8 Şubat '03
Sayı: 06 (96)


  Kızıl Bayrak'tan
  Savaş hükümeti iş başında!
  MGK savaş için gerekli son hazırlıkların tamamlanması emrini verdi...
  MGK toplantısından yalan ve ihanet çıktı!
  Türk devleti ve medyası dört elle sarıldı...
  Amerikancı medya saldırının ön saflarında koşuyor...
  Kıbrıs’ta görüşmeler neden tıkandı?
  Küçükçekmece’de emperyalist savaş karşıtı eylem...
  Kamu işçilerinin TİS süreci başladı...
  Özelleştirmede son perde
  AKP hükümeti kamuda saldırı hazırlıklarını tamamlıyor...
  Kirli savaşa ve sendikal ihanete karşı savaşalım!
  8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü ve görevlerimiz
  Ciddiyetsizliğin son perdesi/7
  Irak saldırısı, TC ve KADEK...
  Yapı Yol Sen Genel Başkanı Cengiz Faydalı ile konuştuk...
  Esenyurt Savaş Karşıtı Platform’un bildirisi...
  Emperyalizm gençliğe saldırıyor!
  ‘68’de denize döktük...
  Emperyalist saldırganlığa ve savaşa karşı
  “Derin devlet”in savcısı SİP-TKP’nin “ılımlı sol” kimliğini tescil etti
  ABD’nin savaş arabasına bağlanma kararı çoktan verilmişti...
  Irak kolay lokma olmayacak
  Kirli savaşları da, bölgemizdeki ABD üslerini de istemiyoruz!
  Mücadele postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
Ciddiyetsizliğin son perdesi/7

Bu kafayla “öncü” değil
olsa olsa kuyrukçu olunur...

Oportünizm ve kuyrukçuluk onların karakteridir demiştik. Bu niteleme MLKP’nin bütün bir tarihi ile kanıtlanabilir açıklıktadır. Bu eleştirinin sınırlı alanı içinde bile bunun çok sayıda örneğini görmüş bulunuyoruz. Bu örneklerin kuruluşundan bugüne MLKP’nin tüm siyasal yaşam sürecine yayılmış olması, söz konusu özelliğin yapısal niteliğine ve bu temelde sürekliliğine bir göstergedir. Yıllardır farklı devrimci çevrelerden bu harekete gelen farklı içerikte eleştirilerin hep de aynı ortak nitelemede, onun “omurgasızlığı” görüşünde birleşmesi de bu açıdan bir rastlantı değildir. Bu, bu hareketin kendine özgü belirgin ve bağımsız bir çizgiden yoksunluğunu, olduğu kadarıyla da bu çizgide ısrarlı ve kararlı davranmadaki yeteneksizliğini anlatmak için kullanılan bir itelemedir.

“Öncü partiden önder partiye”!

MLKP, ideolojik ve programatik olarak kendi ekseni üzerinde duramayan, ona buna özenmekten, onun bunun kuyruğunda sürüklenmekten bir türlü kurtulamayan bir harekettir. Deyim uygunsa onun kendi bayrağı yoktur; o başka bayrakların ardından sürüklenmeyi adeta bir karakter özelliği haline getirmiştir. ‘90’lı ilk yıllarda onun modeli, boğazına kadar tasfiyeciliğe batmış TDKP’dir. ‘90’lı yılların ortasında, semt hareketliliğinin yarattığı temelsiz ya da abartılı umutlar üzerinden bu kez DHKP-C’dir. Gazi direnişi bir süre için buna büyük bir güç kazandırmış, semt hareketliliğinin kısa sürede hız kesmesi ve umutları boşa çıkarması ise yeni bir arayışa neden olmuştur. Kabaca 2. Kongre dönemine (1997) denk gelen aşamada bu kez özenilecek ve giderek ardından sürüklenilecek güç artık PKK’dir. İmralı sonras yeni bir boşluk, bir bunalım ve arayış dönemidir. 3. Kongre sonrası gelişmeler yeni modele açıklıklar getirmiştir, artık liberal solla aynı zeminlerde ve benzer biçimlerde politika yapılacaktır. Liberal sol yelpazede arkasından sürüklenilecek güç bir kez daha KADEK-HADEP’dir. Özel ilgi alanı ise Kurtuluş grubundan arta kalan liberallerin özel bir ağırlık oluşturduğu SDP’dir. Liberal sol yeni modeli oluşturduğuna göre, MLP’nin bundan sonraki yeni açılımlarını bu gözle izlemeyi buradan önemle ve kesin bir güvenle herkese hatırlatabiliriz.

Biz oportünizm ve kuyrukçuluk onların karakteridir diyoruz. Ama bilindiği gibi onlar 2. kongreden beri ve son olarak 3. kongre üzerinden “öncü partiden önder partiye!” şeklinde bir slogan kullanıyorlar. Kulağa hoş gelen tekerlemelerle tabanına geçici heyecanlar aşılamak Türkiye’nin küçük-burjuva sol kültüründe belirgin bir yer tutmaktadır. MLKP’nin hedef gösteren bu pek devrimci şiarı ise bunun yalnızca son bir örneğidir.

“Öncü” partiden “önder” partiye geçiş/sıçrama üzerine bu şiar, gerek Türkçe açısından gerekse devrimci sınıf partisinin öncü kimliği ve misyonu bakımından gerçekte boş bir yinelemeden öte bir şey değildir. Yine de biz, bunca yinelenmiş bu tekerlemeyle anlatılmak istenenin; teorik-programatik ve politik-örgütsel kimlik planında bağımsız “öncü” kimliğe ulaşmış bir partinin, artık bu kimliğe dayanarak sınıfa ve emekçilere önderlik aşamasına geçmesi gerektiği olduğunu anlıyoruz.

Anladığımız doğruysa eğer, yılların müzmin kuyrukçuları üzerinde pek iğreti duran bir iddia ile karşı karşıyayız demektir. “Önder partiye” geçebilmek için “öncü” kimliği kazanmak zorunlu bir önkoşul olduğuna ve MLKP’de olmayanın tam da bu olduğu herkesin malumu bulunduğuna göre; “öncü partiden önder partiye!” şiarı bu açıdan da anlamsız, işlevsiz, sonuçsuz boş bir tekerlemeden başka bir şey değildir.

Başkalarının ardından sürüklenmeyi, hep geriden gelmeyi ve hep gecikerek görmeyi, bir kimlik özelliği haline getirenlerin “öncü” kimlikten sözetmelerine yalnızca tebessüm edilebilir. Kendi önünü bile göremeyen, kendi yönünü bile zamanında ve doğru dürüst tayin edemeyen bir hareket örneğidir MLKP. Yıllardır politikasının eksenine yerleştirdiği, politik yaşamını ve çalışmasını endekslediği Kürt sorunu/hareketi üzerinden örnekleyelim bunu. Böylece bu eleştirinin ağırlıklı ekseninden de fazlaca ayrılmamış oluruz.

Bir uçtan öteki uca, solcu sekterizmden
sağcı kuyrukçuluğa!

Kürt uyanışının yeni dönemini simgeleyen 15 Ağustos eylemi 1984 yılında gerçekleşti. Bu tarihten dört yıl sonra, yani geleneksel devrimci akımların bu gelişmenin anlamını ve niteliğini iyi kötü farkettikleri ve geçmiş tutumlarını parça parça gözden geçirdikleri bir aşamada, “TKP/ML Hareketi Merkezi Teorik Organı” Partinin Yolu hala, “PKK Ulusal Reformcu Bir Harekettir” başlıklı uzun teorik incelemeler yayınlayabiliyordu (sayı: 15, Mart 1988). Bunun için kullanılan gerekçeler ise kitabiliğin, hafiflik örneği bir doktrinerliğin, 12 Eylül öncesinden kalma önyargıların, ve en önemlisi de, aşırı bir subjektivizmin ürünü ve ifadesiydi. Oysa bu değerlendirmenin yayınlandığı dönem, PKK’nin ulusal özgürlük çizgisinde devrimci amaç ve ideallere bağlılıkta en samimi olduğu bir dönemdi.

MLKP öncellerinin bu tutumu terketmeleri için teorik-siyasal bakış değil fakat gelişmelerin pratik basıncı, Kürt halk kitlelerinin sarsıcı uyanışı gerekmişti. Fakat bu kez de, bilince değil kendiliğindenciliğe dayalı her değişim durumunda olduğu gibi, bir uçtan öteki uca savrulma yaşandı. ‘91 yazında toplanan TKP/ML Hareketi 4. Konferansı ortaya “bağımsız Kürdistan” şiarıyla çıktı ve serhildanlarda yükseltilen “bıji Kürdistan” sloganını buna gerekçe olarak gösterdi. “Bağımsız Kürdistan” o tarihlerde PKK’nin temsil ettiği Kürt küçük-burjuvazisinin idealleştirilmiş hedefiydi ve olanaklı olabilirse eğer ancak Kürt burjuvazisinin sınıf egemenliğinde ifadesini bulabilirdi.

