4 Mayıs'02
Sayı: 17 (57)


  Kızıl Bayrak'tan
  Dünyada ve Türkiye'de 1 Mayıs
  Geleceğimizi kazanmak için ihanet barikatını yıkalım!
  İstanbul'daki kutlamalar üzerinden 1 Mayıs'ın gösterdikleri
  1 Mayıs'ın sunduğu verilerden yararlanmasını bilmeliyiz
  İstanbul'da 1 Mayıs haber ve yorumları...
  "Milli birlik" değil, sınıfın birlik ve dayanışma isteği öne çıktı!..
  Ankara'da 1 Mayıs ve gençlik
  İşçi ağırlıklı 25 bin kişilik katılım
  Son yılların en coşkulu ve kitlesel 1 Mayıs'ı...
  Zor dönemin bilinçli, inançlı ve soluklu devrimcileri.../2
  İllerde 1 Mayıs...
  Türk-İş Başkanlar Kurulu eylem takvimi açıkladı...
  Dünyada 1 Mayıs...
   Filistin'de son gelişmeler
   Filistin halkı direnmeye devam ediyor
   Kürdistan devrimi ile Türkiye devrimi üzerine düşünceler...
   Deniz, Yusuf, Hüseyin yaşıyor... Direniş geleneği sürüyor...
   Yaşayacaksan onun gibi yaşa, öleceksen onun gibi öl!..
   Mücadele postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
Kürdistan devrimi ile
Türkiye devrimi üzerine düşünceler...

Serhat Ararat

Giriş

Reformist, teslimiyetçi ve tasfiyeci çevre ve kişilere bakılırsa, devrimler dönemi çoktandır kapanmıştır. Artık temel ulusal ve toplumsal sorunların çözümü, düzen içi arayışlar ve reformlardan, akılcı diyaloglardan, toplumsal uzlaşma ve barıştan, “barışçıl demokratik yöntemlerden” geçmektedir! Dolayısıyla devrimden, devrimci iktidar hedefinden söz etmek çağın gerisinde kalmak, “dinazorlaşmak” ve dogmatik kalmak demektir!

Aslında bu iddiaların ve yaklaşımların hiçbir yeniliği, orijinalliği yok. 19. yüzyılın sonlarından bu yana sistematik bir biçimde dile getirilen ve teorileştirilen, her dönemde yeniden cilalanarak piyasaya sürülen iddia ve yaklaşımlardır bunlar. Ancak baştan sona bir devrimler ve karşı-devrimler yüzyılı olan 20. yüzyıl tarihi, son üç yıllık dünya, Ortadoğu, Türkiye ve Kürdistan tarihi reformist, teslimiyetçi ve tasfiyeci yaklaşımları, teorileri ve politikaları sayısız kez yerle bir etti. Eğer bugün bu anlayışların belli bir güç ve etkinlikleri varsa, bu, düzenin ideolojik kuşatması ve genel gücü ile devrimci emekçi, sosyalist güçlerin bugüne kadar kendilerini yeterince etkili bir politik seçenek haline getirememiş olmalarından kaynaklanıyor. Bu noktada kuşkusuz, devrimci sosyalist güçlerin kendilerini etkin bir devrimci seçeek haline getirmeleri, bunun gerektirdiği ideolojik, politik yenilenmeyi gerçekleştirmeleri ve örgütsel açıdan derlenip toparlanmaları kaçınılmaz olmaktadır.

Bu, yakıcı bir ihtiyaçtır. Bu yakıcı ihtiyaç Kürdistan ulusal kurtuluş hareketi ve Türkiye devrimci hareketi açısından ertelenmez, kaçınılmaz bir ihtiyaçtır.
Geçmeden küçük bir parantez açmakta yarar var. Evet, var olan durumun eleştirisi gereklidir. Bu, önemli ölçüde yapılmıştır. Ancak devrimci eleştirinin devrimci bir seçeneğin üretimi bağlamında bir anlamı vardır, yoksa bir tekrara yol açacağı kesindir. Dolayısıyla tasfiyeci çizginin eleştirisini devrimci bir programın geliştirilmesi çalışmalarıyla birlikte ele almakta, çalışmaları bu bütünlük içinde götürmekte kaçınılmaz bir zorunluluk vardır. Özellikle bu, bizim için çok daha yakıcıdır.

