09 Mart '02
Sayı: 09 (49)


  Kızıl Bayrak'tan
  8 Mart'ın tarihsel anlamı ve güncel çağrısı
  Amerika Ortadoğu'dan defol!
  Herkese iş, tüm çalışanlara iş güvencesi!
  İşsizliğe çözüm sermayeden beklenemez
  Kürt halkını manevi yönden tümüyle bitirmek istiyorlar
  ABD tekellerine taşeronluk, sömürüde serbestlik!
  Sendikal ihaneti boşa çıkaralım!
  Eğitim-Sen Genel Kurulu ...
  "Emeğin korunması" uğruna mücadelenin anlamı ve önemi
  Dünya Emekçi Kadınlar Günü'nü coşkuyla kutladık
  Lenin'le kadın sorunu üzerine
  "Kadının asıl amacı sosyalizmi kurmak olmalıdır"
  Pişmanlık yasası!..
  8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü'nün düşündürdükleri...
  Afganistan'da başsız dolaşan gövdeler!
  Mücadele postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
Okurun müdahale sorumluluğu

Gazetemizin içeriğine ve biçimine ilişkin görüş, öneri ve eleştiri sunmak okur için temel görev ve sorumluluklardan birisidir. Bu aynı zamanda aktif bir müdahale biçimidir. Düzeni değiştirmek iddiası ve bu iddiasına uygun bir yayın çizgisini sahip olan bir gazete için bunun büyük bir önemi vardır. Okur gazetesinin kullanımı kadar, onun içeriğine ve biçimine ilişkin düşüncelerini paylaşarak, bu değiştirme iddiasının bir parçası olacaktır. Bu, gazeteyi güçlendirici bir rol oynayacaktır. Ancak göründüğü üzere, Kızıl Bayrak okurları bu konuda oldukça pasif bir izleyici konumundalar. Öyle ki gazeteye ilişkin düşünceler birkaç istisna dışında neredeyse hiç yansımıyor.

Okur sayfası gazete ile okur arasındaki bu ilişkinin kurulacağı bir alandır. Okur bu sayfalarda gazeteye ilişkin düşüncelerini, öneri ve eleştirilerini gazete ve diğer okurlarla paylaşır ve buradan aktif bir müdahale içerisinde olur. Ancak okur sayfası bugünkü haliyle bu işlevinden uzaktır. Elbette okur yaşamı ve genel siyasal süreçlere ilişkin fikirlerini de bu sayfadan gazetesiyle paylaşacaktır. Ama bu kadarı yeterli değildir. Olmadığı gibi bununla sınırlı kalması bu sayfayı işlevinden uzaklaştırmaktadır. Okur sayfası ek katkı köşesi gibidir. Bugünkü haliyle gazetenin temel yazılarını tekrarlayan önemli ölçüde işlevsiz bir sayfa görünümündedir.

Okur sayfasının bu biçimde kullanımı, temelde gazetenin okur tarafından sahiplenme derecesine bağlıdır. Okur ya gazeteyi eleştirel bir gözle okumamakta ya da eğer bunu yapıyorsa gazetenin daha iyi bir düzey kazanması için kendisini sorumlu hissetmemektedir. Bu gazetenin taşıdığı misyona aykırı bir davranış biçimidir. Kızıl Bayrak okuru yaşama ve topluma karşı ilgili ve onu sosyalizm doğrultusunda değiştirme çabasında olmalıdır. Yayınla kurulan ilişkinin biçimi bunun en temel göstergelerinden biridir. Aksi bir durum tüm bu açılardan ciddi bir zayıflık anlamına gelecektir.

Bu eleştiri okura yöneliktir. Dileğimiz bu eleştirinin okur tarafından dikkate alınması ve bundan sonra Kızıl Bayrak okuru olmanın gerektirdiği sorumluluklara uygun davranılmasıdır.

M. Karan



Bir asker mektubu...

Kürt halkı bir gün yapılanların
hesabını soracaktır!

