16 Şubat '02
Sayı: 07 (47)


  Kızıl Bayrak'tan
  Emperyalist savaş örgütü NATO dağıtılmalıdır!
  Sınıf ve emekçi eylemlerinin gösterdikleri
  Ortadoğu'da yeni bir saflaşmaya doğru
  Sorunları aşmak devrimci bir mücadele programı etrafında kenetlenmekle mümkündür
  KESK genel kurulları...
  Çalışmamızın politik kazanımları
  Gelişmeler ve güncel sorunlar
  Haramilerin saltanatını yıkacağız!
  Kazanmak için örgütlenmeye davet!
  Sorunlarımız ve çıkarlarımız ortaktır
  Yeni YÖK tasarısı...
  15 Şubat ve sonrası...
  Mamak İşçi Kültür Evi'nin etkinlikleri sürüyor...
  Dövüşken gözlerin yolunda (Habip Gül'e...)

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
15 Şubat ve sonrası...

Öcalan, 1998 yılını, “Yaşamda Özgürlük ve Savaşta Zafer”, başka bir ifadeyle “Final Yılı” ilan etmişti. Daha önceki yıllara da benzer anlamlar ve misyonlar yüklüyordu; bu, onda vazgeçilmez bir yönetim tarzı haline gelmişti. Gerçekleşmesi mümkün olmayan hayali, abartılı hedeflerin belirlenmesi boşuna değildi; bununla kendi iktidar sistemini daha da güçlendiriyor, partilileri ise yerden yere vurmanın gerekçesi haline getiriyordu. Hayali ve abartılı da olsa kitlelerin hoşuna giden, savaşın meyvelerini derleme zamanının yaklaştığı duygusunu yaşatan slogan ve hedefler, halk kitlelerini coşturmada, harekete geçirmede önemli bir rol oynuyordu. Ama öte yandan, bunların gerçekleşmesinin mümkün olmadığını bilen Öcalan, yaptığı “çözümlemelerle” kadroları yerden yere vurmada, onları tümden hiçleştirmede önemli ir fırsat yakalamış bulunuyordu.

Burada bunun ayrıntılı bir değerlendirmesine girmek konumuz değil, ancak bir iki hatırlatmada bulunmakla yetinmeye çalışacağız. Şöyle bir geriye bakıldığında her yıl belirlenen hedeflerin hiçbir tanesinin gerçekleşmediğini, hatta tam tersi gelişmelerin olduğunu görmekte zorlanmayız. Tabii her zaman olduğu gibi sorumluluk yine kadrolara, savaşçılara yüklenir, Öcalan ve despotik iktidar sistemi daha bir güçlenmiş olarak çıkardı.

Öncesi bir yana, 1990’lardan bu yana belirlenen hedeflere ve ortaya çıkan sonuçlara kısaca bakmakta yarar var.

1991’in sonlarında Öcalan, “Botan-Behdinan Savaş Hükümeti” hedefini belirlemişti. Ama ortaya çıkan sonuç bunun tersi oldu: Devletin irili ufaklı operasyonlardan sonra buna verdiği karşılık 1992 Güney Savaşı oldu. Bu savaşta gerilla güçleri büyük darbeler aldı. Behdinan bölgesindeki mevzilerinin önemli bir bölümünü yitirdi, Zelle’ye kaymak durumunda kaldı. Aynı yılın Newroz’unda öngörülen hedef, “Ayaklanma”ydı, bunun için çarşaf çarşaf “Ayaklanma Tezleri” yayınlandı. Ortaya çıkan sonuç ise kitlesel katliam ile Botan’ın önemli şehir merkezlerinin yitirilmesi oldu. 1993 ateşkes kararıyla geçti. 1994’te “Kurtarılmış alan” hedefi belirlendi, ama ortaya çıkan sonuç yine tam tersi oldu: TC, “Alan Tutma” planını geliştirdi, gerilla güçlerini daha da daralttı. Savaşt baş aşağı gidiş durmamasına rağmen, Öcalan her yılı “yeni bir hamle ve final, zafer yılı” ilan etmeye devam etti...

