09 Mart '02
Sayı: 09 (49)


  Kızıl Bayrak'tan
  8 Mart'ın tarihsel anlamı ve güncel çağrısı
  Amerika Ortadoğu'dan defol!
  Herkese iş, tüm çalışanlara iş güvencesi!
  İşsizliğe çözüm sermayeden beklenemez
  Kürt halkını manevi yönden tümüyle bitirmek istiyorlar
  ABD tekellerine taşeronluk, sömürüde serbestlik!
  Sendikal ihaneti boşa çıkaralım!
  Eğitim-Sen Genel Kurulu ...
  "Emeğin korunması" uğruna mücadelenin anlamı ve önemi
  Dünya Emekçi Kadınlar Günü'nü coşkuyla kutladık
  Lenin'le kadın sorunu üzerine
  "Kadının asıl amacı sosyalizmi kurmak olmalıdır"
  Pişmanlık yasası!..
  8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü'nün düşündürdükleri...
  Afganistan'da başsız dolaşan gövdeler!
  Mücadele postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
Tasfiye planının final aşamasında yeni bir durak:

Pişmanlık yasası!..

Herşey planladıkları gibi gidiyor. Figüranları da rollerini gerçek aktörleri aratmayacak tarzda yerine getiriyorlar. Karşı-devrimci güçler ve onların piyonları rollerini iyi oynuyorlar, ya seyirci konuma düşürülenler, ya cellatlarını alkışlayanlar? Onlar ne zaman sahneye çıkacaklar? İşte, bütün sorun bu soruda düğümleniyor.

Hızla son noktaya gidiliyor. Son birkaç ay içinde sahnelenen oyunun perdelerine ana çizgileriyle bakalım. Devlet, Kürt ve Kürdistan kavramlarından ve bunları çağrıştıran herşeyden vazgeçilmesi koşullarını içeren ültimatomunu verdi. İmralı Partisi hemen yanıt vermek için zaman yitirmedi, TC ve AB sınırları içinde PKK adına faaliyetleri durdurma kararı verdi, yani kendini fiilen feshetti, resmi fesih kararının ise 8. Kongre’de verileceğini açıkladı. Ayrıca teslim olmaya hazır olduklarını, bunun için ise Öcalan’ın yaşam koşullarının iyileştirilmesi, idamın kaldırılması, bir af yasasının çıkarılması gerektiğini belirttiler. Bu kez sözü devlet aldı: Yeni bir pişmanlık yasası çıkarma çabası içine girdi. “Bizim” Cumhuriyetçiler, İmralı Partisi yönetenleri böyle bir yasaya yatma kararında olduklarını açıklamakta tereddüt emediler. Tabii kelime oyunlarını oynamaktan geri durmayarak... Pişmanlık yasasının Kürt halkı ve devrimci demokrat kamuoyunda mahkum olmuş bir sicili olduğu için bunun yerine “Özel yasa” terimini kullanmayı yeğliyorlar. Yıllar önce Öcalan da benzer bir kelime oyununu oynamıştı. Pişmanlık yasasından yararlanmaya can atıyordu, ama Türk özel savaş kurmaylığı henüz onu pişmanlık yasasından yararlandırmaya hazır değildi. Bir stratejigereği sahnelenen oyunu daha iyi kavramak için biraz gerilere gitmekte ve Öcalan’ın bu konudaki yaklaşımına bir kez daha bakmakta yarar görüyoruz. (Öcalan’ın pişmanlık yasası ile ilgili yaklaşım ve tavrını özetleyen açıklamalarını ekte olduğu gibi ve yorumsuz vereceğiz.)

Öcalan, 7 Temmuz 1999 tarihinde avukatlarıyla yaptığı görüşmede pişmanlık yasası hakkında şu değerlendirmeyi yapar: “Biz pişmanlık yasasını kısmi af olarak nitelendiririz. Devlet pişmanlık yasası diyebilir. Biz hayır, yalan atıyorlar deriz.”

