09 Mart '02
Sayı: 09 (49)


  Kızıl Bayrak'tan
  8 Mart'ın tarihsel anlamı ve güncel çağrısı
  Amerika Ortadoğu'dan defol!
  Herkese iş, tüm çalışanlara iş güvencesi!
  İşsizliğe çözüm sermayeden beklenemez
  Kürt halkını manevi yönden tümüyle bitirmek istiyorlar
  ABD tekellerine taşeronluk, sömürüde serbestlik!
  Sendikal ihaneti boşa çıkaralım!
  Eğitim-Sen Genel Kurulu ...
  "Emeğin korunması" uğruna mücadelenin anlamı ve önemi
  Dünya Emekçi Kadınlar Günü'nü coşkuyla kutladık
  Lenin'le kadın sorunu üzerine
  "Kadının asıl amacı sosyalizmi kurmak olmalıdır"
  Pişmanlık yasası!..
  8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü'nün düşündürdükleri...
  Afganistan'da başsız dolaşan gövdeler!
  Mücadele postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
Eğitim-Sen’de Genel Kurulu...

Pazarlığı önden bağlanmış reformist ittifak

Eğitim-Sen Genel Kurulu 1-3 Mart tarihleri arasında yapıldı.

Kurul Eğitim-Sen’in mücadelesini anlatan dia gösterimi ile başladı. Gösterim sırasında en çok alkışı 4 Mart eylemlilikleri, 17-18 Haziran ve yasanın geçme sürecinde yapılan 26 Mayıs, 10 Temmuz, 25 Haziran vb. eylemlerde sergilenen direniş görüntüleri aldı.

Divanın oluşturulmasından sonra belirlenen gündemde yeralan “Tüzük değişikliği” maddesi, 30 Haziran’da Olağanüstü Tüzük Kurultayı yapılması için verilen önergeyle gündemden çıkarıldı.

Alaaddin Dinçer’in açılış konuşmasından sonra ÖDP, EMEP, HADEP, TSİP, TKP parti temsilcileri ile yurtdışı ve içinden kurula katılan kitle örgütlerinin temsilcileri konuşma yaptılar.

Yönetim ve Denetleme Kurulu raporlarının okunması ve görüşülmesi maddesinden sonra çalışma raporları üzerine konuşma yapmak isteyen delegelere söz verildi. 95 delege söz aldı.

Delegeler kürsü konuşmalarında yasa öncesi ve sonrası KESK’in izlediği geri mücadele çizgisi, sürgün ve soruşturmalarda KESK’in yetersiz kalması, bürokratik ve profesyonel sendikal anlayışın KESK’e hakim kılınmaya çalışılması, ortak örgütlenme, eğitimin özelleştirilmesini yasalaştıran yeni YÖK yasa tasarısına karşı mücadelede eksik kalınması, AB ile ilişkiler, Emek Platformu içerisinde KESK’in konumu, F tipi ve ölüm oruçları karşısında net ve kararlı bir duruş sergilenememesi, ana dilde eğitim talebi üzerinden estirilen devlet terörüne karşı bir tutum alınamaması, KESK’in anti-emperyalist ve savaş karşıtı mücadelede anlamlı bir karşı koyuş sergileyememesi vb. konularda eleştirilerini dile getirdiler.

Delege konuşmalarından sonra A. Dinçer cevap hakkını kullanarak eleştirilere yanıt veren bir konuşma yaptı. Hitabetin etkisiyle delegeler konuşmayı ayakta alkışladılar. Eski yönetimin aklanmasından sonra listeler oluşturuldu. Yönetime aday delegelerden konuşma yapmak isteyenler sözaldı.

Kongrenin üçüncü ve son günü seçimlere geçildi. Seçimler sonucu, DSD, Emek Hareketi, HADEP ve Sendikal Birlik’in listesinden aday olan Alaaddin Dinçer (445), Adnan Gölpınar (437), Ali Berberoğlu (422), Nazım Alkaya (418), Elif Akgül (415), Fevzi Ayber (412), Emirali Şimşek (405) yönetime geldiler. KESK kongresi için 227 üst kurul delegeliğinin 91’ini DSD, 61’ini HADEP, 40’ını Emek Hareketi, 34’ünü Sendikal Birlik alırken, üst kurul delegeliği için bağımsız aday olan Murat Yaman, İsmail Dönmez’in yerine ortak listeyi delerek delege seçildi.