Bütün bu hedefler, güçlerin ve somut durumun doğru, sağlıklı ve tam bir stratejik bakış açısıyla yapılan değerlendirmelere dayanmıyor, tam tersine Öcalan’ın kendi iktidar sistemini güçlendirmenin ve giderek bir külte dönüştürmenin en önemli araçları olarak belirleniyor ve kullanıyordu... Kuşkusuz bunun arkasında daha derinlemesine politik nedenler de var ve bunlar da tartışma konusu yapılacaktır. Aslında ortaya çıkan başarısızlıkların, kayıpların ve giderek savaştaki tıkanmanın baş ve biricik sorumlusu Öcalan ve onun iktidar sistemi olmasına rağmen, bu, hiçbir zaman tartışma konusu yapılmadı... Ama sorumluluk her defasında süreç içinde “kullaştırılan” kadrolara yüklenildi, onlar halk nezdinde “günah keçisi” ilan edildi.

Bugün de tarihin kaydettiği en büyük teslimiyet ve ihanetlerden birinin içinde olmasına, düşman karşısında utanç verici bir diz çöküşü yaşamasına rağmen, aynı Öcalan, kadrolar ve halk karşısında “Aslan”, hükmeden pozlar takınmaktan geri durmuyor. Bu yaklaşım, Öcalan sisteminin en temel yönetim yöntemidir. Amacı, kendisini eleştiri, tartışma, sorgulama dışında tutmaktır! Bunu kurumlaştırmak için kendi konumunu “Peygambersel bir duruş” olarak tanımlamaktan da geri durmamış, kendisini dinsel ve mitolojik bir varlık olarak yansıtmayı, beyinlere ve bilinç altlarına bunu sürekli işlemeyi kaçınılmaz görmüştür...

1998 yılını “Final yılı” olarak tanımlayan Öcalan, sonbahar aylarında artık kendi yaşamında yeni bir sayfanın açılmakta olduğunu anlamaya başlar. Bu noktada başını ABD’nin çektiği uluslararası karşı-devrimci hareketin planlarından kısaca söz etmemiz gerekir. Plan çok açık ve nettir: Öcalan, onun parti içinde kurduğu sistem, PKK ve kadrolarının yapısı, halkın genel durumu en ince ayrıntısına kadar çözümlenmiş ve değerlendirilmiştir. Öcalan’ın kişiliği ve gerçekliği bütün boyutlarıyla bilinmektedir. Öcalan teslim alınırsa onun üzerinden PKK ve PKK üzerinden de Kürdistan halkı teslim alınır, devrimci mücadele tasfiye edilir ve böylece Ortadoğu’da Yeni Dünya Düzeninin önü düzlenir!

Açık ki, burada gerçek hedef, yani “komplo”nun stratejik hedefi, Kürdistan ulusal kurtuluş mücadelesidir; onun ideolojik, politik, örgütsel ve askeri açıdan silahsızlandırılması, ruhsal açıdan tanımlanamaz bir yıkım ve parçalanma sürecine alınmasıdır. Bu stratejide Öcalan, sadece bir aracı, üzerinde yürünmesi gereken bir köprüdür... Ama sıradan, pasif bir araç değil, etkin bir araç, bir köprüdür... Yoksa tek başına, bu stratejiden bağımsız bir Öcalan tutsaklığı, mahkumiyeti ve öldürülmesi hiçbir şey ifade etmez.

Gerçeklik tam da böyle olmasına rağmen ve bu, ortaya çıkan belgeler ve pratik gelişmelerle sayısız kez doğrulanmasına rağmen, bugün hala Öcalan ve İmralı Partisi tarafından çarpıtılmakta, tersyüz edilmektedir. Onlara göre hedef daha başkadır, “yüz yıl sürecek bir Kürt Türk savaşı”nı başlatmak ve böylece Türkiye’yi daha da güçsüzleştirerek kendine bağlamak, Kürtleri de kullanılacak politik bir nesne haline getirmektir. Bu değerlendirmelerinde TC bir “kurban”dır! Bu konuda sayısız aktarma yapmak mümkündür, ancak biz “Uygarlık Manifestosu” olarak yüceltilen Öcalan’ın AİHM savunmalarından bir alıntı aktarmakla yetinelim. Öcalan şöyle diyor:

“Strateji ve taktik şuydu: Hem PKK’yi ve Kürtleri, hem de Türkiye’yi ve Türkleri kullanmak; gerektiğinde elli yıl sürecek kör bir savaşta tutmak için benden yararlanmak, Türkiye’nin elinde gerçekleştirilecek bir öldürtmeye kadar gitmek, en azından kendilerine bağlı şoven gerici kesimlerle bunu gerçekleştirmek. Böylelikle Türkiye’yi kendilerine daha çok bağlama, Kürtleri de onursuz bir sığınmacılık altında kendine muhtaç kılma, stratejinin ana parçaları olarak değerlendirilmektedir. Yaşanan dört aylık Avrupa macerası, bu eğilimi daha çok doğrulayacak niteliktedir.”