Özgür Kürdistan ile bağımsız Kürdistan tümüyle iki ayrı nitelikte olgudur; Kürdistan özgürlüğünü kazandığı halde bu durum ayrı bir devlet varlığını gerektirmeyebilir, tersinden de, Kürdistan ayrı bir devlet varlığına kavuştuğu halde pekala özgür olmayabilir. Devrimci proletarya “özgür Kürdistan” istemini kayıtsız koşulsuz destekler; fakat somut anlamı ayrı bir devlet olarak var olma anlamına gelen “bağımsız Kürdistan” istemi karşısında, devrimin ve sosyalizmin genel çıkarları çerçevesinde, tümüyle somut tarihi durumun gerektirdiği bir tutum alır. Kendi bağımsız bayrağı olan, tüm milliyetlerden Türkiye proletaryasını temsil eden bir parti/örgüt, ulusal sorunda “özgürlük, eşitlik ve gönüllü birlik” hedefleriyle hareket eder. Ayrılma hakkınısavunmayı ilkesel bir sorun olarak görür, fakat ayrılma isteğini somut bir durum olarak ele alır, tutum ve tercihini buna göre saptar. Devrimin ve sosyalizmin o anki genel çıkarları bu saptamanın belirleyici çerçevesini oluşturur. Sonuçta ezilen ulusun ortaya koyacağı farklı bir tercihe saygı duysa ve meşru bir hak olarak bunu içtenlikle savunsa bile...

2. Konferansı’nda (1986) devrimci PKK’yi “ulusal reformist” ilan edecek denli sekter bir konumda bulunan ve bu tutumu yıllarca sürdüren TKP/ML Hareketi, 4. Konferansı’nda (1991) bu kez PKK’nin temsil ettiği Kürt küçük-burjuvazisinin milliyetçi ideallerini kayıtsız koşulsuz destekleme çizgisine kaydı. “Kürt ulusunun devrimci ayrılma mücadelesini” desteklediğini ilan etti. (TKP/ML Hareketi 4. Konferansı Belgeleri, Seçenek, sayı: 7, Kasım-Ocak 1991-92, s.283-286) Konferansın ardından bu tutumu gerekçelendiren yazılarında önüne, işçi sınıfı hareketi içinde “‘Bağımsız Kürdistan’ sloganının ajitasyonunu yoğunlaştırma” görevi koydu. (Seçenek, sayı: 8, Şubat 1992, s.34). Daha birkaç yıl önce budalaca bir doktrinerlikle devrimci PKK’yi burjuva “ulusal reformcu” ilan edenler, bu kez tutup “Bujuva ulusal kurtuluşçuluğuna ödün korkusuyla ‘bağımsız Kürdistan’ şiarını benimsememe doktrinerliği” konusunda başkalarını yüksek perdeden eleştirme yolunu tuttular (s. 36). Bir uçtan öteki uca, solcu sekterizmden sağcı kuyrukçuluğa!
O günden bugüne Kürt sorununda hep liberal bir çizgi izlediler ve hep de Kürt hareketinin kuyruğunda hareket ettiler. MLKP’nin fiili kuruluşunun temellerini atan Birlik Kongresi Belgeleri bu konuda esasa ilişkin bir değişiklik getirmedi. Dahası, görmüş bulunduğumuz gibi bir bütün olarak “Kürt ulusu”nu stratejik güç mevzilenmesinin devrimci cephesi içinde tanımlayarak, kuyrukçu sürüklenişe bir de programatik ve stratejik bir temel kazandırmış oldu.

Eksik bırakmamak için eklemiş olalım. Birlik Kongresi Belgeleri’nde, konuya ilişkin bazı devrimci vurgular da yok değil. Sonradan izlenen liberal çizginin ışığında ele alındığında inanılmaz gibi görünüyor ama, belgeler sorunu, “Kürt ulusal devriminin başına nasıl geçileceği sorunu olarak” koyabiliyor ve bunu şu düşünceyle birleştiriyor: “Hareketimiz en başından itibaren Kürdistan proletaryasını da örgütlemeyi hedeflemektedir ve onun da öncüsü olma iddiasındadır.” (s.80) Daha genel planda ise, Türkiye işçi sınıfı içinde bir güç olmak, orada devrimci bir çekim merkezi oluşturmak, öteki devrimci görevler için olduğu kadar Kürt ulusal hareketini yedeklemek bakımından da kavranması gereken belirleyici halka olarak tanımlanıyor (aynı yer).

Tutulan gerçek yolu ise biliyoruz. Dikkatler ve çalışmanın ağırlık merkezi semtlere verildi. Gazi’deki halk hareketinin ardından bu daha kuvvetli bir biçimde teorize edildi ve böylece, yine Birlik Kongresi Belgeleri’nde yer alan bir başka düşünce, pratik yöneliminde MLKP’yi belirler hale geldi. Buna göre, büyük kentlerin gecekondu semtlerinde yoğunlaşan Kürt yoksullarını örgütlemek, “Kürt ulusal hareketi ile kurulan bir köprü olacak”tı (s.81). Kürt hareketiyle gerçek köprülerin tam da buradan kurulmaya çalışıldığını, bunun ise “yedekleme” üzerine o zaten pek iğreti duran sözleri tümden anlamsızlaştırdığını biliyoruz. Kürt hareketini “yedekleme” hedefiyle yola çıkanlar, çok geçmeden onun değişmez yedeği haline geldiler. O günden bugüne durum bu olageldi; #147;yedeklenme”, giderek kuyruğunda sürüklenme, bir sürekli durum/çizgi halini aldı.

İlkelere dayalı doğru ve sağlam
bir tutumdan yoksunluk

Ama yine de bu, bizi, ‘90’lı yılların ortası ile bugünkü durumu aynılaştırma yanlışına götürmemelidir. ‘90’lı yılların ortasında ve hiç değilse söz planında, Kürdistan proletaryası bile PKK’ye terkedilmezken, bugün büyük kentlerin Kürt işçileri bile HADEP’e sunulabiliyor. İşte skandal olarak nitelediğimiz o HADEP yazısından bir pasaj:

“Seçim çalışmalarında zayıf bir şekilde işçi sınıfı ve emekçi milyonların taleplerinin de yer alması olumlu bir durum yaratmış ve oyların artmasına neden olmuştur, ama daha büyük bir destek sağlaması için yetmemiştir. Keza, kirli savaş sonucunda göç eden yoksul Kürt köylüsü Batı’da işçileşmiştir. Ulusal sorunlarına bir de sınıfsal çelişkileri eklenmiş bu büyük kitle, emekten yana etkin bir siyaset izlemeyen HADEP çatısı altnda örgütlenememiştir. Dolayısıyla HADEP, Batı’da da etkin bir kuvvet olarak ilerlemesi için, Kürt ulusal sorununun yanı sıra ezilen ve sömürülen milyonların talep ve şiarlarını da gündemine alarak politika yapmakla yüz yüzedir.” (HADEP “Türkiyelileşmek” için emekçileşmeli yazısı, Atılım, sayı: 7, 9 Kasım 2002)

Böylesi bir yaklaşım tarzı, kendi bağımsız çizgisi/bayrağı olmayan müzmin kuyrukçuların tutumunu yansıtabilir ancak. Buradan yanısıyan, devrimci “öncü”lerin değil fakat liberal kuyrukçuların tavrıdır. Böylelerine sormak lazım, sahi siz niçin varsınız? Batıdaki Kürt işçisini de HADEP örgütleyecekse, bu onun misyonuysa ve siz de bu işi daha iyi yapabilmesi için ona gönüllü akıl hocalığı yapacaksanız, neden peki ayrı bir parti olarak varsınız ve neden “marksist-leninist komünistler” olmak iddiası taşıyorsunuz? Bir zamanlar, Kürt sorununda reformist yolu tutan her Kürt siyasal akımını, “ana darbenin doğrultusunun ateş menzili içinde” tanımlayan ve bunu da devrimci stratejinizin “bir gereği olarak” gören sizler değil miydiniz? Bir zamanlar, devrimci olarak gördüğünüz bir PKKye “doğudaki Kürt işçisini” bırakmayı bile proletaryanın bağımsız devrimci konumuna ve misyonuna aykırı bulan sizler, bugün ulusal burjuva çizgide reformist bir partiye “batıdaki Kürt işçisini” bu denli kolay terketmekle en iflah olmaz kuyrukçular olduğunuzu kanıtlamış olmuyor musunuz?