Öcalan, idam cezasına çarpıtılmadan bir gün önce, 28 Haziran 1999 tarihinde avukatlarıyla yaptığı görüşmede, pişmanlık yasası üzerinde durur. Avukatlar, pişmanlık yasasının yeniden Meclise geldiğini söylediğinde Öcalan, “Ben İmralı’ya geldikten sonra gündeme geldi. Türkiye, PKK’yi muhatap kabul eder, barışa gelmez. Böyle dolaylı yollar yapabilir. Dolaylı barış gelişirse, yani faraza diyelim ki, örgüt toptan silah bırakmaya giderse bu yasanın hükmü ne olur? İşte Cezayir de barışa gidiyor. Cezayir ve benzeri bir şey gelişebilir mi? Çünkü orada, FİS’in manevi lideri sanırım cezaevinde bir açıklama yapıyor, dışarıdaki silahlı öncülerin sorumlusu da onlara yanıt vererek, bir barış girişimi başlattılar. Böylesi bir şey bizim için de gelişebilir mi? Bu açıdan bu pişmanlık yasası bir bakıma minareye kılıftır, diyebiliriz.” der. Öcalan’ın bu yaklaşımı Bir Yanılsamanın Sonu adlı çalışmamızda şöyle değerlendirilir:

“Herşeyden önce pişmanlık yasası gibi bir ihanet yasasının, onursuzluk ve halkın içinde kullanıldığı biçimiyle ‘kendini bir tas çorbaya satma’ yasası olan bir yasanın söz düzeyinde bile olsa kabul edilmesi, Öcalan’ın içinde bulunduğu durumu ve ne yapmak istediğini çok çarpıcı bir biçimde anlatır. Pişmanlık yasasından yararlanmak isteyenler parti ve halk tarafından mahkum edilip lanetlenmiyor muydu? Peki, Öcalan bu değerlendirme ölçülerinin üstünde mi? Öyleyse neden? İkincisi, Cezayir’deki İslamcılar genel af karşılığında silahlarını bıraktılar. Bu, bizim açımızdan kabul edilmez olsa da bir yönüyle anlaşılırdır. Ama bütün bir partiyi, orduyu, cepheyi onursuzluk yasasıyla düşmana peşkeş çekmek, tümden tasfiye etmek hangi akılla, hangi vicdanla, hangi siyasal teori ve siyaset ölçüleriyle accedil;ıklanabilir? Üçüncüsü, Öcalan, partiyi ve halkı açıkça aldatıyor, onların en masum ve temiz bağlılık duygularını sömürüyor, bilinçlerini çarpıtıyor. Pişmanlık yasasını ‘dolaylı barış’, bu anlamda ‘minareye kılıf’ olarak değerlendirmek, gerçekler ve kavramlarla en kötü tarzda oynamak değilse nedir?”

Bugün bir kez daha pişmanlık yasası gündemdedir. Öcalan ve BK’nin yaklaşımı aynıdır. Hatta aynı olmanın ötesinde 12 Eylül faşizmi ve MGK bildirileri ile aralarındaki tüm farkları ortadan kaldıracak kadar utanç vericidir. 5 Mart tarihli Özgür Politika gazetesinde yayınlanan BK Bildirisi, gerçekten teslimiyet, ihanet ve tasfiyecilikte gelinen utanç verici noktayı göstermesi bakımından bir “ibret vesikası”dır! Bu nedenle halkımızın alnına sürülmek istenen bu çıkması güç kara lekeyi olduğu gibi buraya aktarmakta sayısız yarar görüyoruz. Bu şekilde her cümlenin başında “Devletin vatanı ve milletiyle bölünmez bütünlüğü” amentüsünü tekrarlıyor olmaları, aynı zamanda yüzlerindeki sahte maskeleri de atmak anlamına geliyor.