Öcalan’ın uygulan uluslararası karşı-devrimci hareketin stratejik hedefini bu biçimde çarpıtması boşuna değildir. İçine girdiği teslimiyet ve ihanetin, tasfiyeci planın meşrulaştırılması için Türkiye’nin “kurban” olarak gösterilmesi gerekiyordu. Bu çarpıtma da aslında Öcalan üzerinde uygulanan tasfiye planının bir parçasıdır.

Dikkat edilirse, bu üç yıl içinde tasfiye planı adım adım işliyor, artık son, final aşamasına hızla yaklaşılıyor. İdeolojik ve politik tasfiyeyi askeri tasfiye izledi, bütün bunlar bilinç, bellek ve ruh katliamı hareketi biçiminde sürdü; geriye kalan kabuk, kalıntılar da hızla tasfiye edilmeye çalışılıyor. Tabii bunları yaparlarken dünya ve halkımızla alay edercesine “komployu boşa çıkardıklarını”, hatta zaferin eşiğinde olduklarını söyleyecek kadar pişkin davranmaktadırlar. Parti adının değiştirilmesinin tartışıldığı bir televizyon programında Osman Öcalan, PKK adının değiştirilmesinin bir zafer anlamına geldiğini söylemekteydi. Bu kadar pişkinlik, ancak hiçbir ahlaki ve toplumsal ölçüsü ve değeri kalmamış insanlarda olabilir.

“Tam bir yol ayrımına gelinmişti. Ortadoğu alanını eski biçimiyle kullanamayacağımız anlaşılmıştı. Yapılması gereken, ya Önderlik olarak dağlık alanı karargah olarak seçip savaşı daha üst boyuta sıçratmak ve şehir eylemlerini tırmandırmak, ya da uzlaşma arayışını Avrupa koşullarında daha güvenceli olarak geliştirmeye çalışmaktı. Savaşın tıkanmış durumu ve bir nevi kör bir noktaya gelip dayanması, dağda olmam halinde her türlü silahın kullanılma olasılığı ve benim durumumun ek bir sürü ağırlık getireceği düşüncesiyle, bunun tercih edilmemesi uygun görülmüştü.” (AİHM Savunmalarından)

Öcalan, 9 Ekim’de “Avrupa’ya çıkışı”nı böyle değerlendiriyor. Oysa Rusya’dayken yaptığı televizyon konuşmasında daha başka şeylerden söz ediyordu: “Ankara’dan çıkışla partileştik, Ortadoğu’ya açılmakla ordulaştık, dünyaya çıkışla devletleşeceğiz.” Tabii bu sözleri hatırlamak isteyen, sorgulamak isteyen hemen hemen yok gibi. Tabii sorgucuları unutmayacak ve Öcalan’a soracaklar, “bu sözlerle neyi anlatmak istiyordun?” Öcalan’ın verdiği yanıt, tam da onun kişilik gerçekliğinin aynası gibidir: “Ben gerçek anlamda bir devletleşmeden değil, seçimlerde yerel yönetimleri ele geçirmeyi, yani HADEP’in yerel yönetimleri ele geçirmesini kastetmiştim!” Rusya’da söz düzeyinde dünyaya ilan edilen hedef ile sonuçta İmralı’da içine girilen durum arasndaki uçurum, Öcalan gerçekliğini anlatmaktadır...

