmasına karşı binbir önlem alan ve bunun bir parçası olarak devrimci hareketi en kuralsız ve acımasız yöntemlerle ezmeye çalışan; tüm bunlar sayesinde bugün devlet düzeninin ve politik yaşamın biricik gerçek hakimi olan ordu, bu süre¸ içerisinde ve bu sayede elde ettiği benzersiz konumdan ve ayrıcalıklardan birazcık olsun feragat etmeye yanaşmıyor. Oysa AB’ye katılım süreci bunu gerektiriyor. İşte binbir demagoji ve aldatmacaya konu edilen sorun da buradan çıkıyor.

Ülkeyi ABD’nin çiftliği, saldırı ve savaş üssü
haline getirenlerin sahte “ulusalcı”lığı

Ordu düzen siyaseti alanındaki benzersiz konumunu ve buna dayalı ayrıcalıklarını korumak için “milli çıkarlar, “milli güvenlik” vb. argümanların arkasına saklanıyor. Amerikancı generaller bu argümanları arsızca kullanarak halk kitlelerinin karşısına ulusal bağımsızlık alanındaki hassasiyetin şampiyonları olarak çıkabiliyorlar.

Türkiye’yi ABD emperyalizminin çiftliği, saldırı ve savaş üssü haline getirenler; ABD emperyalizmin çıkar ve ihtiyaçları gerektirdi diye Bosna’dan Afganistan’a kadar gereken her yere ABD hizmetinde asker gönderenler; İMF-DB reçeteleri engelsizce ve eksiksizce uygulansın diye, işçi sınıfını ve emekçileri baskı ve denetim altında tutan her türlü yasal ve kurumsal düzenlemeyi bizzat yapanlar; aynı çerçevede ilerici-devrimci akımlara karşı kirli ve kanlı bir ezip yoketme stratejisi izleyenler; bütün bu alanlarda emperyalizmin çıkarları doğrultusunda gerçek ulusal çıkarları ayaklar altına alanlar, Kürt halkına kırıntı düzeyinde bazı haklar tanınması ya da baskı ve terör rejiminin biçimsel bazı rötuşlar ve düzenlemelerle birazcık esnetilmesi söz konusu olduğunda, tam bir arsızlıkla “milli çıkarlar” demagojiinin arkasına saklanmaya yeltenebiliyorlar.

ABD’nin ölçüsüz ve sonu gelmez dayatmalarına kuyruğu kısık boyun eğenler, AB söz konusu olunca sırtını ABD’ye dayamış olmanın da rahatlığı ile esip gürlüyorlar. Onlar ABD ve NATO ile kölece ilişkileri bekçisi oldukları düzenin geleceği için yeterli bir güvence olarak görüyorlar ve AB ile bütünleşme adına bugün sahip oldukları konum ve ayrıcalıkları yitirmek istemiyorlar. Bu konum ve ayrıcalıklara dokunmamak kaydıyla AB’ye girmekten yana olduklarını her vesile ile tekrarlamaları, onlar için gerçek sorunun ne olduğunu da yeterli açıklıkta ortaya koyuyor. Nasıl ki düzenin sınıfsal efendisi olarak tekelci sermaye, onun sözcüsü konumundaki TÜSİAD iktisadi çıkarlar üzerine öncelikli bir hassasiyet gösteriyorsa, düzenin bekçisi olarak ordu da, siyasal sorunlar üzerinden öncelikli bir hassaiyet gösteriyor. Buradaki hassasiyet baskı ve terör rejiminin tüm kurumsal ve yasal altyapısıyla “ulusal güvenlik” adına ayakta tutulmasıdır.

Demokrasiyi boğup sefaleti kurumlaştıranların
sahte “demokrasi ve refah” havariliği

Anlaşılır nedenlerle iktisadi çıkarlarını önplanda tutan ve Avrupa Birliği’ne eklemlenmeyi orta ve uzun vadede bunun en güvenceli yolu olarak gören işbirlikçi tekelci burjuvazi ise halk kitlelerine AB’yi büyük bir “uygarlık projesi” olarak sunmakta, AB ile birlikte ülkeye demokrasi ve refahın geleceği yalanını pompalamaktadır. Sanki bu ülkede halk yığınlarının demokratik istem ve özlemleri, onyıllardan beridir, tam da egemen sınıf olarak kendi sefil çıkarları gerektirdiği için ve bizzat kendi dolaysız sınıf inisiyatifi sayesinde boğulmamış gibi. Sanki onyıllardan beridir ve bugün artan ölçüde, halk yığınlarının yoksulluk, işsizlik ve sosyal haklardan yoksunluk içinde perişan olmasının, hala da İMF-DB reçetelerine dayalı sosyal yıkım programlarıyla yeni yoksunluklara ve acılara sürüklenmesinin biricik gerçek nedeni kendi sefil sınf çıkarları, buna dayalı kendi sınıf tercihler değilmiş gibi. Biricik müsebbibi olduğu, bizzat yarattığı temel iktisadi, sosyal ve siyasal sorunlar için emekçi halk yığınlarına AB şahsında sözde sihirli çözümler sunmak, TÜSİAD sözcülüğündeki işbirlikçi tekelci burjuvazinin arsızca bir sahtekarlığından başka bir şey değildir.