Hemen herkesin bildiği gibi ülkemizde bir ulusal sorun var. Kürt halkı yüzyıllardır baskı altında tutuluyor, katlediliyor. Değişik imparatorluklar ya da devletlerin hakimiyeti altında yaşamaya mahkum ediliyor. Tıpkı günümüzde olduğu gibi. Günümüzün son “Kürt olayları” 1970’ten sonra başladı. Bu başlangıç özgürlük için, Kürdistan içindi. Ne var ki TC’nin bilinen faşist zihniyeti, işi beşikteki Kürt çocuğunu öldürmeye, hatta ana rahmindeki Kürdü dahi katletmeye kadar vardırdı. Bunlar kuşkusuz bilinenler. Ben bunların dışında yaşamımın bir sürecindeki tanık olduğum, duyduğum olayları yazacağım.

Bu zaman dilimi ‘94-95 yıllar, yani askerlik yaptığım yıllardır. Şunu da belirteyim; şimdiki gibi sınıfımı, ezeni, ezileni, ulusal sorunu bilmiyordum. Bunları öğrenmem daha sonraki yıllardadır. ‘94’te çalıştığım işyerinden ayrılıp güneyde bir ile gittim. Burada acemi eğitimi veriliyordu ve “terörle mücadele” adı altında asker yetiştiren sayılı yerlerden biriydi. Burada 80 gün boyunca Mehter Marşı denilen iğrenç müzikle uyandık. Bizi tim olarak (16 kişi) ayırıp öyle eğitim veriyorlardı. Ve her time aynı bölge insanlarını seçiyorlardı. Sıkı sıkı tembih ediyorlardı “Gideceğiniz yer Güneydoğu. Kimin ne olduğu belli değil. Gündüz tarlada görürsün gece de karşında silahlı”. Ya da “Sakın konuşup muhatap olmayın, yüz vermeyin. Silahınızı kullanmaktan korkmayın” vb. Bir de sözde yaşanmış olaylar diye öyle şeyler anlatıyorlardı ki, insan içinden, “şu Kürtlerin kökünü kazımak gerek” diye düşünmeden edemiyordu.

Anti-terör dersleri tümüyle bunlarla doluydu. Altın kuralsa şuydu: “Sen ölene kadar o ölsün!” Yani kısaca milliyetçilik, ırkçılık ve katliamı öğütlüyorlardı. “Terörist” öldürenlerin devlet tarafından nasıl ödüllendirildiği anlatılıyordu. Atış eğitimine gidiyorsun diyelim, başındaki subaylar öyle iğrenç, öyle arsız laflar ediyorlardı ki, ben şahsen insan olmaktan utanıyordum. Karşıdaki hedefi gösteriyorlar; “İşte o Leyla Zana’nın bilmem neyi, Apo denilen ... çocuğunun kendisi varsayın” vb.” türden iğrençlikler.

Tabii o zehiri vücuduna alanlar da subayların anlattığı iğrençliklerden gurur duyuyorlardı. Kısaca 80 günün uyku dışındaki tüm zamanı böyle geçiyordu. PKK’nın kalleşliği, TC askerinin kahramanlığı olabildiğince anlatılıp duruyordu. Ülke Kürtler yüzünden kalkınamıyor, Kürtler yüzünden kardeş kardeşi vuruyordu! Usta birliğine bu zihniyetle gittik. Orası OHAL bölgesiydi ve bütün güç ordudaydı. Tarlasını eken biçen birçok köylünün dövüldüğünü gözlerimle gördüm. Gerekçe karakolun yanında tarlanın olmasıymış. Hayvan otlatan çocukların, yaşlı birçok insanın dövüldüğünü, hayvanlarının bazılarına el konulduğunu hem gördüm, hem de duydum. Yani orada öyle bir hava oluşuyor ki, ne Kürt insanı askerin yanına geliyor, ne de sker onlarla konuşuyordu. Orada tam bir kan davası mantığı taşıyorsun. En azından gördüğüm kadarıyla askerler böyleydi.

