ARSIVANA SAYFA
 
12 Ağustos '00
SAYI: 29
İçindekiler
Kızıl Bayrak'tan...
Belediye işçileri de ortak mücadeleyi örmek zorundadırlar!
Sosyal yıkım programına "demokratikleş me" cilası ve tahkimatta yeni açılımlar
Devlet depremzede halkı ortada bıraktı
Aradan geçen bir yıl içinde depremzedelerin hiçbir sorunu çozülmedi
17 Ağustos depremi çürüyen düzen gerçeğini tüm çıplaklığıyla gösterdi
Deprem yıkımının sorumlularından hesap soralım!
Belediye işçilerinden grev kararlılığı
Sendikal bürokrasinin belediye işçilerine ördüğü kıskaç
Amerika'da onbinlerce haberleşme işçisi grevde!.
Hacıbektaş'ta Hızır Pasalardan hesap soralım!
"Enflasyona karşı mücadele" masalı
Adana TİS Bülteni ve dönemin sorumlulukları
Programda tarım ve köylü sorunu/4
Adalet Bakanlığı'nın F tipi kampanyası
F (hücre) tipine karşı mücadele ve sermayenin tuzakları
Sendikalardan hücre sistemine karşı eylem
Hücre saldırısını püskürtmenin sorunları ve sorumlulukları
Parti programı ışığında çevre ve kapitalizm
Çevre sorunu ve küçük-burjuva muhalefeti
Moğolistan seçimlerinin gösterdikleri
Ekim Gençliği'nden
Saygon zindanlarında mücadele
Sınıfı ve devrimi örgütlemede parti kadrosunun tayin edici rolü
Yazılı materyallerin etkisi üzerine fabrika gözlemleri
Mücadele Postası
 
Tüm yazılar





 
 
Sosyal yıkım programına “demokratikleşme” cilası ve tahkimatta yeni açılımlar


Sermaye sosyal yıkım programında mesafe almak ve açığa çıkan-çıkacak olan sınıf ve kitle tepkisini kontrol etmek üzere bir dizi siyasal tedbiri gündemine almış bulunuyor. Doğal olarak bu siyasal tedbirler ve bir takım yeni açılımlar demokratikleşme ambalajı içinde sunuluyor. DGM ve MGK’nın sivilleştirilmesinden Özel Harekat’ın dağıtılmasına, idamın ve 312. maddenin kaldırılmasından ‘82 Anayasası’nın değiştirilmesine, Kopenhag Kriterleri’ne uyum sağlanmasından dinde reforma kadar bir dizi konu “demokratikleşme”, “sivilleşme” başlığı altında tartışılıyor. Daha doğrusu bir tartışma görüntüsü yaratılmak isteniyor. Zira ortada ne gerçek bir tartışma vardır, ne de tartışmanın tarafları sözkonusudur. Sınırları çizilmiş, çerçevesi ve başlıkları belirlenmiş konular üzerinde öteden beri süren bir oyunun devamı sergilenmektedir. Özcesi, sermaye kendisi çalıp kendisi oynamaktadır. Kendi iktidarını sağlamlaştırmak için yaptığı değişiklikleri “demokratikleşme” olarak dayatmaya çalışmaktadır. Bu konudaki bir takım kirli hesapları ve pazarlıkları da sözde anlaşmazlıklar olarak lanse etmektedir.


Tahkimata demokratikleşme cilası

İlk elden belirtmek gerekirse, tartışılan konular, değiştirilmesi düşünülen yasalar (ki hiçbiri kitlelerin demokratik özlemlerini uzaktan yakından ifade etmemekte, tamamıyla düzenin kaba saba görüntüsünün rötuşlanmasını içermektedir) tahkimatın bir parçasıdır ve bütünüyle sermayenin egemenliğini orta ve uzun vadede pekiştirme hesabına dayanmaktadır. Sermaye iktidarı, bu tartışmalarla, göstermelik değişikliklerle ve bir takım rötuşlarla bir imaj yaratma peşindedir. Aslolan sermayenin tahkimatını sürdürmek, azgın sömürünün, yıkım programının üzerine albenili bir cila çekmektir. İşçi ve emekçilerin mücadelesini burjuvazinin kirli demokratik manevralarıyla boğmaktır. AB üyeliği ve onunla bağlantılı olarak sürdürülen kriter tartışmaları, üretilen demokratikleşme-sivilleşme senaryoları, yeni dönemde bu cila işlevini yerine getirmektedir. Sermaye iktidarının temel direği olan ordunun Genelkurmay Başkanı, bu nedenle ve bu rahatlıkla, “MGK’daki sivil üye sayısı isterse yüz olsun” deme rahatlığı göstermektedir.


