29 Haziran'02
Sayı: 25 (65)


  Kızıl Bayrak'tan
  Sermayenin artan saldırıları ve devrimci görevler
  Sınıfa yeni saldırıda sendika ağalarının açık suç ortaklığı
  İşçi sınıfının tarihsel mücadele sorumluluğu
  Asgari ücrette sadaka artışı
  Banka operasyonlarının tüm faturası da emekçilere ödetiliyor
  Siyonist İsrail Filistin'i işgal planlarını hayata geçiriyor...
  Bush'un yeni "Filistin Planı" Filistin halkına teslimiyeti ve köleliği dayatıyor...
  MGK ve sonrası
  MHP usulü düzen siyaseti
  Eğitim-Sen Tüzük Kurultayı'na giderken...
  Öncü-devrimci kamu emekçilerine çağrı!
  AB sorunu üzerinden yaşanan çatışmanın anlamı ve sınırları
  İşbirlikçi düzen cephesinde iç dalaşma
   Katliamcı sermaye düzeninden hesabı işçi ve emekçiler soracak!
   "Sermayenin ve savaşın Avrupası"na karşı geniş çaplı kitle gösterileri
   Gençlik
   Esenyurt İşçi Bülteni'nin Haziran sayısından...
   Anadolu Yakası Öncü İşçi-Emekçi Platformu Girişimi Bülteni'ninden...
   Kavgamızda bir buzkıran, geleneğimizde bir kilometre taşı: Nazım Hikmet!
   Çiğli İşçi Kültür Sanat Evi coşkulu bir etkinlikle açıldı!
   Fransız işçilerinin görkemli Haziran ayaklanması...
   15-16 Haziran ve "çağdaş sendikacılık"
   Mücadele postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
MHP usulü düzen siyaseti

İdam kalksın mı, kalkmasın mı?

Anadilde yayın ve eğitim hakkı verilsin mi, verilmesin mi?

Son zamanlarda düzen cephesinde patlak veren AB tartışmalarının en önemli ve sık sorulan soruları bunlar. Ve düzen partileri, işveren örgütleri ve medya bu tartışma ekseninde ikiye bölünmüş durumdalar.

Başını ANAP ve TÜSİAD’ın çektiği taraf, Kopenhag Kriterleri’nin gereklerinin yerine getirilmesi gerektiğini savunuyor. Durum böyle olunca da idam cezasının kaldırılması ve diğer AB yaptırımlarının yerine getirilmesi isteniyor.
Niçin böyle yaptıkları açık, zaten kendileri de söylüyorlar. Yarım ağızla “Türkiye daha demokrat olacak” gibi şeyler söyleseler de, asıl peşinde oldukları emperyalist sistemle daha ilerden (ve elbette uşaklık temelinde) bütünleşebilmek. Sermaye iktidarının selametini sırtlarını emperyalizme dayamakta görüyorlar.

Düzen partilerinden faşist MHP ise AB tartışmaları konusunda hem diğer düzen partilerinden hem de tekelci sermaye çevrelerinden farklı bir tutuma sahipmiş gibi görünüyor. Öyle ki, Bahçeli’nin konuşmalarını dinleyenler, MHP dışında kalan herkesin vatanı bölüp parçalamaya çalıştığını, MHP’nin ise bunun karşısına dikildiğini, ülkeyi kurtarmak ve ulusal değerleri savunmak için görülmemiş bir çaba içerisinde olduğunu zanneder.

Faşist partinin asıl derdi de budur aslında. Onun asıl istediği tam da böyle görünmektir. Yani yaptığı tam bir sahtekarlık, şark kurnazlığıdır. Koalisyon hükümetinde yer aldığı süre boyunca ortaya koyduğu icraat, altına imza attığı uşaklık belgeleri bunu defalarca kanıtlamıştır.

Birkaç tanesine değinelim. Bir ülkenin siyasal bağımsızlığının en önemli göstergelerinden birinin kendi hukuk kurallarını oluşturabilmesi olduğu söylenir. Türkiye’de hukuk kuralları onyıllardır emperyalistlerin istek ve çıkarları doğrultusunda biçimlendiriliyordu. Fakat gene de yakın zamana kadar hayli göstermelik de olsa böyle bir “ulusal” hukuk vardı. Emperyalizmin çıkarları doğrultusunda uluslararası tahkimin anayasaya sokulmasıyla “ulusal hukuk” biçimsel olarak da sona erdi. Peki bu tahkim işinin arkasında kim var dersiniz? Tabii ki diğer koalisyon ortaklarıyla birlikte MHP. Tahkim’i Anayasa’ya koyacağız diyen de, bunun için yasa taslağı hazırlayan da bu koalisyon. Mecliste tahkime oy verenlerin önemli bir kısmı da kırmızı plakalı tosuncuklar.

Bu sadece birisi. Daha pek çok marifeti var MHP’li faşistlerin. Son üç yıldır emperyalist sermayenin önünde dikensiz gül bahçeleri yaratmak, ülkenin tüm zenginliklerini tekellerin yağmasına açmak için uygulamaya sokulan tüm yasal düzenlemelerin, niyet mektuplarının altında da aynı imza var; MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli.

En tuhafı da, bugün aslan kesildikleri idam ve anadilde eğitim gibi koşulların yer aldığı “Ulusal Program”. Bilindiği gibi AB Türkiye’nin önüne Kopenhag Kriterleri’ni koydu. MHP’nin de ortağı bulunduğu koalisyon hükümeti de tuttu, 2001 yılında Kopenhag Kriterleri’ne uygun olarak bir “ulusal program” hazırladı. Bu ulusal programda idam cezasının “orta vadede” kaldırılacağı yazmaktadır. “Orta vade” denen süre ise bundan iki yıl sonra dolmaktadır. Yani MHP “2004 yılından önce idam cezasını kaldıracağız” diyen bir programın altına bundan tam bir yıl önce imza atmış durumdadır. Sadece idam cezası mı? “Ulusal program” denen metin tam iki cilt tutarındadır ve burada AB’ye sayısız vaatlerde bulunulmaktadır.