Kuyrukçu oportünizmin en belirgin özelliklerinden birinin sınıf körlüğü olduğunu bu eleştiri boyunca birçok kez hatırlattık ve örnekledik. Onlar için HADEP ezilen bir ulus olarak “Kürtler”in partisidir, bundan ötesinin bir anlamı ve önemi yoktur. Bu partinin ideolojisi, programı, siyasal hedefleri ve tüm bunların kaynağını oluşturan sınıf niteliği/kimliği onları ilgilendirmiyor. Bu nedenledir ki HADEP’in çalışmasında temel sınıfsal gerçekleri es geçmesini, sosyal sorunlara fazlaca dokunmamasını anlayamıyorlar ve bunu ciddi ciddi, “ulusal dargörüşlülük”ten kaynaklanan bir zaaf sanıyorlar. Bu çok bilinçli dargörüşlülüğünün gerisinde nasıl bir sınıf konumu ve tutumu saklı duruyor dönüp buna bakacaklarına, tutup ona gönüllü akıl hocalığı yapıyorlar, papazca öğütlerde bulunuyorlar.

“Ulusal dargörüşlülük”, komünist ya da genel olarak devrimci bir akımda kendini bir zaaf olarak gösterebilir. Burjuva çizgideki ulusal reformist bir harekette ise bu bir zaaf değil, tamı tamına sınıf konumu, tutumu ve tercihinden gelen bilinçli bir davranıştır. HADEP’te bunu bir zaaf olarak ele almak ve ondan bunu aşmasını beklemek, eşyanın tabiatına aykırıdır ve sınıf körlüğünün tipik bir yansımasıdır.

HADEP’ten “emekçileşme”sini beklemek, onun kendi ulusal burjuva sınıf konumunu ve kimliğini terketmesini, temsil ettiği Kürt burjuvazisiyle tüm köprüleri atmasını, yolunu Kürt mülk sahibi sınıflardan köklü bir biçimde ayırmasını beklemekle aynı şeydir. Devrimci dönemindeki PKK üzerinden bir parça anlamı ve mantığı olan bu “ulusal dargörüşlülük” eleştirisi ve “emekçileşme” beklentisi, AB solu çizgisindeki sosyal-demokrat bir burjuva Kürt partisi için ileri sürülünce saçmalığın daniskası haline geliyor. Bu, Kürt işçi ve emekçileri saflarında burjuva ulusal reformist çizgi hakkında yeni hayaller yaratmaktır. Hala bu hayallere kapılmamış Kürt işçilerini de bu çizginin saflarına itmek, bunun gönüllü borazanlığını yapmaktır. İşte bunu yapanlar, yıllarır bu çizgi üzerinde hareket edenler, kuyrukçuluğu kendileri için karakter özelliği haline getirenler, bugün hala ciddi ciddi “öncü parti” olmaktan sözedebiliyorlar!

Kürt hareketinin devrimci çıkışını saptamada 5-6 yıl geriden gelenler, aynı şekilde onun adım adım devrimci konum ve kimlikten koparak reformist bir çizgiye kayışını da epeyce gecikerek saptayabildiler. Her iki durumda da bunu başarabilmeleri için teorik bilinç ve ilkesel yaklaşım değil fakat sarsıcı pratik olaylar gerekti. İlkinde bu, ‘90’lı yılların eşiğinde Kürdistan’da patlak veren politik kitle gösterileriydi. İkincisinde, İmralı’da ortaya konulan teslimiyetçi ve tasfiyeci çizgi oldu. Kürt hareketini devrimci olduğu dönemde reformist olarak niteleyenler, tam da “siyasal çözüm” çizgisiyle gerçekten reformizme yöneldiği bir dönemde bu kez “Kürdistan devrimi” üzerine dayanaksız güzellemeler yapmaya ve bunu kendi kuyrukçu politikalarına dayanak olarak kullanmaya başladılar.

Böylece, onlar hiçbir dönemde Kürt hareketi karşısında marksist ilkelere dayalı doğru ve sağlam bir tutum alamadılar derken neyi anlatmak istediğimizi, öncellerinden bugüne bütün bir MLKP tarihi üzerinden örneklemiş bulunuyoruz. Ve bununla biz, kendi bağımsız dünya görüşünden, ilkesel ve programatik temelinden ve taktiğinden yoksun bir hareket için “öncü parti” iddiasının boş bir laf olarak kaldığını, bu durumda “öncü partiden önder partiye geçiş!” üzerine lafların altı boş tekerlemeler olmaktan öteye gidemeyeceğin anlatmak istiyoruz.

Birbirini boşa çıkaran öngörüler

“Öncü” bilinç/kimlik konusunda, “önder parti hedefine kilitlenmeyi” temel bir görev olarak saptayan ve “3. Kongreyle önder partiye, zafere!” türünden pek iddialı yeni bir slogan formüle eden MLKP 3. Kongresi belgelerine de bakılabilir. Ne de olsa bu belgeler, en üst parti platformunun ürünleri olarak, MLKP’nin gelinen yerdeki en ileri bilinç düzeyini temsil ediyor olmalılar. Fakat belge olarak bakabileceklerimiz, MK tarafından sunulan Politik Rapor’dan ibaret ve bu raporda da hem çok şey var ve hem de hemen hiçbir şey yok. Neredeyse tüm siyasal sorunlara bir biçimde değinilmiş, fakat hemen hiçbirinde elle tutulur bir görüş ya da değerlendirme ortaya konulmamış.

Politik Rapor’u, kendi ifadesiyle “iki kongre arası dönemin en önemli gelişmesi” olan Kürt sorunu/hareketi üzerinden, ayrıntılı olarak görmüş bulunuyoruz. Buradaki iki önemli sonuç, İmralı sonrasındaki özeleştirinin geri alınması ve Kürt hareketinin ardından sürükleniş çizgisine açıktan dönüştür.

Rapor’un iki kongre arası siyasal gelişmelere ilişkin genel geçer “analiz”leri özel bir anlam taşımıyor. Nispeten ilgi çekebilecek bölüm “Olanaklar, Olgular ve Gelişmenin Yönü” başlıklı son bölüm olabilirdi. Burada ise, bir yandan gelişmelerin adım adım “devrimci durum yönünde ilerlediği” üzerine büyük umutlar (s.119 ve 122) ortaya konuluyor, öte yandan “önderlik boşluğu doldurulmazsa” eğer “işçi ve halk hareketinin bir çürüme sürecine girmesi” tehlikesi üzerine karamsar (s.117-118) saptamalar yapılıyor. (Politik Rapor’dan tüm aktarmalar Partinin Sesi/36’dandır...)

Umutlu öngörüler ortaya koyarken Rapor, “... işçi sınıfı, küçük ve orta köylülük, esnaflar ve öğrenci gençlik bir yanardağ halindedir. Emperyalist savaş karşıtlığı, İMF’ye karşı güçlü tepkilerle birleşerek önemli bir politik kitle hareketini mayalamaktadır” (s. 119) diyor ve sorunu olayların “devrimci durum”a doğru gidişine şöyle bağlıyor: “Yönetenlerin eskisi gibi yönetemediği; bir yönetememe krizinin hüküm sürdüğü günümüz koşullarında, sefaletin kitlesel boyutlara ulaşması, yönetilenlerin hoşnutsuzluklarını ifade eden tepkilerin birikmesi ve yer yer derin kaynaşma vb. olgular gelişmenin bir devrimci durum yönünde ilerlediğini göstermektedir.” (s.119)

“Gelişmenin bir devrimci durum yönünde ilerlediği” üzerine bu elastiki sözler bir “devrimci durum” öngörüsü bakımından gerçekte hiçbir şey ifade etmiyor. Sıralanan olgular biraz eksik biraz fazlasıyla bütün bir ‘90’lı yıllar için de söz konusuydu. O yıllar için “olgular gelişmenin bir devrimci durum yönünde ilerlediğini göstermektedir” saptamasını yapmanın anlamı neydiyse bugün için de ancak odur. Fakat burada bizi, bu iyimser öngörü ile, yalnızca bir sayfa önce, “önderlik boşluğu”nun doldurulamaması durumuyla ilişkilendirilen karamsar öngörünün oluşturduğu büyük karşıtlık ilgilendirmektedir.