AB’nin tüm hararetli savunucuları aynı zamanda uzun yıllardır uygulanmakta olan İMF-DB reçetelerinin de en hararetli savunucuları durumundalar. Emekçi halk yığınlarını günden güne daha ağır bir yoksulluğa, işsizliğe, açlığa ve perişanlığa mahkum eden ve ülkeyi talana açan bu sosyal yıkım programlarının hararetli savunucuları olmak, bu aynı çevrelerin AB tartışmaları üzerinden ülkenin ve halkın “refah”ı üzerine ettikleri sözlerin dayanaksızlığı ve ikiyüzlülüğü kendiliğinden açığa çıkarmaktadır. Ölçüsüz ve pervasız sosyal yıkım programları ancak halk kitlelerinin dizginlenebilmesi, yani sistematik baskı ve terör koşullarında uygulanabileceği ve uygulanmakta olduğu için de, bu çevrelerin “demokrasi” üzerine ettikleri tüm sözler de gerçe bir ikiyüzlülük örneğidir. Yine bu çevreler tam bir koro halinde Türkiye’nin ABD emperyalizminin hizmetinde olacağı Irak’a karşı bir savaştan yanadırlar. Bu onların aynı zamanda militarizm, saldırganlık ve savaş yanlısı olduklarının tartışmasız bir kanıtıdır.

Onların sorunu ne demokrasi, ne de halkın refahıdır. Onlar için tüm sorun emperyalist Avrupa ile daha sıkı bir entegrasyon temelinde işbirlikçi sermaye düzeninin güvenceye alınmasıdır. Emperyalist Avrupa’nın bunu ne kadar istediği ve bu güvenceyi ne kadar sağlayacağından bağımsız olarak bu böyledir.

AB-TÜSİAD’ın dümen suyunda liberal sol

İlk grubun, TÜSAD ve ANAP’ın başını çektiği cephenin soldaki uzantıları ÖDP, liberal sol aydınların bir kesimi ile teslimiyetçi-reformist Kürt solunun tamamından oluşuyor. Bunlar AB’yi TÜSİAD-ANAP çizgisine benzer argümanlarla savunuyorlar. ÖDP ve liberal sol aydınlar, bunu “emeğin Avrupa’sı”, “sosyal bir Avrupa” türünden cazip söylemlerle ile süslüyor, böylece güya emekçilerden yana bir çerçeveye oturtuyorlar. Artık neredeyse tamamen teslimiyetçi ya da reformist çizgideki partiler tarafından temsil edilen Kürt solu ise Avrupa’ya katılımın Türkiye’nin demokratikleşmesi ve bu çerçevede Kürt sorununun barışçıl demokratik çözümünün güvencesi olacağını ileri sürüyor. Reformist ve liberal Kürt çevreleri daha da ileri giderek, AB’nin bir #147;uygarlık projesi” olduğunu, Türkiye halklarına demokrasinin yanı sıra refahı getireceğini söylüyorlar. Böylece kelimesi kelimesine TÜSİAD cephesinin yalanlarını tekrarlamış oluyorlar. (Bunu yapanlar arasında hala da kendini ciddi ciddi sosyalist olarak görebilen Kürt partileri bile var).

Bu grubu oluşturanlar, özellikle de Kürt liberalleri, tüm umutlarını bağladıkları “Kopenhag Kriterleri”nin borazanlığını yapıp duruyorlar. Ama dört ana gruptan oluşan bu kriterlerin bütünlüğü içinde ne anlama geldiği konusunda manidar bir biçimde susuyorlar. Aynı “Kopenhag Kriterleri”nin bir de iktisadi ve mali gerekleri var. İMF-DB reçetlerinden oluşan sosyal yıkım programları çerçevesinde bu kriterlerin gerekleri harfiyen yerine getiriliyor. Bunlar üzerine düzen cephesinde herhangi bir tartışma yok, zira bu konuda herhangi bir görüş ayrılığı yok. Tüm umudunu AB emperyalizmine bağlayan ve TÜSİAD cephesinin yalanlarını sol argümanlarla tekrarlayanlar bu sorun üzerine tek kelime etmiyorlar.