Teslimiyet ve tasfiyeciliğe karşı alınan tutum, aynı zamanda alternatif bir çizgi geliştirme amacını da taşıyordu. Bu, bir tartışma platformu olarak “Teslimiyet ve Tasfiyeciliğe Karşı Devrimci Çizgide Israr Bildirgesi”nde ortaya konulmuştur. Ancak bu belgede konulan düşüncelerin geliştirilmesi, olgunlaştırılması kaçınılmazdır. Kuşkusuz sorun, salt program ve strateji sorunlarında düğümlenmiyor, aynı zamanda nasıl bir siyaset, nasıl bir örgüt, nasıl bir öncülük, özgürlük ve otorite, örgüt ve birey, demokrasi ve merkezileşme, örgüt içi yaşam ve bütün bu konularda “iç tarihimizin” sorgulanması ve yeniden yazılması, derslerinin bilince çıkarılması gibi çok temel tartışma ve kendini üretme konularını içeriyordu. Bütün bu temel konularda geçmişin doğrularını içeren ve olumsuzluklarını da aşan bir yaklaşım, ancak doğru bir ideolojik ve programatik anlayış ve duruştan geçer. Omurgasını yitirmiş, iskeleti dağılmış bir bakış açısı ve duruşun bu temel görevleri başarması mümkün değildir, olamaz!

Bu sözlerimizle sağlam ve tanımlanmış bir ideolojik kimlikten ve çizgiden söz ediyoruz. Bu yaşamsal önemde, ancak yaşamsal önemde olan diğer bir noktada da şu: Bu kimlik ve çizginin içeriğinin yaşanan deneyimler ışığında ve geçmişimizin bütün değerlerini de içerecek şekilde doldurulmasıdır. Günlük yaşamdan ve mücadeleden kopmadan temel ve mutlaka başarmamız gereken görevimiz budur!

Devam ediyoruz. Sağa savrulmanın, liberalizme yatışın, düzen içi “çözümlere” övgünün revaçta olduğu bu son üç yılın gelişmeleri bir kez daha kanıtladı ki, dünyamızın temel sorunları ancak devrimle, dünya devrimi ile çözülebilir!

Aynı şekilde Kürdistan ulusal sorununun, Türkiye işçi sınıfı ve emekçilerinin temel toplumsal ve ekonomik sorunlarının çözümü devrimden, devrimci iktidar seçeneğinden geçer.

Devrimi ve devrimci iktidar seçeneğini hedeflemeyen hiçbir ulusal ve toplumsal projenin başarı şansı yoktur.

Kürdistan özgürlük, bağımsızlık ve demokrasi sorunu bir devrim sorunudur.

Türkiye işçi sınıfı ve emekçilerinin sosyalizm sorunu, bir devrim ve iktidar sorunudur.

Devrimin başarısı, devrimci iktidar mücadelesinin zaferi, doğru devrimci bir ideolojik çizgiden, iktidarı hedefleyen devrimci bir programdan, ideolojik-politik çizginin belirlediği, devrimin hedeflerini ve yönünü, dayandığı temel güçleri ve ittifaklarını, temel mücadele araçlarını çizen devrimci stratejiden geçer.
Kürdistan devrimi, özellikle ideolojik, programatik ve stratejik çizgiden sapışla, bu temel noktalarda başkalaşımla birlikte yenilgi sürecine girdi. Bu, aynı zamanda devrimci emekçi çizginin örgütsüzleştirilmesi, güçsüzleştirilmesi ve iktidarsızlaştırılması sürecidir de. Sonuç biliniyor: Utanç verici bir teslimiyet, ihanet ve eşi az bulunur bir tasfiye süreci!..