Lenin, konu üzerine çok bilinen makalesinde “devrimci durum”u ortaya koyan başlıca belirtileri sıraladıktan sonra, şunları söylüyor: , “Yalnızca tek tek grupların ve partilerin değil, aynı zamanda tek tek sınıfların iradesinden de bağımsız olan bu nesnel değişiklikler olmadan devrim -genel kural itibariyle- imkansızdır. İşte bu nesnel değişiklerin tümüne birden devrimci durum denir.” (Seçme Eserler, C. 5, İnter Yayınları, s.187)

Demek ki devrimci önderlik boşluğunun doldurulup doldurulmaması, “devrimci durum”un oluşması bakımından esasa ilişkin bir etken oluşturmaz. Ama bir sayfa sonra gelişmelerin “devrimci durum”a doğru gittiğini vurgulayan (ve bunu öteki sayfalarda ayrıca yineleyip duran) Politik Rapor, bir sayfa önce şunları söyleyebiliyor: “...önderlik boşluğu günümüzde daha da ağırlaşmış ve büyümüştür. Çözümsüzlük halinde işçi sınıfı ve halk hareketinin bir çürüme sürecine girmesi ve politik öncüleri de bu anafora çekmesi tehlikesi kendini dayatacaktır. Nitekim bugün yığınlar arasında, salt burjuva olanına değil, genel olarak politikaya ilgisizlik ve partisizlik eğilimi tarzında gelişen depolitizasyon, çürümenin bir biçimidir.” (s. 117-118)

Bu sözler ile “gelişmenin bir devrimci durum yönünde ilerlediği” üzerine döne döne yinelenen inanç bir arada olamaz. “Olgular gelişmenin bir devrimci durum yönünde ilerlediğini göstermekte” ise eğer, devrimci önderlik boşluğunun doldurulamaması kendi başına buna esasa ilişkin bir etkide bulunamaz. Zira “devrimci durum”un oluşumu, “yalnızca tek tek grupların ve partilerin değil, aynı zamanda tek tek sınıfların iradesinden de bağımsız” gelişmelerin bir ürünüdür. Devrimci önderlik sorunu, “devrimci durum”un gereğince değerlendirilmesi ve başarılı bir devrime dönüştürülmesi bakımından önem taşıyan bir temel sorundur. Ama yazık ki “öncü partiden önder partiye geçiş!” hedefine kilitlenen MLKP 3. Kongresi bu ayırımı yapamamaktadır. Birer sayfa arayla ortaya koyduğu siysal öngörüler birbirini boşa çıkarmakta, böylece ortada yeni döneme yol gösteren açık bir “politik analiz” kalmamaktadır.

Yanlış zamanda yanlış sloganlar

Politik Rapor’da, “Öncü partiden önder partiye geçiş!” hedefine kilitlenenlerin “öncü” bilinci konusunda fikir veren başka bazı ilginç görüşler de var. Bunlardan biri, bugünün koşullarında “üretimin denetlenmesi” şiarının ileri sürülmesi üzerinedir. 90. sayfada özelleştirme saldırısına ilişkin söylenenlerin ardından, 91. sayfada şunlar söylenmektedir: “... buna karşı durmak için, “‘Özelleştirme terörüne karşı işyerlerimizi savunalım!’ ve yine, tıpkı vurgulanan şiar gibi, kriz koşulları altında devrimci bir rol oynayacak ‘İşçilerin üretimi denetlemesi’ talebini öne sürmek, bugün işçi sınıfı mücadelesinin geliştirilmesi bakımından önemlidir.”

“Olanaklar, olgular ve gelişmenin yönü” konusunda herşeyi birbirine karıştıranlar ve bu arada siyasal mücadele alanındaki en temel marksist kavramlardan biri olan “devrimci durum”u yerli yerine oturtamadıklarını gösterenler, şimdi de “kriz koşulları” ile “devrimci durum”u birbirlerine karıştırdıklarını ele veriyorlar. Kriz bu ülkede yıllardır var ve döne döne ağırlaşarak sürüyor. Ama hiçbir ciddi devrimcinin aklına kriz koşullarını gerekçe göstererek “İşçilerin üretimi denetlemesi” şiarını ileri sürmek ve bu koşullar altında bunun “devrimci bir rol oynayacağını” ileri sürmek gelmemiştir. Zira her aklı başında devrimci gerçekte bunun tam tersinin doğru olduğunu bilir. Bizzat özelleştirme saldırısının yerli deneyimi (somutta Karabük örneği), üretimi denetlemekten de öteye devralmanın nasıl sonuçar yaratabileceğini bize göstermiş bulunmaktadır.

Özellikle de taktiğe ilişkin bölümlerinde uluslararası deneyimi genelleştiren Komünist Enternasyonal Programı, “üretimin denetlenmesi” şiarı üzerine şunları söyler: “Devrimci dalga yokken, Komünist partileri emekçilerin günlük ihtiyaçlarından yola çıkarak kısmi şiarlar ve kısmi talepler ileri sürmeli ve bunları Komünist Enternasyonal’in esas hedefleriyle birleştirmelidirler. Fakat bunu yaparken, önkoşulu devrimci bir durumun varlığı olan ve başka bir durumda kapitalist örgütler sistemiyle içiçe geçme şiarı haline gelen geçiş şiarları atmamalıdırlar (örneğin üretimin denetlenmesi sloganı ve benzeri). Kısmi talepler ve kısmi şiarlar doğru bir taktiğin mutlak koşulu iken, bir dizi geçiş şiarı kopmaz bir şekilde devrimci bir durumun varlığına bağlıdır.” (İnter Yayınları,, s.86, vurgular orijinalinde)

Bunlar basit gerçeklerdir ve özellikle “üretimin denetlenmesi sloganı” üzerine söylenenler bu ülkede artık iyi kötü biliniyor olmalıdır. Zira kriz koşulları ile “devrimci durum”u birbirine karıştırarak “üretimin denetlenmesi sloganı”nı ileri sürme budalalığı daha önceleri başkaları tarafından da gösterildi ve bu yerinde eleştirilere konu oldu. Ama tüm bunlara rağmen ve 2002 yılında, “üretimin denetlenmesi sloganı”nın hangi koşullarda devrimci bir rol oynayabileceğini ve hangi koşullarda “kapitalist örgütler sistemiyle içiçe geçme” sonucu doğuracağını birbirinden ayıramayan bir “öncü parti” gerçeği ile yüzyüzeyiz, üstelik de kongresi üzerinden.

Aynı kafa karışıklığı kendini sınıf çalışması alanına ilişkin öteki önerilerde de göstermektedir. Politik Rapor’da havza ve il düzeyinde “işçi konseyleri” ve “memur konseyleri” önerilebilmektedir. Okuyoruz: “Vurgulanan tipteki örgüt biçimlerinden başka, sendikalı-sendikasız tüm fabrika ve işletmelerde işyeri komiteleri ile, söz konusu komitelerin seçip göndereceği temsilcilerden oluşacak; (havza ve il düzeyinde) işyeri komite temsilcileri konseyi kurulması sınıfın örgütlülüğü ve hareketin gelişimi bakımından önemli roller oynayacaktır.” (s.93-94)

Daha ilerde işçi hareketinden memur hareketine geçiliyor ve aynı yerel konsey örgütlenmeleri bu kez onlar için öneriliyor: “İşçi kardeşleri gibi, emekçi memurlar da, ‘işyeri komiteleri’ ile, kent ölçeğinde ‘işyeri komite temsilcileri konseyi’ türü örgütlenmeler geliştirmek ... göreviyle yüzyüzedirler.” (s.99)

Bu pek devrimci önerileriyle “öncü parti”, mücadele ve örgüt biçimleri konusundaki derin kavrayışsızlığını ve aşırı subjektivizmini ele veriyor. Örgüt biçimleri sorunu mücadelenin düzeyi ve biçimleri sorunundan koparılarak tümüyle keyfi bir biçimde konuluyor ve doğrusu eşine az rastlanır bir ataklık gösteriliyor.