Öcalan’ın Suriye’de kalış olanaklarının tükenmesi karşısında Avrupa’ya sürüklenmek zorunda kalışı, başka bir ifadeyle “Avrupa ile dağ” seçenekleri arasında tercihini Avrupa’dan yana yapması, her şeyden önce teknik, salt askeri veya siyasal bir tercih değil; öncelikle ideolojiktir! Yani, bu dünya ve düzen karşısındaki duruşu, Öcalan’ı umutsuzca, çaresizlik içinde Avrupa’ya itti. Öcalan, tercihini, halktan, devrimden yana değil, düzeni ve dünyayı cepheden karşılayan bir duruştan yana değil, düzenden, düzen içinde kendine bir yaşam arayışından, başka bir deyişle teslimiyetçi bir “kadercilik”ten yana yaptı. Burada “dağ” kavramı, coğrafik ve askeri bir kavramdan çok ideolojik bir kavramdı, halktan, devrimden yana olmayı, düzene ise cepheden tavır almayı anlatıyordu.

Tabii Öcalan’ın düzen tercihi, yeni bir şey değildi, kendi sistemini partiye egemen kıldığı 1980’lı yılların sonlarında belirginleşen esas yönelimiydi... Bu noktada sorumluluk bütünüyle kendisine aittir. Kararı veren, ideolojik tercihi yapan kendisidir. Aslında her şeyden birinci derecede kendisi sorumludur. Ama iş hesap vermeye geldiğinde sorumluluğu kadrolara ve savaşçılara yüklemekten geri kalmamaktadır. Tabii kimi “kullar” da hemen kendilerini “günahkar” ilan etmekten geri durmamakta, Öcalan’ı tartışma ve sorgulama platformlarından ulaşılmaz noktalara kaçırtmaktadırlar...

Öcalan, Suriye’yi terk ettiği andan itibaren inisiyatifi tümden yitirmiştir, uluslararası karşı-devrimci güçlerin bilgisi ve hareket zemini üzerindedir. Roma’da halk sahiplenir, önemli bir etki düzeyi de yakalar. Ama Öcalan ideolojik tercihini düzenden yana yaptığı için, halka ve devrime güven duymadığı için, bu inisiyatif kazanma şansını değerlendirmez; soluğu İmralı’da alacağı süreçte sürüklenmeye devam eder...

Öcalan’ın İmralı’ya alınması ve mutlak teslimiyeti ile birlikte uluslararası karşı-devrim hareketi, stratejik hedeflerine ulaşır, gerisi bunu mantıki sonuçlarına götürmektir... Bu da yapılıyor...

15 Şubat bir çok yönleriyle değerlendirilmesi gereken bir olgu. Bunu çeşitli çalışmalarımızda yapmaya çalıştık, bunları tekrarlamak istemiyoruz. Ancak bir noktaya dikkat çekmek istiyoruz: Savaş tıkanmıştı; parti tanınmaz hale, iradesiz bir müritler topluluğu haline getirilmişti; Kürt egemen ve orta sınıfları iktidar alanlarını tutar konuma getirilmiş, partinin emekçi ve devrimci çizgisi yenilgiye uğratılmış ve iktidarsızlaştırılmıştı. Çözülüş ve çürüme süreci zamana yayılmış olarak başlamıştı... Bütün bunların sorumluluğu hiç kuşkusuz Öcalan ve kurduğu tek kişiye dayalı despotik iktidar sistemine aitti. İmralı, Öcalan üzerinden teslimiyet ve tasfiye stratejisinin merkeziydi, bu açık...

Ama aynı zamanda her türlü duygulardan bağımsız olarak 15 Şubat, PKK’nin kendisini aşması, kendini devrimci temellerde yapılandırması açısından objektif bir fırsat anlamına da geliyordu. Elbette bu fırsatın değerlendirilmesi için iç dinamiklerin, devrimci öğelerin harekete geçmesi, tarihsel cesaret ve sorumluluğu göstermesi gerekiyordu. Ne yazık, Öcalan, yıllardır uyguladığı hiçleştirme ve kişiliksizleştirme çizgisiyle anılan iç dinamikleri ve öğeleri çoktan halletmişti. O nedenle mahkeme kürsülerinde TC ve Kemalizm savunuculuğu yaparken, burjuva düzenini göklere çıkarırken, teslimiyeti çok yönlü bir tasfiye planına ve sürecine dönüştürürken kendinden son derece emindi. Bunu sorgucularına da anlatmıştı: “Devlete hizmet ediyorum dersem, halk ‘Başkanın bir bildiği var’ diyecek; e&currn;er zırdelilik yaptığımı görürse ‘Halk Başkan peygamberleşti’ diyecek”!

İşte yarattığı “eseri” böyle tanımlıyordu...