Yenilgi, öncelikle ideolojik kimlik ve çizgide, programda başladı, bu, stratejiyi kapsayacak genişliğe ulaştı. Dolayısıyla kaybedilen noktaların bütün boyutlarını açığa çıkarmak, bu konularda günün temel gerçeklerini de gözeten bir yenilenme çalışması içinde olmak kaçınılmaz olmaktadır. Bu, aynı zamanda yenilgiye uğratılan ve güçsüzleştirilen devrimci emekçi çizgimizin hak ettiği bir güce ve etkinliğe ulaşmasını da koşullayacaktır.

Devrimimizin stratejik sorunlarından biri olan ittifaklar sorununu ve bu bağlamda Türkiye devrimi ile ilişkiler sorunu üzerinde durmak, bu çerçevede son otuz yıllık mücadele tarihimizi incelemek ve doğru sonuçlara ulaşmak gerekiyor. Bu yazımızda bu konunun ana çizgilerini tartışmaya çalışacağız. Bu çalışma üzerinde yapılacak yapıcı ve verimli tartışmalarla ortaya konulan görüşlerin daha da geliştirileceği ve olgunlaştırılacağı açıktır.

I.

Devrimimizin ittifaklar sorununda, Türkiye devrimiyle ilişkiler sorunu, çok önemli, stratejik önemde bir yer tutar. Bu konudaki doğru veya yanlış bir yaklaşım devrimimizin kaderini doğrudan etkiler. Devrim tarihimiz bunun somut kanıtlarını sunmaktadır. Türkiye devrimi ile ilişkiler konusunda zengin bir teorik, politik birikim ve pratik deneyim vardır. Daha da önemlisi, izlenen göçertme politikalarının bir sonucu olarak yoğun ve yaygın bir nüfus hareketi yaşanmıştır ve bu, bugün de devam etmektedir. Kuşkusuz bu yakıcı gerçekliğin toplumsal ve politik sonuçları vardır. Bunları değerlendirme konusu yapmamak, devrimlerimiz arasındaki ilişkileri yeniden biçimlendirirken bu gerçekliği hesaba katmamak, hayaller dünyasında kalmaktan başka bir sonuç doğurmaz. Devrimlerimizin kaderini büyük ölçüde belirleyen bu temel konuyu soğukkanlı bir bi&cceil;imde tartışmak, yaşanan pratiklerin derslerini özümsemek ve günün gerçeklerini kavrayan bir düşünsel ve politik üretim içinde olmak, önemli bir görev olarak önümüzde durmaktadır.

Konu önemli ve bu nedenle dünden bu yana yaşanan süreci kısaca özetlemekte ve derslerinin altını çizmekte yarar var. Bu bölümde bunu yapmaya çalışacağız.

Gelinen aşamada iki ülkenin devrimleri arasındaki ilişkiyi salt ve herhangi bir ittifak ilişkisi olarak ele almak yanlış ve eksik olur. Aynı şekilde iki ülke devrimlerinin kendine özgü niteliklerini görmemek de büyük bir yanılgı olur. Gelinen aşamada Kürdistan ve Türkiye devrimleri arasındaki ilişkiyi, tarihsel aşamaları, nitelikleri, hedefleri ve çözecekleri görevler bakımından farklı devrimler olan, ama aynı zamanda daha çok iç içe geçen, birlik noktaları çoğalan Birleşik Devrimler anlayışı içinde değerlendirilmesi gereken özgün bir ilişki olarak değerlendirmek gerekir.

Bu temel görüşümüzü yaşanan deneyimler ışığında tartışmaya çalışacağız.

1970’li yılların ortalarında ulusal sorun, Kürt ve Kürdistan sorunu üzerinde yapılan teorik-ideolojik tartışmaları hatırlıyoruz. O dönemde Türkiye sol hareketi Kürdistan sorununu kavramaktan hayli uzaktı. Kuşkusuz bunun sayısız nedeni vardı, ama burada bunu tartışmak konumuz değil. Biz sadece o dönemin genel bir tablosunu saptamaya çalışıyoruz. Ulusal sorun kavrayışları yanılgılı olduğu gibi, Kürdistan ülke gerçekliğini özümseme noktasından da çok uzakta bir yerde duruyorlardı. Öncelikle somut tarihsel gerçekliklerin çözümlemesinden teorik, politik, örgütsel sonuçlar çıkarmak yerine, onlar, teoriyi kafalarındaki şemalara uyarlamaya çalışıyorlardı. Kürt sorunu, “ortak örgütlenme” noktasında kilitleniyor ve darlaştırılıyordu. Örgütlenme biçimi, sorunun sadece bir boyutuydu, ondan önce açığa ¸ıkarılması ve saptanması gereken temel noktalar vardı. Başka bir ifadeyle Kürdistan ulusal sorununu “ortak örgütlenme” veya “ayrı örgütlenme” ikileminden başlatmak ve sorunu bu ikileme sıkıştırmak aslında sorunu çözümsüzlüğe mahkum etmekten başka bir şey değildi. Bugün de sorunu böyle koymak, sorunu temelleriyle kavramak yerine, dallarıyla oyalanmak anlamına gelir.