ÖDP ve sol liberal aydınların “emeğin Avrupa’sı”, “sosyal bir Avrupa” türünden süslemeleri bu rahatsız edici olguya dolaylı bir yanıt oluşturuyor. Kürt partilerinin gözü ise çözümü kırıntılar dilenme düzeyine indirgenmiş Kürt sorunundan başka bir şeyi zaten görmüyor. Kaldı ki KADEK-HADEP çizgisi uzun zamandır TÜSİAD’ı kendisi için en önemli ve sonuç alıcı müttefik olarak görüyor. Dolayısıyla aynı zamanda TÜSİAD’ın ekonomik programı demek olan İMF-DB reçetelerine ses çıkarmıyor. HAKPAR’ın ise tipik bir Kürt burjuva partisi olarak bu konuda söyleyecek sözü zaten olamazdı, nitekim somut olarak da yok.

Ordu yalakası devlet solu

İkinci grubun, başını ordu ve MHP’nin çektiği cephenin soldaki uzantıları ise, burjuva milliyetçi çizgideki İP, Kürt halkının eşitlik ve özgürlük istemi karşısında aşırı gerici-şoven bir çizgiye kaymış eski solcu aydınların bir kesimi ile onların da bir parçası olduğu gerici kemalistlerden oluşuyor. Bunlar giderek MHP ile benzeşen şoven milliyetçi tutumlarını arsızca Türkiye’nin bağımsızlığı argümanının arkasına saklamaya çalışıyorlar. Sözde anti-emperyalist kaygılar taşıyorlar, fakat gerçek hayatta Türkiye’nin en Amerikancı güç odaklarının dümen suyunda hareket ediyorlar. 28 Şubat’ta ordu şakşakçısı bu kesim laiklik ve cumhuriyet savunuculuğu adına emekçilerin demokratik istemleriyle Kürt halkının özgürlük istemi karşısında gerici, baskıcı, militarist ve şoven güç odakları ile birlikte saf tutuyorlr. AB’ye karşı esip savuran bu kesimin büyük bir bölümü, tıpkı uzantısı olduğu güçler gibi NATO’ya tek kelime söylemiyorlar, Türkiye’yi bir sömürge gibi yöneten Amerikan emperyalizmine ise zaman zaman ve ancak dil ucuyla bir şeyler söyleyebiliyorlar.

Bu tutumun öne çıkan temsilcilerinden Perinçekçi İP, ordu ve devleti, onun dayandığı düzeni savunma çizgisini “Cumhuriyet devrimi” ya da “kemalist devrim rotasına” giriş olarak estetize ediyor. Bu cilalı “devrim” lafları, AB-TÜSİAD solunun “emeğin Avrupa’sı” ya da “sosyal Avrupa” laflarıyla aynı aldatıcı işlevi yerine getiriyor. Bu çevre AB-TÜSİAD solunun emperyalist küreselleşmenin dümen suyuna girişine karşılık gerici burjuva milliyetçi bir çizginin savunuculuğunu yapıyor. Emperyalist küreselleşmeye karşı çıkmak adına mevcut düzeni tüm temelleri ve kurumlarıyla savunma yoluna gidiyor.

AB-TÜSİAD solu sözde demokrasi adına anti-emperyalist tutum ve duyarlılığı tümüyle bir yana bırakırken, ordu yalakası devlet solu cumhuriyet ya da bağımsızlık adına demokratik tutum ve duyarlılığı tümüyle bir yana bırakıyor. Bu kendini demokratik istemlere kayıtsızlık, Kürt halkının özgürlük ve eşitlik istemlerine karşı gerici-şoven bir tutum, zindan katliamlarına ve F tipi hücrelere destek, bütün bunların bir gereği olarak da tüm bürokratik-militarist yapısıyla devlet savunuculuğu olarak gösteriyor. Demokrasi sorunundaki bu gerici konum ve tutum, devlete ve resmi devlet politikalarına bu kölece bağlılık, dış politika sorunlarında da gerici-şoven sonuçlar üretiyor. Yunanistan’la ilişkilerde, Kıbrıs ve Güney Kürdistan sorunlarında kraldan fazla kralcı tutumun gerisinde bu var. Perinçekci İP bu konularda ancak MHP ile kıyaslanabilen gerici, şoven ve salırgan politikaların borazanlığını yapıyor.