Evet, uluslararası karşı-devrimci tasfiye hareketi Öcalan ve İmralı Partisi üzerinden devam ediyor, hızla nihai sonucuna gitmeye çalışıyor... Karşı-devrimci güçler işlerini yapıyor...İmralı Partisi yöneticileri halkımızı karşı-devrimin başarı ve zaferini alanlarda kutlamaya çağırıyor! Yapmak istedikleri değişim ve dönüşümün karşı-devrimin istemi olduğunu itiraf ediyorlar!

Bu itiraf Öcalan’ın İmralı sürecindeki her söz ve davranışında açıkça görülebilir. İmralı Partisi’nin kendisini feshetme gerekçelerini Duran Kalkan, 14 Şubat tarihli Özgür Politika Gazetesi’ndeki röportajında açıkça ortaya koyuyur: “Mademki herkes rahatsız oluyor (ABD, AB ve TC’yi kastederek) o zaman biz bu gerçeği çekelim, gelişmelerin yönü ne olacak?” Yine aynı röportajında Kalkan, “ABD ve Batı sisteminin 11 Eylül’ün etkisi ile daha demokratik, özgürlükçü ve adil bir sistem olarak ortaya çıkacağı” kerametinde bulunarak kimlerin hizmetine girdiklerini açıkça itiraf ediyor!

Oysa 11 Eylül ile birlikte başta ABD olmak üzere bir bütün olarak emperyalistl cephenin demokratik hak ve özgürlükleri rafa kaldırma konusunda nasıl gözü kara davrandığını; yeryüzünün yoksullarına ve emekçilerine karşı ne denli acımasız yönelimler içine girdiğini bilmeyen yok! Emperyalist sistemin karşısında hiçbir güç tanımayışını ve bu vesileyle bütün insanlığa meydan okuyuşunu İmralı Partisi yönetenleri ‘Demokratik Uygarlığın Zaferi‘ olarak utanmazca dillendiriyorlar. Gerek Öcalan’ın Savunmaları’nda, gerekse İmralı Partisinin pratiğinde içinde bulundukları ‘değişim ve dönüşüm’ - bunu başkalaşım olarak anlamak gerekiyor- sürecinde, Kürt toplumunun somut tek bir ihtiyacından ve isteğinden sözedilmez. Yine PKK’nin sadece isminden değil, otuz yıllık mücadele s&uul;recinden ve kazanımlarından kopuşlarının Kürt halkının ihtiyaç ve istemleriyle yakından uzaktan bir ilgisi yoktur.

Başını ABD’nin çektiği emperyalist sistemin ülkemizdeki ve bölgemizdeki gönüllü işbirlikçiliğine soyunan İmralı Partisi yönetenleri çok geçmeden şunu açıkça göreceklerdir: Misyonu tamamlanan, tarihe gömülmesi gereken Partimiz değil, başta Öcalan olmak üzere kendileridir! İradesi bulunmayan ve tamamen karşı-devrimin şefkatine sığınan sizlerin halkımızın ne bugününe ne de yarınına katacağı hiçbir şey kalmamıştır! Yoksul Kürt halkı adına gasbettiğiniz temsilin hiçbir meşruiyeti kalmamıştır!

Gelinen noktada sorun, devrimci yurtsever güçlerin toparlanmasında, bugünü aşacak ve yarını kucaklayacak bir çekirdekleşmede, günlük politikaya müdahale edebilecek güce ulaşma çabalarında düğümleniyor... 15 Şubat tarihinin bize öğrettiği en büyük ders budur. Biz dikkatimizi, ilgimizi ve çabalarımızı bu nokta üzerinde yoğunlaştırıyoruz ve bu vesileyle bir kez daha yurtsever halkımızı Devrimci Çizgi etrafında kenetlenerek Partimize sahip çıkmaya çağırıyoruz!

Kahrolsun sömürgecilik, faşizm ve emperyalizm!
Kahrolsun teslimiyet, ihanet ve tasfiyecilik!
Devrimci çizgide birleşelim!
Yaşasın partimizin devrimci çizgisinde ısrar direnişimiz!

14 Şubat 2002
PKK-Devrimci Çizgi Savaşçıları
www.d-cizgi-savascilari.com
devrimci-cizgi@d-cizgi-savascilari.com