Sorun, inkar edilen, her türlü varlığı imha sürecine alınan, ülkesi parçalanan, paylaşılan devletlerarası sömürge bir ülkenin ulusal özgürlük, bağımsızlık ve kurtuluş sorunuydu. Sömürgecilik ve ulusal imha, her şeyden önce üzerinde uygulandığı toplumu her açıdan örgütsüzleştirme, kurumsuzlaştırma ve iktidarsızlaştırma, tarihlerini kendi çıkarları doğrultusunda belirleme sistemidir.

Dolayısıyla, Kürt halkının kendi ulusal kurtuluş talepleri ve özlemleri doğrultusunda örgütlenmesi kadar meşru ve haklı bir şey olamaz. Bu haklı ve meşru hakkın, uluslaşmanın, özgürleşmenin ve kendi kaderine hükmetmenin önkoşulu olan örgütlenmenin tartışma konusu yapılması bile çok yanlıştı ve yaşamın katı gerçekleri tarafından yerle bir edildi. Kısacası yaşam ve pratik gelişmeler, “ortak örgütlenme” tezi altında Kürtlere dayatılan örgütsüzlük ve örgütsüz bırakma anlayışını yalanladı ve bu tartışma mücadele pratiği tarafından aşıldı. O dönemde devrimci emekçi çizgi öncülüğünde Kürdistan ulusal kurutuluş mücadelesini örgütleme ve Türkiye emekçileriyle ortak mücadele anlayışı doğru olan ve doğrulanan anlayıştı. Devrimci sınıf bakış açısı da bunu gerektiriyordu.

Özetle; “1970’lerin başında Kürdistan devrimi ile Türkiye devrimi arasındaki ilişkinin iki ülke devriminin sıkı bir ittifak sorunu olarak konulması doğru ve o gün geçerli olan anlayıştı. Ayrı örgütlenme, birbirini doğrudan etkileyen, ama ayrı iki ülke devrimi, ortak mücadele anlayışı doğruydu. Bu yaklaşımımız pratikte de doğrulanmıştır.” (Yolumuza Devam Ediyoruz’dan...)

Kürt halkının ulusal kurtuluşu doğrultusunda örgütlenmesiyle, Türkiye halkıyla ve emekçileriyle her düzeyde aynı hedeflere yönelik birlikte mücadelesi birbiriyle çelişmez, tersine birbirini bütünler. Genellikle bu diyalektik, doğru ve yeterli düzeyde kavranmadı. Ulusal kurtuluşçu örgütlenme anlayışı ve çabaları “milliyetçilik” olarak damgalandı. Kürdistan ulusal kurtuluş sorununun özünde Kürdistan emekçilerinin sorunu olduğu görülmedi, görülmek istenmedi. Bu da Türkiye’de devrimci enternasyonalist anlayış yerine şoven milliyetçi ve sosyal-şoven anlayışların güçlenmesine katkı sundu. Doğru devrimci yaklaşım, Kürt halkının devrimci ulusal kurtuluş mücadelesi doğrultusundaki çabalarını desteklemek, bunu özünde kendisinin mücadelesi olarak algılamak ve ortak mücadeenin ideolojik, politik, örgütsel ve psikolojik zeminini yaratmak ve güçlendirmekti...

Bir sonraki bölümde PKK’de devrimci emekçi çizgiden yaşanan sapmaları değerlendirmeye çalışacağız...