“Konsey” örgütlenmesi MLKP programındaki “sovyet” örgütlenmesi karşılığıdır. Konsey ya da sovyetler, “öncü parti” işçilere ve onların memur kardeşlerine önerdi diye değil de, mücadelenin belli bir düzeyinde ve bizzat kitle hareketinin kendi dinamizminden çıkarlar. Bu düzey tam da devrimci yükselişle ve onun bir devrim durumuna doğru büyümesiyle bağlantılıdır. Kitle hareketinin devrimci gelişiminin ürün olan konsey/sovyet/meclis türü örgütlenmeler, başlangıçta devrimci ayaklanma, zafer durumunda ise devrimci iktidar organları haline gelirler. İşçi konseyleri şiarı da, tıpkı üretimin denetlenmesi şiarı gibi, bir geçiş dönemi şiarıdır; ileri sürülmesi ve elbette olanaklı hale gelmesi, devrim dalgasının yükseliyor olması ile sıkı sıkıya bağlantılıdır. Devrimci durumun olmadığı koşullarda butürden bir şiar, hayatta karşılık bulamamasından bağımsız olarak, konsey örgütlenmesinin içini boşaltmak ve onu gülünç bir oyuncak durumuna düşürmek anlamına gelir. (Aynı konuda bkz. Komünist Enternasyonal Programı, s.88. Komünistler bu sorunu, DHKP-C’nin “halk meclisleri” düşüncesinin eleştirisi çerçevesinde, 1996 sonbaharında ayrıntılarıyla ele aldılar.)

Fakat gariptir, “öncü parti” olarak MLKP, üstelik “önder parti hedefine kilitlen”diği bir gelişme aşamasında, devrimci strateji ve taktiğin bu en temel esaslarından habersiz görünüyor. Bunlar bir gazete makalesinde yer alsa, insan çala kalem yazılmış ve redaksiyondan geçmemiş bir yazının azizlikleri deyip geçebilir. Ama söz konusu olan önden hazırlanıp bir parti kongresine sunulan, orada tartışılıp onaylanan ve kongreden uzun aylar sonra kamuyona sunulan bir metindir. Ve işte böyle bir metinde, bu denli saçma bir dizi görüş yer alabilmektedir. Demek ki “öncü parti”nin bilinç düzeyi gerçekten budur ve bu durumda onun yıllarca hep geriden gelmesinde, hep de arkadan sürüklenmesinde garipsenecek bir yan yoktur.

Öteki bazı sorunlar

Politik Rapor’un “iç politik durum”a ayrılmış bu ikinci ana bölümünde üzerinde durulabilecek başka sorunlu görüşler de var. Fakat seçtiğimiz örneklerden de farkedilebileceği gibi, biz daha çok sınıf mücadelesi ve devriminin yasalarıyla bağlantılı olanlar üzerinde durmayı, “öncü parti”nin bu açıdan durumu hakkında bir fikir edinmeyi tercih ettik.

Yine de ötek bazı konular hakkında birkaç kısa değinmede bulunalım. Bunlardan biri AB ve Türkiye ilişkilerine ilişkin değerlendirmedir. Politik Rapor’un değerlendirmelerine bakılırsa, gerekçeleri farklı olsa da, “Türk burjuva devletinin AB’ye girişi, ABD, AB ve sermaye oligarşisinin ortak stratejisine dönüşmüş” bulunmaktadır (s.81). Gerçi AB, Türkiye’nin kendisine yük oluşturacak ağır sorunlarının ve ABD’nin neden onu AB’ye sokmak istediğinin tümüyle farkındadır. Fakat “Yine de onlar Türk burjuva devletinin ABD’yle ilişkilenişini bozup değiştirmenin, AB’ye bağımlılığını güçlendirip derinleştirmenin en kestirme yolunun bu devleti saflarına kabul etmekten geçtiğini” bilmektedirler! (s.80) Bu orijinal değerlendirmeyi konuyla ilgilenen okurların dikkatine sunmakla yetiniyoruz.

Politik Rapor’un bir başka orijinal değerlendirmesi, 102-104. sayfalarda yer verilen köylülük ile küçük esnafların durumu üzerinedir. Değerlendirmeye bakılırsa, sermaye ve devleti, Kürt savaşından dolayı ve bu savaşta kitle desteğini korumak üzere, ‘90’lı yılların sonuna kadar bu kesimlere “zorunlu” tavizler vermiştir. Fakat tam da Kürt yenilgisinin ardından, nihayet bu kesimlere karşı da saldırıya geçmiş ve böylece “zorunlu rüşvet dönemi” de sona ermiştir. Gerçi bu pek orijinal yorum, anlatımının kronolojik akışı içinde, saldırıların gerçekte sürekli olduğunu, fakat son yıllardaki yeni krizler ve İMF saldırı programlarıyla bunların ağırlaştığını da söylüyor. Fakat her şeyi “katıp karıştırmak”, parti kongresine sunulmuş bir Politik Rapor için kolay hoşgörülebilir bir kusur değildir herhalde.

Politik Rapor kapsamında değinmeden geçemeyeceğimiz iki sorun daha var.

Bunlardan ilki, iki MLKP kongresi arası dönemde “emekçi semtlerin çehresinde” meydana gelen “önemli değişikler” üzerine. (s.99-101) Politik Rapor’un bu konudaki değerlendirmelerini oldukça önemli buluyoruz ve ekte yorumsuz olarak sunuyoruz. Belki buna yalnızca bir-iki soru ekleyebiliriz: Neden semtlere yönelik çürütücü saldırı, üstelik semt çalışması yapanları da kapsayacak düzeyde, bu denli kolay sonuç verebilmiştir? Bunun semtlerin heterojen ve karmaşık sosyal-kültürel dokusuyla ne türden bir ilişkisi var acaba?

Öteki sorun, Politik Rapor’un reformist sola ilişkin değinmeleri üzerine. Rapor, iki kongre arası dönemde, “küçük-burjuva reformizminin sosyal-şovenist pratiğine, bir de, diktatörlüğün 19 Aralık katliamı sonrası ölüm orucu eylemi karşısında faşizmle uzlaşmayı eklediği”ni tespit ediyor. (s.115) Bunlara, SİP’in 28 Şubat’ın dümen suyunda hareket etmeye özel bir özen göstermesini; SİP’le birlikte EMEP’in 11 Eylül sonrasında sorunu “savaşa da teröre de karşıtlık” biçiminde koymasını da ekleyebilirdi.

Fakat biz asıl şunu sormak istiyoruz: Politik Rapor’un hakkında böyle ağır bir değerlendirme yaptığı bir reformist sol nasıl oluyor da 3. kongresinin hemen ardından MLKP’nin güç birliği muhatabı olabiliyor? Henüz bu derece alçalmadığı bir sırada “küçük-burjuva reformizmi”yle “genel sol birlik” içinde bile yer almayı kesin bir dille reddedenler, nasıl oluyor da “sosyal-şovenist pratiğine” bir de “faşizmle uzlaşmayı eklediği” bir dönemin ardından onu temel bir seçim ittifakının ana muhatabı olarak seçebiliyorlar?

Bu soruların yanıtlarını geçen bölümlerde vermiş bulunuyoruz. Buna burada şunu ekleyebiliriz; geçmişten beri kullanılan ve bu arada Politik Rapor’da bolca yinelenen “komünist ve devrimci hareket” tanımı, gerçekte MLKP için artık anlamını yitirmiştir. Gerçek yönelimleri ve pratiği tüm açıklığı ile gösteriyor ki, onun için artık reformist sol eksenli “genel sol birlik” vardır.

Saçmalıkta akıl almaz ısrar

“Öncü parti”nin bilinci konusunda bir fikir edinmek üzere Politik Rapor’dan kongre kararlarına geçiyoruz. MLKP 3. Kongresi, programdaki bazı küçük değişikliklerin yanı sıra “Birlik Kongresi Belgeleri” arasında yer alan “Strateji belgesi”nde de birkaç kelimelik ifade değişiklikleri yapmış bulunuyor (“kongre kararları” derken bunları kestediyoruz). Bundan anlıyoruz ki “Strateji belgesi” de bağlayıcılık bakımından MLKP programı ve tüzüğü ile aynı değerdedir; onda ifade değişiklikleri yapmak bile ancak kongre kararı ile olanaklı olabilmektedir. Bu doğruysa eğer, MLKP 3. Kongresi’nin bu belgeyi baştan aşağı gözden geçirmesi gerekirdi. Zira burada yer alan değerlendirmelerin önemli bir bölümü ya kendi mantığı içinde bile artık tümüyle geçersiz hale gelmiştir ya da bzı örneklerini görmüş bulunduğumuz gibi pratikte bizzat MLKP tarafından artık terkedilmiş, ortada (kağıt üzerinde!) bırakılmıştır. (Durumun anormalliğini vurgulamak üzere bunu burada hatırlatmakla yetiniyoruz).