Şimdi bu ibret belgesini birlikte okuyalım:

“1- Pişmanlık yasası kapsamı genişletilse bile başarısızlığın kendisini tekrarlaması olacaktır. Genel bir affın çıkarılmasının da zorlukları bulunmaktadır. Bu nedenlerden dolayı Türkiye’nin birliğini ve bütünlüğünü gözeten, her türlü ayrılıkçılığı reddeden ve Kürt halkının özgürlüklerini dikkate alan bir özel yasayla devlete karşıt konuma düşenlerin dağda, zindanda ve diğer alanlarda bulunan herkesin yasal alana çekilmesi daha doğru olacaktır;

2- Ayrılıkçı faaliyetlerin son bulması önemlidir. Kürt halkının özgürlük mücadelesini geliştirirken ayrılıkçı tutumlardan arınması, Türkiye’nin birlik ve bütünlüğünü esas alması, hem Kürt halkının hem de devletin yararınadır. Özel yasadan yararlanmak isteyen her kişi bu doğrultuda tutum sahibi olmalıdır. Bu güne kadar içine girdiği ayrılıkçı tutumundan tamamen vazgeçmelidir;

3- Özel yasadan yararlanan her kim olursa olsun gizli ve örtülü çalışmayı bırakmalı, yaşamını yasal temelde düzenlemelidir. Buradan hareketle PKK’nin her türlü çalışmasını açık yürütmesi önem taşımaktadır. Devletin aleyhinde gizli faaliyet yürütmenin gündemden çıkarılmasının gereği vardır. PKK olarak 8. Kongremizde demokratik değişim ve dönüşüm sürecini son karar düzeyine ulaştırırken, tüm faaliyetlerimizde açık davranmayı esas alacağımızı belirtiyoruz;

4- Özel yasa ile herkesin yasalar çerçevesinde siyasal, ekonomik, sosyal ve kültürel yaşama katılmalarının sağlanması toplumsal barış için büyük öneme sahiptir. Böylesi bir düzenleme sorunların çözümüne katkıda bulunacaktır;
5- Çıkarılması düşünülen yasa Kürt halkının özgürlük mücadelesini tasfiye mantığını içermemeli, tam tersine Kürt sorununun çözümünün önünü açmalıdır. Kürtlerin, Türkiye’nin özgür vatandaşları haline gelmelerine katkı sunmalıdır.”

Bundan daha açık bir ihanet belgesi olabilir mi? Bu belgede dile getirilen her sözcük, TC’nin “duyarlılıklarını” gözetmekten başka bir anlama geliyor mu? Bildirinin orasına burasına serpiştirilen Kürtler ve “özgürlükleriyle” ilgili laf kırıntıları, görüntüyü kurtarmayı, çıplak ihaneti örtmeyi hedeflemekten başka bir anlam ifade ediyor mu?

Peki, bu bildirinin MGK bildirilerinden farklı bir yanı var mı?

Belli ki, “silahlarıyla birlikte gelip teslim” olmaya hazırdırlar. Bu bildiri onun politik zeminini açıklıyor. Bir af yasasından da umutlarını kesmişler, “özel yasa” ile “Türkiye’nin özgür vatandaşları haline” gelme kararında olduklarını net bir biçimde ortaya koymuş oluyorlar. İmralı Partisi’nin yayınladığı bildirinin maddeleri incelendiğinde, bunların, hazırlanmakta olan pişmanlık yasasının koşullarını birebir içerdiği ve kabul ettiği rahatlıkla görülecektir.

İlk koşul olarak, “Türkiye’nin birliğini ve bütünlüğünü gözeten, her türlü ayrılıkçılığı reddeden” bir yaklaşım esas alınıyor. Bu, devlete verilen bir teminat. Bu, bir zamanlar Yunanistan’da tahliye karşılığı devrimci tutsaklara imzalatılan pişmanlık ve bir daha devlet karşıtı faaliyette bulunmama sözünü içeren belgenin açıkça ve peşinen ilanından başka bir şey değildir.