Genel Kurul’dan notlar...

* Bu kurul yasa sonrası Eğitim-Sen’in gerçekleştirdiği ilk genel kurul oldu. Yasaya uyum sağlamada kararlı bir tutum sergileyen Eğitim-Sen, 12 yıllık fiili-meşru mücadelesini reddederek pankarta “Eğitim-Sen 1. Olağan Genel Kurulu” yazmıştı. Bu durum kürsüye çıkan bazı delegeler tarafından eleştirildi.

* Kurul öncesi DSD, EMEP, HADEP ve Sendikal Birlik’in ittifakı gerek kürsü konuşmalarında, gerekse yaptığımız sohbet ve röportajlarda kendi tabanları tarafından da eleştirildi.

* A. Dinçer eleştirilere cevaben yaptığı konuşmada, her zaman olduğu gibi yine hiçbir şey söylemedi. Söylemde kullandığı fiili-meşru hattından vazgeçilmeyeceğinin ise bir masal olduğu, “Toplu görüşme sürecinde onbinler ellerinde maaş bordrosuyla Ankara’da olacak. Olmadı dönüp ne yapacağımıza bakacağız” demesiyle açığa çıktı.

* Pazarlıkların önden yapılmış olması genel kurulun oldukça cansız ve ruhsuz geçmesine neden oldu. Kürsüden KESK ve Eğitim-Sen’e yöneltilen eleştirilere ise salondan hiçbir tepki gelmedi. En ağır eleştiriler yapılırken dahi salondan yapılan alışıldık yanıtlar verilmedi, sataşmalar yaşanmadı.

* Kurulda profesyonel sendikacılığa karşı ve Avrupa’daki uluslararası konfederasyonlardan KESK’in çekilmesi için verilen önergeler reddedildi.

* Devrimci kamu emekçileri kürsüyü kullanma noktasında yetersiz kaldılar.

* Yasa geçerken yan cebini açan KESK bürokratlarının, yasanın sonucu olarak kongrenin polis tarafından kameraya çekilmesine tepki göstermesi samimiyetten uzaktı. A. Dinçer konuşmasının başında polis kameralarını göstererek bu uygulamanın kalkmasını istiyoruz dedi.

Kitlelerin kandırılması ve uyutulması noktasında militan-meşru-fiili mücadele söylemlerini kullanan A. Dinçer, hakların nasıl alınacağı, yasakların nasıl delineceği ve baskıların nasıl bertaraf edileceğinden ise tek kelime sözetmedi.



Delegelerin konuşmalarından...

Reformist-icazetçi çizgiye kıyasıya eleştiri

Ölüm orucu direnişi sahiplenilmedi

BSH delegesi: Bir emek örgütü olarak hızla sınıf sendikacılığından uzaklaşılmış, anti-emperyalist, anti-kapitalist, anti-faşist, anti-cins ayrımcılığı, anti-şovenist bir mücadele sürdürülememiştir. Tam tersine, emeğin Avrupası altında ucube bir teoriyle Avrupa Birliği emperyalizminden umut beklenilmiştir. Demokrasinin Avrupa ülkelerinden bu tarafa doğru geleceğine dair kitleler yanıltılmış ve emperyalizme karşı ciddi bir karşı duruş sergilenememiştir. Gene ABD emperyalizminin Afganistan’a karşı sürdürdüğü savaşta da Eğitim-Sen ve KESK bu savaşa karşı çok ciddi bir anti-emperyalist cephe örememiştir.

Genelde tüm emekçilere ve halka, özelde ise devrimcilere dayatılan tecrit ve izolasyon politikalarına karşı yıllardır direnen ve bu uğurda yüzlerce şehit veren devrimcilerle ve tutsak yakınları ile birlikte mücadele yürütmekten kaçınılmış, sadece ciddi bir muhalefet olduğu dönemlerde birkaç satır yazıyla, basın açıklamaları ile yetinilmiştir. F tipi cezaevleri uygulamalarıyla birlikte başlayan ölüm oruçlarında bugüne kadar düzinelerce insan yaşamını yitirmiş, cezaevlerine düşman kamplarına girilir gibi buldozerlerle girilirken, bu ülkenin en büyük konfederasyonu KESK ve bu konfederasyonun en büyük federasyonu Eğitim-Sen ciddi bir duruş sergileyememiştir.