Kaynağından bugüne gerici emperyalist
bir oluşum olarak AB

AB, liberal solun iddia ettiği gibi bir “uygarlık projesi” değil, fakat tepeden tırnağa gerici emperyalist bir oluşumdur. Öylesine ki, bunu gerek bugünkü AB’yi doğuran ilk adımlar, gerek bu ilk adımların birkaç on yıl içindeki evrimi, gerekse AB’nin bugünkü yapısı ve temel politikaları üzerinden bütün açıklığı ile görmek ve göstermek mümkün. Bugünkü AB’yi doğuran süreç ‘50’li yıllarda Almanya ve Fransa’nın başını çektikleri beş Avrupa ülkesinin çelik ve kömür tekellerinin çıkar birliğine dayalı işbirliği temelinde oluştu. Zaman içerisinde evrilen bu oluşum genişleyerek birkaç on yıl boyunca Avrupa Ekonomik Topluluğu biçimini aldı. Avrupalı tekellerin kendi güç ve olanaklarını birleştirmenin ve çıkarlarını bu temel üzerinde barıçıl biçimler içinde uyumlulaştırmanın bir aracı olan bu iktisadi birlik siyasal ve askeri alanlara da genişleyerek bugünkü Avrupa Birliği’ni ortaya çıkardı.

Böyle bir sürecin ürünü olarak doğan tekellerin Avrupa’sı için “uygarlık projesi” argümanı yalnızca bir ideolojik manipülasyon aracıdır. Bununla AB’nin gerici emperyalist özü gizlenmeye, yüzü maskelenmeye çalışılmaktadır. Emperyalist Avrupa, “demokrasi ve refah”ı geliştiren bir “uygarlık projesi” olmak bir yana, oluşumu ilerlediği ölçüde demokrasinin yerine polis devleti uygulamalarını, refahın yerine ise tekellerin sınırsız sömürüsünü geçiren bir çizgide ilerliyor. AB’nin oluşum süreci özgürlükleri kısmanın, demokratik ve sosyal hakları gaspetmenin, sömürüyü yoğunlaştırmanın bir aracı olarak işliyor.

Bağımsız sosyalist Türkiye!

Bu gerici emperyalist niteliği ve hedefleriyle AB, Türkiye karşısında bir uygarlık alternatifi olarak değil fakat tümüyle bir emperyalist güç odağı olarak durmaktadır. AB’den Türkiye’nin payına düşecek olan demokrasi ve refah değil, fakat yalnızca emperyalist kölelik ve sömürü ilişkileridir. Gümrük Birliği buna hizmet ettiği için kolayca gerçekleşmiştir. Oysa AB’ye tam üyelik buna aykırı olduğu için binbir bahaneyle sürünmektedir ve bu sürünmenin sonu gelmeyecektir.

Türkiye AB karşısında, onyıllardır yapısal nitelikte çok yönlü bir bunalımın pençesinde kıvranan, ağır iktisadi, sosyal ve siyasal sorunlarla boğuşan ve bunalan sorunlu bir ülke durumundadır. Dahası Türkiye, AB’nin hakim emperyalist devletleri tarafından haklı olarak ABD’nin AB bünyesine sokmaya çalıştığı bir “Truva atı” olarak algılanmaktadır. AB’nin Türkiye’yi bünyesine almamaktaki kararlılığının gerisinde aynı zamanda bu vardır. Böyle bir ülke AB için bünyeye alınması gereken değil, fakat böyle umutlarla oyalanarak bu sayede hükmedilmesi ve mümkün mertebe kendi çıkarları doğrultusunda kullanılması gereken bir ülke durumundadır.

Liberal sol liberal hayaller yaratarak ve TÜSİAD’ın dümen suyunda harekete ederek AB’yi Türkiye’ye sahte bir alternatif olarak sunmaktadır. Tersinden burjuva milliyetçi devlet solu ise, emperyalist Avrupa’nın reddini kurulu düzenin bugünkü temelleri ve kurumlarıyla savunma çizgisi temeline oturtmaktadır. Bu tutum doğası gereği mevcut statükonun, yani ABD’ye bağımlı, NATO güdümünde ve siyonist İsrail’in bölgesel müttefiki bir Türkiye’nin savunulmasına varmaktadır.

Bunlar karşısındaki gerçek alternatif, “bağımsız sosyalist Türkiye”dir. Bu, işçi sınıfının bağımsız devrimci konumuna uygun düşen biricik stratejik alternatiftir. İşbirlikçi tekelci burjuvazinin sınıf egemenliğinin yıkılması, ancak bu egemenlikle olanaklı olabilen emperyalist köleliğin sona erdirilmesi anlamına gelen bu devrimci çözüm; işçi sınıfına ve emekçilere gerçek özgürlüğü, bağımsızlığı ve refahı sağlamakla kalmayacak, aynı yoldan yürümeyi başarabilen öteki ülkelerle sosyalizmin ve proletarya enternasyonalizminin ilkeleri ve hedefleri doğrultusunda gerçekleştirilecek büyük birliklerin de başlangıç adımını oluşturacaktır.