İkinci maddede bu söz ve vaat bir kez daha tekrarlanıyor ve pekiştiriliyor.
Üçüncü maddede kendilerini devlet karşısında şeffaf hale getirme sözünü veriyorlar. Öcalan, partiyle ilgili bütün bilgileri, istinasız bütün bilgileri devlete teslim etti. Üç yıldır bütün raporlar İmralı üzerinden Genelkurmay’a gidiyordu. Yani zaten devletten gizli bir faaliyetleri yoktu, tersine, herşey İmralı üzerinden sahnelendi ve bugüne gelindi. Halkımıza ve partililere karşı gizli, devlete karşı açık faaliyet sistemi daha da kesinleştirilecek ve 8. Kongre’de resmileştirilecektir. Bu maddede bunun sözü veriliyor. Dikkat edilirse, bu sözle pişmanlık yasasının “örgüt hakkında bilgi verme” koşulunun yerine getirileceği güvencesi veriliyor.

Dördüncü madde, “özel yasa” çerçevesinde “yaşam dilenciliği”nden başka bir şey içermiyor.

Bildirinin son maddesi ise traji-komik bir durumu sergiliyor. “Çıkarılması düşünülen yasa Kürt halkının özgürlük mücadelesini tasfiye mantığını içermemeli!” Kürt ve onun özgürlüğü adına geride tek bir kırıntı dahi bırakılmıyor, ama ardından “Çıkarılması düşünülen yasa Kürt halkının özgürlük mücadelesini tasfiye mantığını içermemeli”... Peki, pişkinliğin bu kadarına ne demeli?

Evet, karşı-devrimci güçler ve onların piyonları rollerini iyi oynuyor, ya seyirci konuma düşürülenler, ya cellatlarını alkışlayanlar? Onlar ne zaman sahneye çıkacaklar? İşte, bütün sorun bu soruda düğümleniyor.

PKK-Devrimci Çizgi Savaşçıları



A. Öcalan’ın pişmanlık yasasıyla ilgili görüşleri...

Yorumsuz

“Ben İmralı’ya geldikten sonra gündeme geldi. Türkiye, PKK’yi muhatap kabul eder, barışa gelmez. Böyle dolaylı yollar yapabilir. Dolaylı barış gelişirse, yani faraza diyelim ki, örgüt toptan silah bırakmaya giderse bu yasanın hükmü ne olur? İşte Cezayir de barışa gidiyor. Cezayir benzeri bir şey gelişebilir mi? Çünkü orada, FİS’in manevi lideri sanırım cezaevinde bir açıklama yapıyor, dışarıdaki silahlı öncülerin sorumlusu da onlara yanıt vererek, bir barış girişimi başlattılar. Böylesi bir şey bizim için de gelişebilir mi? Bu açıdan bu pişmanlık yasası bir bakıma minareye kılıftır, diyebiliriz” (28 Haziran 1999 tarihli avukat görüşme notlarından...)

“Meclise pişmanlık yasasını getirdiklerine göre, bazı şeyler gelişebilir. Öyle bir his var içimde. Son MGK toplantısında pişmanlık yasasını Meclise MGK getirdi. Sanırım silahlara bir çare bulmak istiyor. Aniden devreye girmesi düşündürücüdür, bu yasanın. Hem de hükümete rağmen gidiyor. Çünkü MHP karşı çıkıyor. Bunu MGK’nın stratejik planı çerçevesinde ele almak lazım. Bu planda öngörülen yasaların çıkması düşünülüyor. Bu yasalar anti-terör, irtica, pişmanlık vb... Adı pişmanlıktır, ama yasal tekniğe göre öyledir. Cezayir’dekine benzer gelişebilir. Ben açıklama yaparım. Dışarıdaki komutan da açıklamasında diyecek tamam. Böyle gelişir. Pişmanlık yasası siyasi bir yasa, af yasasıdır.” (28 Haziran 1999 tarihli avukat görüşme notlarından...)