Emperyalist köleliğe bağlanan umutlar

Sermaye, 28 Şubat örtülü darbesinin peşine takılan açık-gizli bir takım demokrasi alıklarını da yanına alarak, milyonlarca emekçinin gerçek ve yakıcı demokratik hak ve özgürlüklerinin önünü kesme-içini boşaltma, kitleleri boş beklentilerle oyalayarak sosyal ve siyasal yıkımı derinleştirme peşindedir.

Elbirliği ile mecliste aklanıp AB sorumluluğuna terfi ettirilen Mesut Yılmaz’ın şu sözleri, bunu olanca açıklığıyla ortaya koyuyor: “Halk şu anda kötümser bir psikoloji içinde. Bunda haksızlık var demek de mümkün değil. Ancak bu kötümserliğin umuda düşmesi, bir iyimserlik havası yaratılması şart. Bu iyimserlik ve umut geçici değil, kalıcı ve halkın gerçekten inanacağı bir iyimserlik olmalı. O zaman ülkenin önünde bir engel de kalmaz. Bunun tek yolu da milleti ayakta tutacak bir büyük hedefi göstermek, bu hedefe inanmaktır. İşte bu hedef de önümüzde duruyor. Avrupa ile entegre olmak, Avrupa’nın bir parçası olmak. Türkiye’nin çıkışı buradadır. Halkın kötümserliğini umuda dönüştürmenin anahtarı da budur.” (Hürriyet, 21 Temmuz ‘00)

Demek ki, demokratikleşme tartışmasıyla sermayenin muradı, halkı demokrasinin (kuşkusuz emperyalizme karşı kölelik görevlerini en iyi biçimde yerine getirmeye bağlı olarak) bir gün geleceğine inandırmak, bugün için henüz erken olduğuna ikna etmektir.


Burjuva demokrasisi işçi ve emekçiler
için baskı ve yasaklar rejimidir


Sermaye iktidarı demokratikleşme-sivilleşme saldırısı ile devrimci dinamikleri tasfiye etmeyi, sınıfı ve emekçi kitlelerin örgütlülüklerini dağıtmayı amaçlamaktadır. Yasa değişikliklerine ve bir takım yeni uygulamalara üstünkörü bakıldığında bile bu amaç hemen göze çarpmaktadır. Nasıl ki iktisadi saldırılar “reform” adı altında gerçekleşiyorsa, siyasal saldırılar ve yeni hak gaspları da “demokratikleşme”nin gereği olarak sunuluyor. Buna pek çok örnek vermek mümkün. Sendikal örgütlenme karşısına yüzde 10 barajı dikilmektedir. Yardım ve yataklık suçunun kapsamı ve cezaları arttırılmakta, bununla da yetinilmeyerek ihbar etmeyenlere, ispiyonculuk yapmayanlara da ceza getirilmektedir. DGM’lerin sayısı (nerdeyse her ile bir DGM olmak üzere) arttırılmakta, hücre tipi cezaevi uygulaması ile işkence, baskı sistemleştirilmeye çalışılmaktadır. İşçi ve emekçilerin işten atılmasını kolaylaştıran yasalar, kanun hükmünde kararnameler yürürlüğe sokulmaktadır. Yeni dönemde “irticai ve bölücü faaliyette bulundukları” gerekçesine dayanılarak sendika aktivistleri başta olmak üzere kamu emekçileri bu saldırının yeni hedefi haline getirilmektedir. Sendikal örgütlenme faaliyeti bizzat kolluk güçlerinin fiziki terörü yoluyla engellenmeye çalışılmaktadır. Grevler yasaklanmakta, muhalif radyolar ve yayınlar susturulmaktadır, vb.


Burjuva demokrasisinin gerçek kriteri:
Koparılan kol, kırılan kafalar, işkence ve
aşağılık tecavüzlerdir


Gündemi bu tartışmalar kaplarken, burjuva medyanın ekranlarına yansıdığı kadarıyla bile demokratikleşme yalanının sokaktaki, günlük siyasal pratikteki karşılığı, inip kalkan copun, tekmenin, koparılan kol-kırılan kafaların, gözaltı ve yasakların, tecavüz ve tehditlerin sayısal artışı olarak kayda geçmektedir. Bir yanda, demokrasi, insan hakları, sivilleşme, kriter tartışmaları ve aksesuar cumhurbaşkanının mütevaziliği, duyarlılığı, hukuka bağlılık meziyeti üzerine yapılan reklamlar... Diğer yanda, olabildiğince tırmandırılan ve yaygınlaştırılan devlet terörü, işkencecilerin aklanması, tecavüzcü polislerin devlet ödülüyle onure edilmesi... Şimdiye kadar 19 bin faili meçhul cinayet, 10 yılda bir milyon kişinin işkenceden geçirilmesidir burjuva demokrasisinin gerçek kriteri. Bir kez daha sınıf mücadelesinin boy aynasında burjuva demokrasisi, sermayenin kanlı diktatörlüğü olarak gerçek kimliğiyle aksetmektedir.