Ölüm oruçları çok ciddi bir sürece girmişken, 4 tane baronun başlattığı ve TMOBB gibi birçok kurumun hatta zaman zaman KESK’in de içinde yeraldığı “3 kapı 3 kilit” önerisinin yanında ciddi bir duruş sergilenememiştir arkadaşlar.

Sahte sendika yasasına 40 gün direnildikten ve yasa meclisten çıktıktan sonra, maalesef bu yasaya uyum sağlama noktasında sendikamız, en başta bu yasa bize dar gelecek demesine rağmen, tüzüğünü bile bu yasanın çok gerisinde hazırlamak durumunda kalmıştır.

Sürgünlere karşı hiçbir şey yapılmadı

Sürgün edilen Tokat Şube Başkanı: Sendikamız Eğitim-Sen ve KESK ehlileştirilmek isteniyor. Bunu niye diyorum. Soyut bir şey değil. Genel başkanımızın konuşmasında KESK’in mücadele tarihi ve deneyimlerini gördük, yaşadık. Ancak gelinen nokta bizi ürkütüyor. Geçmiş dönemden deneyimler çıkarmak zorundayız.

Eğitim-Sen bir tarafa kayıyor dediğimizde arkadaşlar havaya uçuyor. Şimdi böyle bir şey olur mu arkadaşlar? Senin 24 üyen sürgün ediliyor, bırakalım eylem örgütlemeyi sen örgütüne bilgi vermiyorsun. Ve biz bu durumu şube başkanlar kuruluna sunduk, ancak bu arkadaşlar o zaman haberimiz oldu dediler.

Bir şey daha ifade etmek istiyorum. Bu olay bizi, örgütü yaralamıştır. Turhal’da bir ilçede yaptığınız toplantıda “bu sürgünler sendikal nedenlerden olmamıştır” diye arkadaşlarımıza söylüyorsunuz. Bu genel kurulda bu sorumuzun cevabını almak istiyoruz. Bu arkadaşlarımız sendikal nedenle sürgün edilmemişse ne için sürgün edilmiştir? Hatırlarlar arkadaşlarımız, Liman-İş’in genel başkanı ‘90’larda gözaltına alınmıştı sol bir hareket nedeniyle. O zamanki Türk-İş’in başkanı, sendika başkanımızı bırakın, yoksa memleketi ayağa kaldırırız demişti. Türk-İş’i de biliyoruz, Liman-İş başkanını da. Bir kaşık suda boğmak isterdi. Böyle örgütlülük olmaz. Genel mali sekreterimizden bunun cevabını vermesini istiyoruz. Bizler ne için sürgün edilmişiz? Kime jurnallıyorsunuz bizi?

Bir delege: Bizim geldiğimiz süreç geleneksel sendikacılığı gösteriyor. Biz bunu nasıl aşabiliriz? Bunu aşmanın yolu bellidir. Birçok arkadaşımız aynı şeyi söyledi. Ortak çalışanlar yasası. Peki bunun içini niye doldurmuyoruz? Ortak çalışanlar yasası dediğimiz şey ne? Biz neden taşeron işçileri, taşeron emekçileri ya da sözleşmeli öğretmenleri sendikamıza fiili üye yapmayı düşünmüyoruz? Bu yeni sendikal bir tarz ve süreçtir. Yeni sendikal tarzda da fiili toplusözleşme dönemi çok önemlidir arkadaşlar. Bu da sokaktan geçer.

Tokat delegesi: Meclisten yasa tasarısı bugün geçecek, daha sonra hayır bugün gidin yarın gelin, yarın geçecek, ardından da bugün de değilmiş isterseniz gidin, denilebilmiştir. Bu insanların Keçiören’den değil Edirne’den, Kars’tan, Tokat’tan, Hatay’dan geldiği unutulmuştur. Yasa mecliste görüşüldüğü zaman eylem yapmak doğru değildir. Yasa gece yarısı da meclisten geçebilirdi. İnsanlarımız yasa tasarısı geri çekilene kadar Kızılay meydanında kalmaya hazırken, genel merkez yönetimi üyelerimizin isteğinin gerisinde kalmıştır.