“Pişmanlık yasasını bensiz uygulamaları mümkün değil. En önemli iki husus AHİM ve pişmanlık yasasıdır. Pişmanlık yasasına ilişkin olarak, orada her şeyi görebilirsiniz. Çözüm mü var, çözümsüzlük mü var, bizim için neler öngörülüyor, onun içinde var. Ezme, bastırma gibi bir şey olsaydı bunu gündeme getirmezlerdi. Karar, belki de karardan sonraki gelişmeler infaz neye bağlıdır? Bununla ben ne yapacağım? Öcalan karar vermelidir diyorlar. Kendisini mi? PKK’yi mi yaşatacak diyorlar.” (28 Haziran 1999 tarihli avukat görüşme notlarından...)

“Biz pişmanlık yasasını kısmi af olarak nitelendiririz. Devlet pişmanlık yasası diyebilir. Biz hayır, yalan atıyorlar deriz.” (7 Temmuz 1999 tarihli avukat görüşme notlarından...)

“Anti-terör yasasına pişmanlık denmesi kamuoyu ve basının bir yaklaşımıdır. Ayrıca savaş sürecindeki yaklaşımı ifade ediyor. Silahlı çatışmaya son vermekle pişmanlığın bir anlamı kalmadığı gibi, şiddete son vermeyi örgütün kendisi gerçekleştirmiş olup, yasal demokratik katılımını da temel ilke olarak esas almaktadır. Bundan sonra devlet eğer ileri bir çözümü istiyorsa, konuya şüphesiz daha değişik ve bu gelişimin ışığında bakacaktır. Olağanüstü 7. Kongre çizgisi de diyebileceğimiz gelişme esas alınacaktır. Dolayısıyla bu af yasalarına, bu gelişmelerin gereklerine göre yaklaşmak gerekiyor. Şüphesiz iyi niyet ve barışın mesajını taşımak durumundaki bu takımın seçilmesine dikkat etmek gerekir. Yasa gereği serbest kalmaları gerekecek. Bunun için hiçbiri hakkında şimdiye kadar bir soruşturma ve kovuşturmanın yürütülmemiş olması kanıtlanabilir ölüm ile sonuçlanmış bir çatışmaya girmemiş olmaları bunun bir gereğidir. Sorumlusunun tanınmış, yazılı ve sözlü mesajları temsilde ve ulaştırmada güçlü, yetenekli olması uygundur. Cezaevinden çıkan arkadaşlar bu grubun tespitini daha iyi yapabilirler. Bir kısmı bayan da olabilir. Sanıyorum kısa sürede bu nitelikte bir grubu hazırlamanız zor olmayacaktır.” (5 Eylül 1999 tarihli BK ve MK’ya gönderilen talimat)

“4- Anti-terör yasasındaki değişiklik yeterli olmadığı gibi, eskiden kalma pişmanlık yasası esprisi saflarda bir karşı tavrı yaratmıştır. En ciddi yasal sorunlardan birisi budur. Normalde birçok ülkede denenen, ‘Barış için af yasası’dır. Devlet şimdilik bunu erken gördüğü gibi, tüm silahlı hatta silahsız güçlerin gelip adalete sığınmalarından sonra ‘düşünürüz’ demekle yetiniyor. Politik yapıda bazı güçler buna da karşıdırlar. Sanıyorum bu problem çözülmezse, bazı tarihi adımlar boşa gidecektir. Çözüm için tarafların bu hususta son derece duyarlı ve gerçekçi olmaları gerekiyor.