MLKP 3. Kongresi’nin “Strateji belgesi”nde yaptığı ifade değişikleri, “Strateji ve Taktik Belgesinde Düzeltme” başlığı taşıyor. Önce bu “düzeltme” kararının yayınlanmış metnini olduğu gibi görelim:

“Türk-Kürt, alevi-sünni, laik-şeriatçı vb. özgün karşıtlıklara dair Birlik Kongresi belgelerine ve parti çizgisine yapılan eleştiri ve itirazları yanlış bularak reddeden, bu konuda Birlik Kongresi’nin perspektif, analiz ve kararlarını teyit eden 3. Kongremiz, strateji belgesinin ‘c) Devrimimizin gelişme çizgisi üzerine’ başlıklı bölümünde yer alan ‘Birincisi, Türkiye’yi antiemperyalist demokratik devrime ve bu devrimin zaferine götürecek olan yolun, burjuvazi-proletarya, devlet-halk vb. açık sınıfsal ve siyasal karşıtlıklar yanı sıra, fakat bunlardan daha çok, Türk-Kürt, sünni-alevi, laik-şeriatçı gibi somut biçimler üzerinde yükselen bir iç savaş ya da savaşlar serisinden geçerek gelişeceğidir’ biçimindeki kısmın bir ifade eksikliği taşıdığı ve bunun, sorunun konuluşunun özüne uygun tarzda gderilmesi gerektiği düşüncesini yerinde bularak, söz konusu bölümün ‘‘Birincisi, Türkiye’yi antiemperyalist demokratik devrime ve bu devrimin zaferine götürecek olan yolun, burjuvazi-proletarya, devlet-halk vb. açık sınıfsal ve siyasal karşıtlıkların yanı sıra, faşist diktatörlüğün kışkırtıp örgütleyeceği Türk-Kürt, sünni-alevi, laik-şeriatçı gibi somut biçimler üzerinde yükselen gerici bir iç savaş ya da savaşlar serisinden geçerek gelişeceğidir’ biçiminde değiştirilmesini kararlaştırır.” (Partinin Sesi, sayı: 36, s.126)

Herhalde hiçbir şey, MLKP’nin bugünkü teorik ve siyasal kavrayışının gerçekte ne olduğunu bu karar metninden daha iyi özetleyemezdi. Kendi nesnelliği içinde bu karar, gerçek bir kavrayışsızlığı yansıtmanın ötesinde, teorik açıdan bir cehalet ve siyasal açıdan akıl almaz bir sorumsuzluk örneğidir. Devrimci olmak iddiasındaki bir parti düşününüz ki, kalkıp bugünün Türkiye’sinde hedeflediği devrimin, dahası bu devrimin zaferine giden yolun, sınıfsal karşıtlıkların yanı sıra, “faşist diktatörlüğün kışkırtıp örgütleyeceği Türk-Kürt, sünni-alevi, laik-şeriatçı gibi somut biçimler üzerinde yükselen gerici bir iç savaş ya da savaşlar serisinden geçerek gelişeceği”ni söyleyebilsin! Burada bir düşünsel sapmadan çok bir düşünce bozuklu&crren;u ile yüzyüzeyiz.

Bu garip düşünce yıllardır “Birlik Kongresi Belgeleri”nin temel metinlerinden biri olan “Strateji belgesi” içinde duruyor. Zamanında, Birlik Kongresi’nin hemen ertesinde Perinçek ve bundan bir yıl sonra da MLKP’nin o zamanki reformist “yoldaşlar”ı üzerine atlayıp bu düşünceyle oynamış, onu devrimci hareketi karalamanın bulunmaz bir fırsatı olarak kullanmışlardı. Bunun temel ve bağlayıcı nitelikteki bir belgede hala yer alması, öyle anlaşılıyor ki gelinen yerde MLKP saflarındaki bazı devrimcilerde de rahatsızlık yaratmış, onların eleştiri ve itirazları çerçevesinde konu 3. Kongreye taşınmıştır. Ve MLKP 3. Kongresi bunu, bu yerinde eleştirileri ve itirazları, yıllar sonra da olsa bu budalalık örneği düşüncenin yükünden kurtulmanın bir olanağı olarak değerlendireceğine, tutup onu yeniden “teyid” etmeyi marifet sayabilmiştir. Yaptığı ifade dğişiklikleriyle güya kusurlarından arındırarak! Oysa tersine, düzeltilmiş biçimiyle bu düşünce, eskisinden daha saçma bir içeriğe ve anlama büründürülmüştür. Ama MLKP’nin tepesindekilerde bunu görüp anlayacak kafa ve sorumluluk duygusu nerede?

Başlangıçta belki masumca bir budalalığın ürünü olan bir düşüncede yıllar sonra hala ısrar etmek, bunu yapanları içinden çıkamayacakları bir batağa sürükleyebilir. Nitekim ister devrimci ister reformist Kürt hareketinin kuyruğuna her biçimiyle yapışmayı bir değişmez çizgi haline getirenlerin bu davranışının gerisinde aynı zamanda bu türden orijinal düşüncelerin kaçınılmaz politik sonuçları vardır. Aynı şekilde, “Kürt ulusu”nu bir bütün olarak devrimci ilan eden ve stratejik saflaşmanın devrimci kutbuna yerleştiren programatik düşünce de bu orijinal saplantıdan çok ayrı değildir; onunla aynı mantığa oturmakta, benzer sonuçlara çıkmaktadır.

“Devrimin gelişme çizgisi” ve
etnik/dinsel çatışmalar

Bu orijinal düşünceyi daha yakından görelim ve buna öncelikle yapılan düzeltmeden başlayalım. Karar metni, konuya ilişkin olarak “Birlik Kongresi’nin perspektif, analiz ve kararlarını teyit” ettiğini, bununla birlikte ilgili pasajın bir “ifade eksikliği” de taşıdığını, bu eksikliğin “sorunun konuluşunun özüne uygun tarzda giderilmesi” durumunda ortada sorun kalmayacağını söylüyor. Pasajın ilk biçiminde; “Türkiye’yi antiemperyalist demokratik devrime ve bu devrimin zaferine götürecek olan yolun” sınıfsal karşıtlıkların yanı sıra, “fakat bundan daha çok, Türk-Kürt, sünni-alevi, laik-şeriatçı gibi somut biçimler üzerinde yükselen bir iç savaş ya da savaşlar serisinden geçerek gelişeceği” söyleniyor. Yani ilk biçim, devrimin, sınıfsal karşıtlıkların yanı sıra fakat ondan da ¸ok, etnik ve dinsel karşıtlıklardan doğacak çatışmalardan, bunlar ekseninde gelişecek bir iç savaşlar serisinden geçerek gelişeceğini ve zafere ulaşacağını söylüyor. Burada yapılan düzeltmelerin ilki, “fakat bundan daha çok” ifadesinin atılmış olmasıdır. Ne var ki bu düzeltme, sorunun özünü değiştiren, akıl almaz anormallikteki düşünceyi bir nebze olsun hafifleten herhangi bir yenilik getirmiyr. İlkinde asıl ağırlık etnik ve dinsel karşıtlıklardan doğacak çatışmalara, bunların yolaçacağı “iç savaş ya da savaşlar serisi”ne verilirken, yapılan düzeltmeyle, devrimin zaferine giden yolda, sınıfsal çatışmalar ile etnik ve dinsel çatışmalara eşit şans tanınmış olunuyor. Yani saçmalık özü yönünden tüm görkemiyle yerli yerinde duruyor.

İkinci düzeltmede, etnik ve dinsel çatışmaların kaynağına işaret eden bir ilave yapılmış ve bu yolla kışkırtılacak iç savaş ya da savaşların gerici niteliği vurgulanmış (eklenen ifadeleri siyah olarak veriyoruz): “... faşist diktatörlüğün kışkırtıp örgütleyeceği Türk-Kürt, sünni-alevi, laik-şeriatçı gibi somut biçimler üzerinde yükselen gerici bir iç savaş ya da savaşlar serisi...”

“Türk-Kürt, sünni-alevi, laik-şeriatçı” çatışmasının gerici kaynağına ve bundan doğabilecek iç savaşların kesin gerici, karşı-devrimci niteliğine yapılan bu vurgular kuşkusuz yerinde olmuştur. Fakat işte tam da bu sayede, stratejik plan ve “devrimimizin gelişme çizgisi” tanımı içinde bunlara yer vermenin tüm akıl dışı saçmalığı da böylece açığa çıkmıştır. Zira hiçbir devrim, hele de onun zaferine giden yol, “faşist diktatörlüğün kışkırtıp örgütleyeceği Türk-Kürt, sünni-alevi, laik-şeriatçı gibi somut biçimler üzerinde yükselen gerici bir iç savaş ya da savaşlar serisinden geçerek” gelişmez. Bu tamı tamına karşı-devrimin yoludur. Emekçilerin etnik ve dinsel temellerde birbirine kırdırtılması ve onyıllarca giderilemeyecek düşmanlıklar içine itilmesi saesinde, devrimin belki de uzun onyıllar için imkansızlaştırılmasının yoludur. Bunun ne demek olduğunu anlamak istiyorsak, basitçe eski Yugoslav cumhuriyetlerinde olup bitenlere bakmamız yeterlidir.