Devlet güdümlü EP yerine devrimci bir odaklanma

Kocaeli delegesi: Üzerinde durmak istediğim bir başka konu da Emek Platformu’nun yönelimidir. EP işçi sendikalarının bir varlık gösteremediği, KESK’in de dinamizminin yok olmaya yüz tuttuğu, etkisizleştirildiği bir anda oluşturulmuştur. EP’nin oluşturulması ve KESK’in de bu yapı içeresinde yer alması 28 Şubat sürecinin bir ürünüdür. KESK’in EP içinde etkisizleştirilmesi 28 Şubat sürecinin bir taktik zaferi olarak değerlendirilmelidir. EP işçi sınıfının birleşik mücadelesine ivme kazandıracak, işçi sınıfının birleşik mücadelesini devletten ve sermayeden bağımsız bir çizgide derinleştirecek bir zemin olarak tasarlanmıştır. Bugün EP’nin izlediği çizgi ile olması gereken arasında büyük bir açı farkı bulunmaktadır. Mevcut EP sınıfın çıkarlarını eksen alan bir yönelimden uzak, sermaye ile bütünleşmiş ve u doğrultuda yaklaşımlar geliştirmiştir. EP tüm devlet güdümlü sendikalara sınıf nezdinde bir meşruluk kazandırmıştır. KESK mevcut EP’i tercih etmek yerine sendikal alanda devrimci bir odak, devrimci bir birlik yaratmayı öngörmelidir. EP içerden değiştireceğim anlayışı sınıf çıkarlarına uygun bir anlayış değildir.

“Fiili-meşru mücadele nerde?”

İstanbul 4 No’lu şube başkanı ve delegesi: Anadilde eğitim konusunda Eğitim-Sen Demokratik Eğitim Kurultayı’nda gerekenleri yapmıştır. Şu anda yapması gerekenler vardır, onları yapması gerekiyor. Nedir onlar? Anadilde eğitim talebi eğitim bilimi açısından olmazsa olmaz, savunulması gereken bir şeydir. En başta Eğitim-Sen’in görevidir. İki, anadilde eğitim hakkı insan hakkıdır. Eğitim-Sen insan hakları savunucusu ise anadilde eğitimi savunmak zorundadır. Eğitim-Sen demokratik bir örgütse, demokratik bir örgüt olma vasfını, demokratik talepleri demokratik işleyişten alıyorsa, demokrasi mücadelesinde demokratik bir hak olan bu hakkın yanında olmalıdır.

Bu dörtlü blok içerisinde şöyle bir anlayış var; biz ekmeğimize, özgürlüğümüze nasıl sahip olacağımızı biliyoruz diye başlayan bir anlayış. Sendika yasasını bir son değil başlangıç sayıyoruz diyor bu anlayış. Neyin başlangıcı ise tartışacağız. Yeni yasayı örgütlülüğümüzü güçlendirecek bir zemin olarak görmeye devam edeceğiz! deniyor. Fiili-meşru mücadele nerde? Yüz yıllık gelenek nerde? Yalnızca panolarda mı? Özellikle toplu görüşmeyi toplu sözleşmeye dönüştüreceğiz diye devam ediyor! Ne zamandan beri fiili-meşru mücadele anlayışını bir yazıya feda etmeye başladık. Ne zamandan beri yasa bizim başlangıcımız oluyor? Meşruiyetimiz asıl değil mi? Dolayısıyla arkadaşlar 12 yıldır sürdürülen sendikal hak ve özgürlükler mücadelesinde siyasi iktidar bizi bu yasayla zat-ı rapt altına almaya çalışırken diğer taraftan sendika içerisinde bu anlayışlar da sendikamızı bir biçimiyle zapt-ı rapt altına almaya çalışmaktadır. Bunun ben bir an önce çok ciddi bir biçimde görüşülmesi gerektiğini düşünüyorum. Kısaca bir yasalcı eğilim sendikamızda giderek gelişiyor. Bu yasalcı eğilim bu yasayı bir kazanım olarak değerlendiriyor. Bu yasayı bir zemin olarak görüyor.Bu tehlikeli bir durum. Bunun bir an önce aşılması gerekiyor.