Tahkimata “dinde reform” takviyesi

Demokratikleşme kapsamına alınan bir diğer konu ise dindir. “Dinde reform” gibi iddialı bir niteleme ile sunulsa da, gerçekte sözkonusu olan, işbirlikçi sermayenin ve emperyalizmin ulusal ve uluslararası çıkarlarına, politik hesaplarına uygun olarak islami gericiliğin revize edilmesi, dinin sermayenin çıkarlarının etkin bir dayanağı haline getirilmesi projesidir. Medyada dinin modernize edilmesi üzerine bir dizi destekleyici-övücü tartışma yürütülmekte, fakat aynı süreçte Bosna’da, Kafkasya’da bizzat Diyanet İşleri Başkanlığı aracılığıyla sürdürülen girişimler sessizlikle karşılanmakta ya da çarpıtılmaktadır. Fettullah Gülen sözkonusu olduğunda bu tür girişimler liberal kesimler, İşçi Partisi gibi düzen solu tarafından şeriatın büyümesi ile ilişkilendirilirken, bizzat sermaye devletinin daha sistemli bir tarzda aynı işe soyunması, islami gericiliğin dün bir parça bağımsız olarak yürüttüğü faaliyetlere sahip çıkması geçiştirilmektedir.

Çünkü, dinde reform-islamın modernleştirilmesi bizzat ABD patentli bir projedir ve Kafkasya’da, Balkanlar’da politik yayılmanın bir aracıdır. Son İslam Birliği Toplantısı’nda Arap ülkelerinin karşısında Türkiye destekli farklı bir odak yaratılması da, Vatikan’da gerçekleştirilen “Dinlerin Kardeşliği” toplantıları da bu projenin bir parçasıdır. Amaç, islam dininden, bu anlamıyla etnik bağlantılarının yanısıra Türkiye’nin bir islam ülkesi olmasının avantajlarından yararlanarak, bölge halkları üzerindeki emperyalist egemenliğinin pekiştirilmesidir. Bir parantez açarak belirtmeliyiz ki, bu aynı süreçte Avrupa’nın, daha özelde ise Almanya’nın Alevi mezhebine mensup halkın haklarını dillendirmeye başlaması da tesadüf olmasa gerek. Bu yönelim, ABD emperyalizminin elindeki güce dayanarak bütüne oynadığı yerde, Almanya’nın parçaya oynayarak egemenlik kavgasında kendine bir yer bulmak girişimi olarak görülmelidir.

Öte yandan, içeride Diyanet İşleri Başkanlığı aracılığıyla sürdürülen islamın demokratikleşmesi-modernize edilmesi için bir takım hurafelerden, yanlış yorumlardan arındırılması girişimleri, gerçekte son derece güdük, kültürel sınırlarda kalan ve gündelik yaşamda dinin emekçiler üzerindeki ideolojik kontrol gücünü arttıran bir mahiyet taşımaktadır. Bu girişim, dinin toplumsal yaşam üzerindeki etkisini sınırlandırmaya değil, güçlendirmeye dayanmaktadır. İslamın demokratikleşmesi projesi, din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması olarak tanımlanan laiklik ilkesini hayata geçirmek bir yana, tersine bir takım biçimsel revizyonlardan geçirerek dini daha etkin bir tarzda sermaye devletinin hizmetine koşmaktadır. Sermayenin güçsüzlüğü ve tarihsel gericiliği, bir kez daha onu her türden gericiliğe ihtiyaç duyar hale getirmektedir.

“Demokratikleşme” saldırısının
iktisadi dayanağı ve sınırları


Burjuvazinin dilinde “reform”ların, “demokrasi”nin işçi ve emekçilere saldırı anlamına gelmesi, sistemin tüm esneme olanaklarını yitirmesi, onun dünya ölçüsünde yaşadığı kriz ve bu krizin yarattığı çürümenin bir sonucudur. Emperyalizmle birlikte evrensel bir hal alan bu olgu, bağımlı kapitalist ülkelerde daha başından itibaren yaşanan bir durumdur. Kapitalist gelişmenin, sağlanan ilerlemenin kaymağını bir avuç aç gözlü emperyalist-kapitalist sınıf götürürken, fatura hiç azalmaksızın hep emekçilere çıkmıştır. Demokrasi, kaymağı götürenlere her türlü özgürlük, faturayı ödemek istemeyenlere baskının, zulmün, gaz odalarının, hücrelerin, ağır hapis cezalarının, kitle kıyımlarının adı olmuştur.