Köy aramasına gidilirdi, ama ne aradığını dahi bilmeden tamamen keyfi bir şekilde. Kar, kış, çamur, toz demeden evlere dalarsın, yatağı, yorganı, halıyı, bardağı, sediri vb. çamurlu ayaklarınla çiğnersin. Subaylar ya da astsubaylar da her girilen evin reisine nutuk çeker, gözdağı verir. İş bitince dönülür geri. Diyelim köylüsün, ilçeye veya başka bir yere gideceksin. Gidersin karakola bildirirsin. Kimlik bilgini alırlar. Dönüşte yine aynı. Saat beşten sonra dışarısı yasak. Komşuya gidip de dönüşte askere yakalandığı için bir sürü “güzel” muameleye tabi tutulan çok aile oluyordu. Kürde zarar ver de, nasıl verirsen ver. Korkma, arkanda kocaman TC var.

Unutamadığım en önemli olaylardan biri de şuydu. Çatışmada öldürülen gerillaların resimleri çekilmişti. Ve karakollara varıncaya dek bu resimler gönderilmişti. Satılıyordu, evet satılıyordu. Mantığı basit; insanlar bu resimleri kendi marifetiymiş gibi başkalarını kandırmak için alıyorlardı. Kahramanlık taslamak için yani.

Ben neyin ne olduğunu bilmiyordum, ama yine de bazı olaylara karşı insani duygularımdan dolayı tavır koyuyordum. Bu yüzden sürgünler yaşadım. Şunu diyebilirim ki, bugün medyada yardım meleği gibi gösterilen ordunun yaptığı hiçbir şey beni ikna etmiyor, etmeyecek de... Çünkü gerçekler çok farklı maalesef.

Tanıdığım bütün Kürt insanları onurlu ve dürüst insanlardı. İhtiyaçlarımı ailemden daha çok karşılıyorlardı. Tabii bunu her askere yapmıyorlardı. Ben onları sırf Kürt oldukları için horlamıyordum, aşağılamıyordum. Onlarla sohbet edip evlerine konuk oluyordum. Tanıdıkça onların düşman olmadığını anladım. Şunu da anladım ki, askere siville konuşma yasağı da ordunun iğrenç propagandalarının açığa çıkmasını önlemek için konulmuştu. Hemen her hafta köylülerin sürüsünden birkaç koyuna el konulurdu. Gerekçesi de asker vatanı, sınırı, namusu koruyormuş. Haklarıymış.

Yaşadığım ve tanık olduğum olayların bazıları bunlar. Ama inanıyorum ki, Kürt halkı bir gün biz işçilerle, emekçilerle omuz omuza, verip bu iğrençliğin ve namussuzluğun hesabını soracaktır. Yeter ki doğru yolu görebilsinler. Bütün onurlu insanları selamlıyor, kavgaya omuz vermeye çağırıyorum.

K. Boran/İstanbul



İsviçre’de ÖO direnişiyle dayanışma yürüyüşleri

23 Şubat’ta Avrupa'nın değişik ülkelerinde düzenlenen Ölüm Orucu direnişiyle ilgili yürüyüşlerden biri de Zürich’te yapıldı. Türkiyeli devrimci gruplar tarafında organize edilen ve Türk Konsolosluğu önünde son bulan yürüyüşe 400’ü aşkın kitle katıldı. Yürüyüş coşkulu geçti.

Bir hafta sonra 2 Mart’ta ikinci bir yürüyüş gerçekleşti. Yürüyüş iznini alan TAYAD’ın afiş ve çağrısının yanı sıra, TAYAD, BİR-KAR ve Basel ve çevresi Demokratik İşçi Derneği ortak imzalı çağrı bildirileri dağıtıldı ve afiş ebadında büyütülen çağrılar değişik yerlere asıldı. Yürüyüşe katılmalarını sağlamak için bazı İsviçreli gruplarla da ilişki kuruldu.

200 kadar kişinin katıldığı yürüyüşe İsviçreliler’in yanı sıra TAYAD’ın çağrısı üzerine yurtseverler de katıldı. Fakat yurtseverler kendi gündemlerinin dışına çıkmadılar. Sınırlı bir kat.lımın olduğu, ama canlı geçen yürüyüşün en anlamlı yanı ve kazanımı İsviçreliler’in de katılmış olmasıydı. Ortak bir çaba ve örgütlenmenin olmayışı yürüyüşe katılımı sınırlayıcı bir rol oynadı.

Bir-Kar/İsviçre