“İlkede adalete başvurmadan çekinilmiyor. Düşünülen barış için af niyeti tatminkar kılınmalıdır. Yani şu anlayışları aşmak gerekir: Devlet, ‘hele hepsi gelsin sığınsın, sonra düşünürüz’; PKK, ‘tatminkar bir barış affı çıksın, ondan sonra geliriz’ diyor. Bu iki yaklaşım meseleyi kilitler. Yine ‘anti-terör yasası çıkmış, niye yararlanmıyorlar; demek ki iyi niyetli değiller’ yaklaşımı da doğru eleştirilir. Kapsamı dar; kurucu, merkez ve silah kullanan dıştalanıyor. Geriye kim kaldı? Ayrıca ceza ağırlıkları bu sorunlarda ağırdır, fazladır. Kaldı ki, devlet ‘91’de tek taraflı ve bundan daha gelişkin bir tavrı göstermişti. Oysa kapsamı dar, yararlanacakların oranı az. ‘Şartlı salıverme’ biçiminde veya Ceza İndirim Yasası’nda göstermişti. Buna benzer bir çözüm üzerinde durmak daha doğru olur. Gündemde bir f yasası var, bu yasa ‘terör’ için galiba genişletilmeyecek. Aslında bu bir fırsattı. Üzerinde yine de durulabilir. Bu olmazsa, anti-terör yasasındaki değişiklikle kolaylık sağlanmak istenirse, yasanın genel uygulanması ve cezanın makul bir düzeye getirilmesi talep edilir. ‘Ceza İndirim Yasası’ bundan daha da tercih edilebilir. ‘91 benzeri yaklaşım üzerinde durulabilir.

“b- Burada diğer önemli bir husus, örgüt kendi rızasıyla şiddete tümüyle son verdiğine göre, artık ayrımsız, özel incelemeye tabi tutmaksızın, tüm mensuplarına yasanın uygulanmasıdır. İster dağdaki, ister Avrupa benzeri yurt dışında ve cezaevlerindeki herkese uygulanması gereği vardır. Uygulamanın eşit olması en doğrusudur.

“Muhtemel bir rehabilite, yani sosyal ortama uyma için denetim altında kalma reddedilemez. Bu süreçte hem ruh, hem adaptasyon, bunun için eğitim, hem de yeni yaşama bir meslek temelinde hazırlanmak için, bir süre toplu veya gruplar halinde uygun ortamlarda kalınabilir. Bu, güven sorununu da halledebilir. Örneğin Güneydoğu’da bir çiftlik çalışması, yeni köy kuruluşlarında çalışma, belediyelerde projelerde yer alma biçiminde öneriler geliştirilebilir.” (3 Ekim 1999 tarihli BK’ya gönderilen talimattan...)



Almanya’dan kısa kısa...

Berlin’de BİR-KAR tanıtım toplantısı

Uzun süreden beri Avrupa’nın değişik ülkelerinde faaliyetini yürüten BİR-KAR (İşçilerin Birliği Halkların Kardeşliği Platformu) 20-21 Ekim 2001 tarihinde kongresini gerçekleştirerek kuruluşunu resmen ilan etmişti. Kongrede bir dizi kararın yanısıra Avrupa’nın değişik kentlerinde tanıtım amaçlı toplantılar yapmayı gündemine almıştı.

Bu amaç doğrultusunda BİR-KAR Berlin çalışanları olarak 3 Mart tarihinde bir tanıtım toplantısı gerçekleştirdik.

Toplantıya hazırlıklarımız çerçevesinde Almanca ve Türkçe olmak üzere 800 adet küçük boy ve 200 adet büyük boy el ilanının dağıtımını gerçekleştirdik. Çeşitli kuruluşları dolaşarak çağrılarımızı ilettik ve değişik basın-yayın kuruluşlarına faksladık.