Türkiye kapitalizminin hızla büyüdüğüne, dünyanın sayılı ekonomileri arasına girdiğine ilişkin yanıltıcı bilgilerin piyasaya sürüldüğü bir aşamada gerçek veriler bir bir açığa çıktıkça, aslında durumun hiç de parlak olmadığı, hele hele işçi ve emekçiler açısından sıkıntıların, yoksunlukların katlanılmaz boyutlara ulaştığı yönlü tartışmalar bir anda ortalığı kapladı. Kuşkusuz bu tartışmayı yapanlar, hiç de işçi ve emekçilerin hayrı için değil, patlama dinamiklerine dikkat çekmek, bir an önce önlem almaya işaret etmek kaygısıyla hareket ediyorlar. Kullanıla kullanıla artık eskitilmiş malzemenin (şeriat tehlikesi, bölücü terör, her türden fanatizm ve yozluk) ancak bir yere kadar etkili olabileceğini biliyorlar.

Gelinen yerde varılan sonucun en özlü ifadesi ise, en klasik biçimiyle, “ekmek ve özgürlük vermiyorsan, insanca bir gelecek sunamıyorsan eğer, vaadlerle oyalayabildiğin, yalanlarla kandırabildiğin, her türden gericilikle uyuşturabildiğin yere kadar zorla ve asla sopayı elden bırakma” oluyor. “Demokratikleşme-sivilleşme” saldırısı, zorlanan bu sınırları anlatıyor. Alınan önlemler, sermayenin demokrasi gübreliğinden artık önlenemez biçimde yükselen kokuya, açığa çıkan pisliklere karşı harekete geçecek olan emekçi yığınları kontrol etmeye dönüktür. Ve başta işçi sınıfı olmak üzere sefalete mahkum edilen emekçi yığınlar zorlanmadıkça, bu sınır varlığını hep koruyacaktır.


Burjuvazinin çürüyen demokrasisi,
gerici reformlar değil iktidar yolunda
demokratik hak ve özgürlükler
mücadelesi


Sermaye sınıfı düne kadar işçi ve emekçilere sınırlı ve güdük de olsa bir takım haklar tanımaya uygun bir taktik izliyor, bir takım sosyal politikalara önem vermek zorunda kalıyordu. Göstermelik de olsa geri ülkeleri ve bölgeleri kalkındırma projelerinin yerini, artık Afrika gibi koca bir kıtanın açlık ve hastalıkla tükenişini seyretme, dahası hızlandırma vahşeti almış bulunuyor. Sosyalizmin tarihsel yenilgisinden aldığı güçle, dünya emekçilerine kaşıkla vermiş olduğunu kepçe ile geri almak istiyor. Artık eskisi kadar ve eskisi gibi, milyonların beklenti ve özlemlerine hitap etmiyor, demokrasinin ve özgürlüklerin en alasının burjuva sistemde olduğu propagandasına ihtiyaç duymuyor. Geri ülkelerin burjuvazisi, “çok çalışan çok kazanır-herkes milyoner olabilir” yerine, “altta kalanın canı çıksın”, “aldıklarına şükret, elindekilerle yetin” parolasına sarılıyor, vb.

Sermayenin bu global saldırısı, iktisadi ve demokratik hak ve özgürlükler mücadelesini milyonların güncel ve yakıcı sorunu haline getiriyor. Emekçilerin devrime hazırlık demek olan demokratik hak ve özgürlükler mücadelesine atılması için koşullar düne göre daha da olgunlaşmış bulunuyor. Zira uluslararası burjuvazi hiçbir yerde hiçbir vaadde bulunamayacak bir kriz içinde debeleniyor. Yaşanan yenilgi ve sonrasında sermayenin kapsamlı tasfiye operasyonları ve ideolojik saldırılar bile, artık devrim ve sosyalizm idealinin dünya işçi ve emekçi halkları için bir umut, bir kurtuluş olmasını engelleyemiyor. Komünistlerin güncel görevi, ancak koparıp aldığın hakkın olacak, her türlü demokratik hak ve özgürlüğünü yalnızca savaşarak kazanabilirsin bilincini emekçilere kazandırmak, kitleleri örgütlü mücadeleye seferber edebilmektir. Bu bilinç ve kararlılıkla donanmış bir emekçiler ordusu, ancak o zaman yeniden “diz çökerek sefalet içinde yaşamaktansa, ayakta ölmek yeğdir” şiarıyla hareket etmeye hazırlanmış olacaktır.