Dolayısıyla, bu ikinci düzeltmenin yarattığı açıklık temelinde, MLKP 3. Kongresi’nin bu saçma düşünceyi temelden reddetmesi, “Strateji belgesi”nden onu ve onu tamamlayan herşeyi çıkarıp atması gerekirdi. Oysa o böyle yapmak yerine, tutup bu düşünceyi ve onu üreten “perspektif, analiz ve kararları” yeniden onaylama yoluna gitmiştir!

Egemen sınıfların değirmenine su taşımak

‘90’lı yılların ortalarından itibaren devrimci akımlara yönelik ağır ve bayağı saldırılara yeniden başlayan Perinçek, Birlik Kongresi Belgeleri’nin yayınlanmasının ardından MLKP’nin hala sürdürmekte ısrar ettiği görüşleri bulunmaz bir fırsat olarak anında diline doladı; bir başyazısını bu konuya ayırarak, yukarıdaki saçmalıkları devrimci akımların MİT’in, kontrgerillanın oyuncağı haline geldiğinin kanıtı saydı. Bu alçakça bir karalamaydı; fakat “Türk-Kürt, sünni-alevi, laik-şeriatçı” çatışmasından geçerek gelişecek bir devrime ilişkin o aptalca düşünceler buna fazlasıyla malzeme sağlıyordu.

Ardından, 1995 Mart’ında, devletin Gazi provokasyonu yaşandı ve bu geri teperek devlete karşı büyük bir halk direnişine yolaçtı. Atılım o bildiğimiz ataklığı ile, konuya ilişkin yazılarının birinde, doğrudan devlete karşıtlık çizgisinde gelişen bu halk hareketini tutup tartışmakta olduğumuz orijinal saçmalığın bir doğrulanması saydı (sayı: 27, 8-15 Nisan ‘95). Tam da, MLKP’nin hala sıkıntısını çektiği ve 3. Kongresi’nde revizyona tabi tuttuğu o tartışmakta olduğumuz pasaja dayandırılan bu yorum, tepeden tırnağa saçma ve gerçek dışıydı. Gazi’de bir Alevi-Sünni çatışması değil, bunu kışkırtmaya yönelik bir kontrgerilla provokasyonu yaşanmıştı. Fakat provokasyon ters tepmiş, Gazi Mahallesi halkı öfke ve tepkisini faşist katillere ve devlete yöneltmişti. Yani Gazi’de, “Strateji belgesi”nde “özgün karşıtlıkar” adı altında (s.91) pek bilimsel tanımlamalara da konu edilen türden bir çatışmayla değil, tipik bir halk-devlet çatışmasıyla, tam da “açık sınıfsal ve siyasal karşıtlığa” dayalı bir çatışma ile yüzyüzeydik.

Atılım’ın bu budalaca yorumunun ardından “Strateji belgesi”nin orijinal saplantısını bu kez o sıralar dolu dizgin bir tasfiyeci süreç yaşayan Özgürlük Dünyası yazarları dillerine doladılar ve buradaki düşünce zaafiyetini kendilerince istismar ettiler. (Sayı: 78, Haziran-Temmuz ‘95, s.29-31) Düşüncenin sahipleri o zaman “komünist” olarak gördükleri ve “yoldaşlar” olarak hitap ettikleri bir kaynaktan gelen ve esası yönünden doğru da olan bu eleştiriden yararlanarak orijinal saçmalıklarını bir yana bırakacaklarına, verdikleri yanıtta deyim uygunsa iyice batağa battılar. (Proleter Doğrultu, sayı: 2, Ağustos-Eylül ‘95, s.36-46)

Daha genel bir tartışmanın bir bölümünü oluşturan ve 11 dergi sayfasını bulan bu uzun yanıt “Demagojinin de bir sınırı olmalı” başlığını taşıyor. Ama insan bu yazıyı incelediği zaman aynı şeyi onun yazarları hesabına da düşünüyor. 11 sayfalık bu laf kalabalığı içinde bir yandan orijinal saçmalık derinleştiriliyor, öte yandan ise yanıtı en net biçimde verilmesi gereken en önemli sorun üzerinden sessizce atlanıyor. İnsan koca yazı boyunca en kritik olan soruya herhangi bir yanıt bulamıyor. Uzun laf kalabalığı, tartışma dışı olan ve genel kabul gören bir sürü şeyi sıralıyor; ama tüm bunları tartışmalı sorunun özünden kaçmak için kullanıyor. Etnik ve dinsel çatışmaları “devrimin gelişme çizgisinin” somut biçimleri olarak ele alan o garip düşüncenin/formülasyonun nasıl olup da savunulabildiğine yanıt vermekten ¨zenle kaçınıyor.

Proleter Doğrultu, o dönemki “yoldaşlar”ına verdiği yanıtta daha baştan kendini bir yanlış tanımlamalar ve tespitler batağına saplıyor. Sorunu tutup daha en baştan “Türk-Kürt, sünni-alevi, laik-şeriatçı çelişkisi” olarak tanımlıyor ve daha ilerde öfkeyle karışık bir güvenle soruyor: “Birinci soru şu; Anadolu coğrafyasında yüzyıllardır süregelen belirli tarihsel koşullarda oluşmuş bir ‘Alevi-Sünni’ çelişkisi toplumsal bir gerçek midir, değil midir?” Bunu az ilerde bir ikinci soru izliyor: “İkinci olarak; Aleviler Osmanlı İmparatorluğu dahil, Anadolu’da yüzyıllardır ezilmekte midir?” (s.40) Bu iki soruyu ise az aşağıda şu türden tanım ve tespitler izliyor: “Sünni-Alevi çelişkisi toplumsal bir gerçektir ve kökleri tarihin derinliklerindedir.” “Demek ki birinci veri, Alevi-Sünni kutuplaması toplumsal bir gerçektir” (s.40)

Bu soruları soranlar, iki ayrı soruda birbirinden tümüyle farklı iki ayrı sorunu dile getirdiklerini gözden kaçırıyorlar ya da bunları bilerek birbirlerine karıştırıyorlar. Alevilik ve Sünnilik iki ayrı kültür olduğu ölçüde, bu kültürlerin etkisi altındaki emekçilerin birbirlerine karşı tarihten kök alan önyargıları, buradan gelen mesafeli tutumları, kışkırtmalardan da beslenen yer yer pasif düşmanlıkları elbette “toplumsal” bir gerçektir. Ama bunu alıp toplumsal “çelişki” ve “kutuplaşma” olarak nitelemek ve toplum düzeyinde genelleştirmek, bununla da kalmayıp devrimci stratejinin bu “çelişki” ve “kutuplaşma”ları veri olarak değerlendirmesi gerektiğini savunmak, sorunun özünü tam da egemen sınıfların arzuladığı doğrultuda bozup karartmaktır.

Bu toplumda Aleviler ve Kürtler, onlarla birlikte öteki bazı dinsel azınlıklar ve azınlık milliyetler, sistematik biçimde eziliyorlar ve bu ezilmişliğin uzunca bir tarihsel geçmişi var. Fakat bu ezilmişlik, ulusal ve mezhepsel farklılıkların varlığından ve doğasından değil, egemen sınıfın çıkarlarından ve çıkarları çerçevesinde izlediği politikadan kaynaklanıyor. “Sünni-Alevi çelişkisi”, “Alevi-Sünni kutuplaşması”, “Kürt-Türk çelişkisi”, “Kürt-Türk kutuplaşması” üzerine ahkam kesmek, bunu derin “tarihi ve toplumsal köklere” oturtmak, böylece de nesnel bir “toplumsal-siyasal çelişki” mertebesine çıkarmak, tam da sorunun özünü ve esasını karartmak, sınıfsal nedenlerini ve kaynağını gizlemek, böylece egemen sınıfın değirmenine su taşımaktır. “Çelişki&148;, “kutuplaşma” ve nihayet “çatışma”, uluslar ve mezhepler arasında değil, ezilen ulustan ve ezilen mezhepten halk kitleleri ile egemen sınıf ve onların devleti arasındadır.