Toplantıda ise BİR-KAR adına konuşan arkadaş bugünün dünyasında işçilerin birliği ve halkların kardeşliğinin savunulmasının önemini belirttikten sonra konuşmasını emperyalist savaş üzerinde yoğunlaştırarak sürdürdü. Özellikle emperyalist savaşın ezilen dünya halklarına yoksulluk, işsizlik, sosyal hakların kısıtlanması ve demokratik hak ve özgürlüklerin gaspından başka bir şey getirmeyeceğini ve bunun da tek gerçek alternatifinin enternasyonal düzeyde işçilerin birliğini ve halkların mücadele birliğini savunmaktan geçtiğini belirtti. Toplantımız değişik arkadaşların yaptığı konuşmalar ve sorulan soruların ardından bitirildi. BİR-KAR/Berlin

Bielefeld’de anti-faşist gösteri

Neo-nazilerin 2 Şubat’ta Bielefeld’deki ilk yürüyüşü 10 bin kişilik anti-faşist kitle tarafından bir karşı gösteriyle protesto edilmişti. Faşistlerin 2 Mart’taki ikinci yürüyüşü bu kez 3 bin kişilik bir kitle tarafından protesto edildi. Kitle katılımındaki bu düşüşte, yürüyüşün iptal edildiği doğrultusunda yaygınlaştırılan söylenti önemli bir rol oynadı.

Neo-naziler yürüyüşleri iptal edildiği için bir üst mahkemeye başvurmuşlardı. Sonuç yürüyüşten bir önceki gece açıklandı ve yürüyüşe izin verildi. Bu süreçte birçok yerde yürüyüşün iptal edildiğine dair yürütülen propaganda etkili olmuş, rehavete yolaçmıştı.

Polis faşistlerin yürüyüş güzergahına giden cadde ve sokaklara arabalar ve panzerlerle barikat kurmuştu. Biz barikat önünde beklerken, polis korumasındaki faşistler yürüyüş yerine götürülüyordu. Daha önceki yürüyüşte olduğu gibi, yabancıların yoğun yaşadığı bir bölge yürüyüş yeri olarak verilmişti. Polis tarafından alınan önlemlerle faşistlerin ellerini kollarına sallayarak yürüyebilecekleri bir ortam sağlandı. Anti-faşist ve otonom gruplar bazı yerlerde faşistlerle karşılaşmayı başardılar, burada taşlamalar yaşandı.

BİR-KAR olarak “Faşizme karşı omuz omuza!” pankartıyla yürüyüşe katıldık. Bu yürüyüşte de yabancıların katılım sınırlıydı. BİR-KAR/Bielefeld

Bielefeld’de 8 Mart etkinliği

BİR-KAR kadınlar komisyonu olarak Almanya’nın Bielefeld kentinde “8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü” etkinliği düzenledik. Katılımcıların konuya ilişkin düşüncelerini dile getirmeleri, etkinliğin amacı açısından anlamlıydı. “Dünden bugüne kadın sorunu” başlıklı seminerin ardından kısa bir şiir dinletisi sunduk.
Birçok 8 Mart etkinliğinde olduğu gibi bu etkinlikte de şöyle bir temenni dile getirildi: Sadece bir günle sınırlı kalmayalım, 8 Martlar’ı çoğaltalım. Tabii ki bunu yolunun mücadeleden geçtiğini biliyoruz. Çifte sömürüyü ve ezilmişliği yaşayan biz emekçi kadınlar, bu sömürü düzeninden en çok nefret etmesi gerekenler olduğumuzun bilinciyle, hayatın her alanında mücadelenin bir parçası olabilmeliyiz. Toplantıda her vesileyle bu sorunu işlemeliyiz sonucuna ulaştık.

Emekçi kadınların mücadelenin parçası haline getirilmesinin araçlarını yaratmak bizlere düşüyor. Bugün emperyalistler emekçilere ve kardeş halklara savaş dayatmaktadır. Bu savaşın faturasını ödeyenler emekçi sınıflardır. Ve tabii ki en katmerli etkilenenler de kadınlardır. Toplantıda bu çerçevede, en kısa zamanda, “Kadın ve savaş” başlıklı bir toplantının düzenlenmesi kararlaştırıldı. BİR-KAR/Bielefeld