İsmail Hakkı Ortaköy: Şimdi biz diyoruz ki bu yasayı geçersiz kılacağız. Geçersiz kılmanın yöntemi buna ilişkin oluşturulacak mücadele hattına ilişkindir. Ortak örgütlenme diyoruz, birleşik emek hareketi diyoruz. Şimdi birleşik emek hareketine ilişkin sözleşmelere dönük, özelleştirmelere dönük, aday memur kadrosundaki memurun üye yapılmamasına dönük bir politika saptaması yapmadan burdan çıkarsak olay sadece söylemdir. Gerçekten de Türkiye’de söylem çoktur, iş yoktur. Oysa dönem iş yapma dönemidir. Bunun için önümüzdeki dönem küreselleşmenin yeni döneme ilişkin politikalarına bağlı olarak yeni bir sendikal hareket, yeni bir birleşik emek örgütü, yeni bir birleşik mücadele ancak buralardan geçmektedir. Bunu yapmadığımız sürece diğerlerini yapmamız mümkün değildir. Son söz olarak şunu s¨ylemek istiyorum, gelecek bizim ellerimizde. Ama gelecekteki çıkış önemlidir. Temelde yapılan bir hata yılların şekillenmesini olumsuz etkiler. Ve esen rüzgarlar karşısında tutunamaz. Sonunda ya ehlileşir ya yıkılır.

(Genel Kurul delegeleriyle yaptığımız röportajlara bu sayımızda yer veremiyoruz. Önümüzdeki sayıda değerlendireceğiz...)



Soruşturma terörü, polis baskısı ve yalan kampanyası mücadeleyi boğamayacak...

Bu yasa meclisten geçmeyecek!

Sermaye devletinin her türlü kitle muhalefetini terörle bastırmaya yönelen saldırılarından yüksek öğrenim gençliği de payını alıyor. Muhalif öğrencilere yönelik saldırı azgınlaşarak sürüyor.

Geçtiğimiz günlerde “Savaşa hayır!” diyen, anadilde eğitim isteyen, alternatif açılış şenliğine katılan, katliamları protesto eden ve yeni YÖK yasasına karşı çıkan binlerce öğrenci hakkında kitlesel soruşturmalar başlatıldı. Çukurova Üniversitesi’nde 1030, Eskişehir’de 67, Dokuz Eylül’de 47, Hacettepe’de yaklaşık 400, Ankara Üniversitesi’nde yaklaşık 100, ODTÜ’de 400’ü aşkın, İÜ’de 231 öğrenci hakkında soruşturma açıldı. Mevcut soruşturmalar hızla sonuçlandırılıp onlarca öğrenciye eğitim haklarını gaspeden cezalar verildi.

19 Şubat’da toplanan ve aldığı kararlarla Gestapo Yüksek Konseyini aratmayan Üniversitelerarası Kurul da üniversite yönetimlerinden bu terörün daha da yaygınlaştırılmasını istedi. Sonuç bildirgesinde şunlar söylendi:

“Tüm gerçeklerin anlatılmasına rağmen hala ısrarla bu tutumlarını sürdürenleri, cinayet şebekesinin üniversitelerimiz içindeki uzantıları olmaktan başka bir şekilde değerlendirmek mümkün değildir. Bu gibilere disiplin yönetmeliği ile kanunların ilgili hükümlerinin kesin kararlılıkla uygulanacağı herkes tarafından iyi bilinmelidir. Laiklik, hak ve fırsat eşitliği ile dil birliği ilkelerinden taviz verilmesi anlamına gelecek her türlü girişim ve düşünce Türk üniversitelerini karşısında bulacaktır.”

Öğrenci kıyımı ve baskı politikasına böylesine hız kazandırılarak, üniversiteleri sermayenin çıkarları doğrultusunda yeniden yapılandırmaya yönelik yasanın yolu düzlenmeye çalışılmaktadır. Kemal Gürüz’ün paralı eğitim yasasını “bağırta bağırta çıkartacağız” biçimindeki sözlerinin gerekleri yerine getirilmektedir.

Bugün bu yöntemle hedeflenen, sadece mevcut öğrenci hareketini bastırmak değil, aynı zamanda yasayla birlikte yükselme eğilimi gösteren öğrenci eylemliklerinin de önüne geçmektir.

Her türlü demokratik hak istemini şiddet yoluyla boğma eğilimi sermayenin faşist diktatörlüğünün karakteristik özelliğidir. Bu azgın saldırıların öğrenci hareketinde yol açabileceği olası tahribatları engellemenin yolu soruşturmaları eylem alanlarında yırtmaktan geçiyor. Bu bilinç ve kararlılıkla hareket eden genç komünistler, gençliği soruşturmaları boşa çıkarmaya, yasayı meydanlarda yırtmak için mücadeleye çağırıyor.

Ekim Gençliği