Çelişkinin bu tür bir tanımı nesneldir ve doğası gereği devrimci bir anlam taşır, devrimci olanaklar barındırır. Çelişki bu gerçek biçimiyle ele alındığında, onun bir kutbunda ulusal ya da mezhepsel açıdan ezilenler, işin aslında da ezilen ulusun ya da mezhebin emekçi halk kitleleri, öteki kutbunda ise egemen sınıf ve onun devleti vardır. Sorun bu biçimde konulduğunda, egemen sınıfın oyunlarını bozmakla ve ulusal/mezhepsel ezilmişliği ona karşı bir silaha çevirmekle kalmayız, yanı sıra ezilen mezhep ya da ulus burjuvazisinin bu ezilmişliği kendi sınıf çıkarlarına alet etmeye yönelik girişimlerine de sağlamca bir set çekmiş oluruz.

Fakat sorunu, çelişkiyi, kutuplaşmayı ve nihayet çatışmayı “Alevi-Sünni” ya da “Kürt-Türk” ekseninde koyduğunuzda böylece onu baştan aşağı çarpıtmış olursunuz. Ona egemen sınıfların arzuladığı ve ihtiyaç duydukları her durumda kendi sınıf çıkarları ve tercihleri doğrultusunda kullanabilecekleri bir biçim vermiş olursunuz. Bu ülkede onyıllardır devrimciler “Alevi-Sünni”, “Kürt-Türk” çelişkisi ve çatışması yaratmaya yönelik girişimleri, egemen sınıfın emekçileri yapay bir biçimde bölmek ve birbirlerine düşürmek oyunu olarak suçlayıp mahkum etmişlerdir. Fakat öte yandan Alevi ve Kürt ezilmişliğine sahip çıkarak, mezhepsel baskı ve ayrıcalıkların kaldırılmasını, Kürtler’in özgürlüğünü ve hak eşitliğini savunmuşlardır.

MLKP, bu denli açık ve anlaşılır bir sorunu tutup içinden çıkılmaz hale getirmiştir. Ne adına? Devrimimizin ne türden “özgün karşıtlıklar” üzerinden geçerek zafere ulaşacağına özgün bir yorum getirmek adına! Burada saçmalığın bin türlüsü var ama devrimin ve devrimci düşüncenin zerresi yok.
Proleter Doğrultu’nun bilgiç yazarları bilgiç olarak niteledikleri “yoldaşlar”ına soruyorlar: “ÖD’nin bilgiç yazarlarına soruyoruz: ‘Alevi-Sünni, Kürt-Türk, laik-şeriatçı’ çelişkisi ve kutuplaşması, Türkiye ve Kürdistan’ın bugün, sosyal ve siyasal gerçekleri midir, değil midir? Yoldaşlar, bunları, MLKP-K icat etmedi, yaratmadı; o, sadece bir veri olarak kabul etti...”(s.43)

Bütün sorun da zaten bu “veri olarak” kabul ettiğiniz şeylerden çıkıyor. Sorunları nesnel toplumsal-siyasal özü ve kaynağı üzerinden koyacağınıza, tutup onları egemen sınıfın yerleştirmeye çalıştığı çarpıtılmış bilinç üzerinden koyuyorsunuz ve sonra da biz olanı “veri” aldık diyorsunuz. Temel sınıfsal çelişkilerin yanı sıra ezilen ulus ve mezhep gerçeğine, emekçilerin bir kesiminin buradan gelen çifte, hatta üçlü ezilmişliğinin devrimci sınıf mücadelesi için yarattığı olanaklara işarete edeceğinize, tutup etnik ve mezhepsel temele dayalı toplumsal çelişki ve kutuplaşmalardan sözediyorsunuz. Bununla da kalmıyor işi iyice saçmalığa vardırıyorsunuz; bu çelişki ve kutuplaşmalara dayalı çatışmalar üzerinden devrime, giderek de devrimin zaferine yol alınabileceğini söyleybiliyorsunuz.

Hala da savunma budalalığı gösterdiğiniz o orijinal formülasyonunuz nesnel mantığı yönünden tamı tamına bu anlama geliyor. Kaldı ki “Strateji belgesi”nin konuya ilişkin öteki bazı formülasyonları bunun hiç de rastlantı olmadığını ayrıca gösteriyor. İşte onlardan biri:

“Devrimin belli başlı özgün karşıtlıklar üzerinden iç savaşlar serisi halinde ve nispeten uzunca bir zaman dilimine yayılarak gelişmesi, dengesiz özellikler göstermesi, özellikle Batı’da merkezlerden çevrelere doğru bir gelişme eğrisi çizmesini belirleyen başkaca faktörler de söz konusudur. En başta, alevi-sunni, laik-şeriatçı, Türk-Kürt vb. karşıtlıklar, devrime olduğu kadar karşı-devrime de önemli yedekler sunmaktadır...” (s.91)

Son kongrede yapılan düzeltmeye göre, bu “özgün karşıtlıklar”ın ürünü çatışmalar, tümüyle faşizmin kışkırtmalarının ürünü olabilir ancak. Bunlardan doğacak iç savaşlar da bu nedenle tümüyle gerici ve karşı-devrimcidir. Oysa yukardaki pasajın ilk cümlesi devrimin tam da bu “özgün karşıtlıklar”dan doğacak “iç savaşlar serisi halinde gelişeceğini” söylemektedir. İkinci cümle ise yeterli açıklıktadır ve her şeyi ele vermektedir. “Alevi-sunni, laik-şeriatçı, Türk-Kürt vb.” biçimdeki bu “özgün karşıtlıklar” devrime önemli yedekler sağlamaktadır, her ne kadar benzer biçimde karşı-devrime de sağlasa da...

“Strateji belgesi” hesapların birçok bakımdan bu “özgün karşıtlıklar” üzerine yapıldığını ele veren çok sayıda düşünce içermektedir. Ama ne bizim yerimiz bunların her birini tek tek ele almaya olanak veriyor, ne de bunca açıklama ve kanıttan sonra artık buna gerek vardır. Sorun gerçekte yeterince açıktır; 3. Kongrede hala da savunulan bu düşünce çizgisi, devrimci olmak iddiasındaki bir parti için skandal olarak nitelenebilecek düzeyde bozuktur ve MLKP’nin “öncü parti” bilincinin nişanesi olmaya hak kazanmaktadır.

Bütün bunların ışığında son olarak söyleyeceğimizi daha en baştan söylemiş bulunuyoruz: Bu kafayla “öncü” değil olsa olsa kuyrukçu olunur...



“Emekçi semtlerin çehresinde önemli değişiklikler...”

“2. Kongremizden sonraki yıllarda emekçi semtlerin çehresinde önemli değişiklikler meydana geldi. Daha 1996 sonundan itibaren inisiyatifi ele geçirmeye başlayan faşist rejim, görevli çeteleri ve resmi güçleri aracılığıyla tam bir toplumsal çürütme saldırısına girişti. Uyuşturucu, kadın bedeninin satılması, insani değerlerin ve dayanışma kültürünün yerine hayvani bir bireyciliğin ve bencilliğin geçirilmesi, lümpenliğin, serseriliğin, polis muhbirliğinin, ajanlığın ve mafyacılığın özendirilmesi, alkol tüketiminin sınırsızca yaygınlaştırılması bunların başında gelir. Bu, aynı zamanda, suyu çürüterek devrimci ve komünist hareketi çürütme planıydı. Faşizmin tüm bu konularda devlet terörü ve çete şiddeti eşliğinde belirli bir başarı elde etmesi, komünist ve devrici hareketin emekçi semtlerde yürüttüğü politik faaliyetin gerilemesiyle, örgütsel daralma ve nitelik zayıflığıyla paralel tarzda ve uzun bir süreç sonunda gerçekleşti.

“İstanbul dışta tutulursa, 1996 sonrası süreçte belli başlı sanayi kentlerinin ve büyük şehirlerin emekçi semtlerinde sömürü düzenine ve faşizme karşı mücadele adeta dibe vurdu. İstanbul’da da büyük bir gerileme, daralma ve etkisizleşme süreci yaşandı. Hali hazırda bu gerçeklik değiştirilebilmiş değildir.

“Aynı yıllarda komünist ve devrimci hareket de, emekçi semtler cephesinde ciddi bozulmalar yaşadı. Su çürüdükçe suyun içinde hareket edenler de bundan paylarını aldılar. Kitlelere yabancılaşma, ‘zorunlu bağış’, zor kullanımında ilkesizlikler, milis kavramının ve içeriğinin bozulması, düşman sızmalarına açık hale geliş, sempatizan çevrelerde ve tek tek bazı aktivistlerde lümpen-serseri kültürüyle uzlaşma, giderek ona ayak uydurma, disiplin yoksunluğu, politik kötümserlik ve umutsuzluk vb. gerçekler komünist ve devrimci hareketin emekçi semtlerindeki çalışma, örgüt ve militanlarının gerçekleri haline geldi.”

(Politik Rapor, s.99-100)