Sözün özü, MHP’nin bugün vatan için meydan savaşı veriyor havasının gerisinde tam bir ikiyüzlülük yatmaktadır. Bu ikiyüzlü davranışın nedeni de açıktır. Faşist parti, emperyalizmle kölece bütünleşme yönünde atmak zorunda olduğu adımları, beyinlerini şovenizmle yıkadığı kendi tabanına bir biçimde izah etmenin peşindedir. Fakat sadece bu da değil. MHP’nin “vatan kurtaran aslan” pozlarının gerisinde muhtemel bir seçime dönük hesaplar da yatmaktadır. Geçen seçimde kendisini iktidara taşıyan şovenizmi ve vatan millet edebiyatını bir kez daha kullanıp bu sefer tek başına gelmenin hesaplarını yapmaktadır faşistler. Devlet Bahçeli, “Onlara öyle bir strateji uyguladık ki, ne yapacaklarını bilemiyorlar. Beşini (DSP, ANAP, DYP, SP ve AKP’yi kastediyor) bir torbaya koyduk. O torbada debeleniyorlar” diyor. MHP’li faşistler şidiye kadar düzenin eli kanlı tetikçileri olarak ünlendiler. Ama Bahçeli’nin koalisyon ortaklarını da hedef alan bu sözleri gösteriyor ki, onlar aynı zamanda kokuşmuş düzen siyasetini de en iyi şekilde temsil edecek yeteneklere fazlasıyla sahiptirler. Faşistlere de, bu düzene de böylesi yakışır.



Teslimiyetin başkenti haline getirilmek istenen Diyarbakır’da milliyetçi-şoven histeri...

Güneş doğudan yükselir, yeter ki güneşinizi karartmasınlar. Bir zamanlar Serhıldanlar’ın merkezi, direnişin mevzisi olan Amed (Diyarbakır) şimdilerde teslimiyet çizgisinin simgesi haline geldi. Barış süreci öyle bir hızla işliyor olmalı ki yerini boyun eğme ve Türk milliyetçiliğine bıraktı. Önce Kürt halkının haklı mücadelesi tasfiye edildi. Kürt hareketi Türkiye işçi sınıfı ve devrimci öncüsü ile birleşmek yerine, gerici Türk burjuvazisiyle hiç de onurlu olmayan bir bütünleşme yolunu tuttu. Kitlelerin bilinci köreltildi ve Kürt yurtseverlerinde gelişen ve örgütlü bir hal alan Kürdistan devrimi mücadelesi, “ortak vatan”- “demokratik(!) cumhuriyet” şeklini aldı. Newrozlar’ın içi boşaltıldı, Newrozlar özgürlük ve eşitlik uğruna kavga günü olmaktan çıkıp konser günleine dönüştü.

Bu gidişatın en son somutlanması ise dünya kupası maçlarında Türkiye’nin aldığı galibiyetler oldu. Türkiye’nin aldığı her galibiyet yurdun çeşitli yerlerinde sevinç gösterileri ile karşılandı, kimi yerlerde milliyetçi-faşist şova dönüştü. Ancak, kaderin bir cilvesi olsa gerek, en çelişki dolu görüntüler Diyarbakır’da yaşandı. Daha düne kadar polis taşıtlarının bile Türk bayrakları ile dolaşamadığı bu şehirde, maçlardan sonra yüzlerce araçlık konvoylar oluşmaya başladı. Çeyrek final maçından sonra bir tarafta Mehter marşları ve “Baş koymuşum Türkiye’min yoluna” gibi günün anlam ve önemini yansıtan(!) faşist marşlarla Kürdistan’ın bu en önemli şehri inledi.

Diğer bir tarafta, Diyarbakır’ın merkezi sayılan Ofis semtine kurulan bir stantta ise, emperyalizmin kokuşmuş kültürü Kürt halkının ilgi ve beğenisine sunuldu. Hip-hopçıların sunduğu çılgın dans gösterisini 500-1000 kişi arası bir kalabalık izledi. Daha sonra standa çıkma sırası Çevik Kuvvet mensuplarına geldi. Kalabalığın alkışları ile Türk bayraklarıyla standa çıkıp 10. Yıl Marşı’nı söyleyenlerin, çok değil birkaç yıl öncesine kadar kendilerini alkışlayan bu insanların abilerini ya da kardeşlerini katletmiş, işkencelerden geçirmiş kişilerle aynı kişiler olması, yüreğimizde derin bir sızı yarattı. Fakat bu acı sosyalist bilincimizi ve sosyalizme olan inancımızı bir kat daha biledi.

Bizler Diyarbakır’dan Kızıl Bayrak okurları olarak bu gidişata devrimci bir müdahalede bulunulması gerekliliğine inanıyoruz. Devrime gebe olan bu topraklarda ihtiyacımız olan tek şeyin örgütlü ve sürekli bir mücadele olduğunu biliyoruz. Bu yüzden devrim ve sosyalizm mücadelesi için tüm yurtseverleri, devrimcileri, işçi sınıfının öncü partisi ve halklarımızın tek gerçek temsilcisi partimiz saflarına çağırıyoruz.

Bımré koleti, bıji azadi!
Yaşasın devrim ve sosyalizm!

SY Kızıl Bayrak okurları/Diyarbakır