16 Şubat '02
Sayı: 07 (47)


  Kızıl Bayrak'tan
  Emperyalist savaş örgütü NATO dağıtılmalıdır!
  Sınıf ve emekçi eylemlerinin gösterdikleri
  Ortadoğu'da yeni bir saflaşmaya doğru
  Sorunları aşmak devrimci bir mücadele programı etrafında kenetlenmekle mümkündür
  KESK genel kurulları...
  Çalışmamızın politik kazanımları
  Gelişmeler ve güncel sorunlar
  Haramilerin saltanatını yıkacağız!
  Kazanmak için örgütlenmeye davet!
  Sorunlarımız ve çıkarlarımız ortaktır
  Yeni YÖK tasarısı...
  15 Şubat ve sonrası...
  Mamak İşçi Kültür Evi'nin etkinlikleri sürüyor...
  Dövüşken gözlerin yolunda (Habip Gül'e...)

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
Esenyurt İşçi Bülteni’nin
Şubat 2002 tarihli sayısından...

Emperyalist sömürü ve saldırganlığa geçit vermeyeceğiz!

Haramilerin saltanatını yıkacağız!

Biz işçi ve emekçileri yakından ilgilendiren gelişmeler yaşanıyor şu günlerde.

Bunlardan birincisi hükümetin İMF ile imzaladığı yeni anlaşma. Patronlar bu anlaşma sayesinde İMF’den bol bol kredi gelecek diye düğün bayram ediyorlar. Gelecek parayı kendi aralarında nasıl paylaşacaklarının hesabını yapıyorlar.

Fakat işçi ve emekçiler açısından bu işin sevinilecek bir tarafı yok. Çünkü İMF bu kredi karşılığında hükümetten bazı yasaları meclisten geçirmesini, çeşitli sömürü ve soygun politikalarını uygulamasını istiyor. Yani “ben sana kredi veriyorum ama sen de işçileri, emekçileri soyup soğana çevireceksin ve verdiğim krediyi geri ödeyeceksin” diyor.

Bu nedenle hükümet emlak vergilerini tam iki kat arttırdı. Yeni vergiler icat etti. Çaydan şekere, benzinden ilaca herşeyin fiyatına zam yaptı. Devlet işinde çalışanların ücretlerini düşürdü. Aldıkları iki ikramiyeden birini gelecek yıla erteledi. Hepsinden önemlisi de en az 50 bin işçiyi bu yıl içinde işten atmak ya da zorla emekli etmek için kolları sıvadı. Halka hizmet vermesi için kurulmuş birçok devlet kuruluşu bu yıl kapatılacak, gene devlet bankalarının 800 şubesi kapatılacak ve buralarda çalışanlar sokağa atılacak.

İşçi ve emekçileri daha da yoksullaştıracak, işsizlikten, açlıktan ve yokluktan inim inim inletecek bu saldırılar bütün yıl boyunca sürecek.

Fakat devletin işçi ve emekçilerin başına sardığı bela yoksulluk ve sefaletle sınırlı değil. Bir de savaş belası var. Ecevit Amerika’ya gittiğinde ona şöyle söylediler. “Biz Irak’a saldıracağız. Türkiye olarak Saddam’a karşı savaşta bize hizmet ederseniz, bizim sözümüzden çıkmazsanız İMF’den daha çok kredi alırsınız.”

Amerika’ya uşaklıktan başka bir marifeti bulunmayan hükümet bu isteği (ister istemez) kabul etti. İMF de krediyi verdi. Türkiye ise Amerika’nın emrinde Irak’a karşı savaşa hazırlanıyor.

Peki bu savaşa kim gidecek? Ecevit, Bahçeli ya da Yılmaz mı? Koç mu, Sabancı mı? Bankaları hortumlayanlar mı, patronlar, holding sahipleri mi? Tabii ki hiçbiri. Her zaman olduğu gibi savaşa işçiler, emekçiler ve onların çocukları gönderilecek. Savaşın yükünü sadece cepheye gönderilenler ve onların geride bıraktıkları da çekmeyecek. Savaşın faturasını ülkedeki bütün işçi ve emekçiler ödeyecek. Çünkü ülkemiz başımızdaki Amerikan uşakları yüzünden doğrudan doğruya savaş alanına dönecek.

Bir yandan İMF paketleri, bir yandan savaş. Her ikisi de işçi ve emekçileri vuracak. Her ikisinin de tüm yükünü biz çalışanlar çekeceğiz.

Peki bunun önüne geçmek mümkün değil mi? Elbette mümkün. Ama şu anki durumumuzla değil. İşçiler ve emekçiler olarak neredeyse tümüyle örgütsüz durumdayız. Örgütsüz insan yığınlarından da köleden başka bir şey olmaz. Ne hakkını savunabilir ne de insanlığını. Başkaların emriyle işten de atılırlar, savaşa da sürülürler. Kimse bunu kabul ediyor musun diye onlara sormaz.

Sömürüye, yoksulluğa ve savaşa karşı durabilmemiz için hiç vakit yitirmeden örgütlenmemiz gerekir. Ancak o zaman İMF politikalarının dizginsiz bir şekilde hayata gerilmesini ve ülkemizin bir savaş batağının içine çekilmesini önleyebiliriz.

Bu ülkenin gerçek sahibi bizleriz. O halde sahibi olduğumuz ülkede açlık ve sefaletin pençesinde yaşamamak için, çocuklarımızın emperyalizmin dışında kimseye hayrı olmayacak bir savaşta ölmesini engellemek için, onurumuza ve geleceğimize sahip çıkmak için örgütlenelim. Ülkemizi emperyalistlerden ve onlara uşaklık edenlerden kurtarmak, haramilerin saltanatına son vermek için harekete geçelim.



Yaşasın 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü!

Bu düzende biz emekçi kadınların yaşamı bitmek bilmez acılarla doludur. Evlerimiz, iş yerlerimiz bizler için hapishaneden farksızdır. Cinsel kimliğimizden dolayı sürekli aşağılanırız, horlanırız. “Saçı uzun aklı kısa” muamelesi görürüz, hiçbir konuda söz söylemeye hakkımız olmaz. Çok az bir parayla ay sonunu nasıl getireceğimizi düşünürüz. Bu yoksulluğun getirdiği zorunlulukla üç beş kuruş kazanmak için fabrikaların yolunu tutarız. Orası da bizler için ayrı bir sömürü cehennemi.

İşte 8 Mart kadını köle durumuna düşüren bu sömürü düzenine karşı başkaldırı günüdür. Kapitalizmin emekçi kadınlara reva gördüğü sınıfsal, cinsel ve ulusal sömürüye karşı mücadele ederek özgürleşme gündür. Peki nasıl çıktı bu 8 Mart?

Bundan çok uzun yıllar önce Amerika’nın New York kentinde tekstil işçisi kadınlar yaşadıkları sömürü ve sefalete karşı seslerini yükselttiler. Eşit işe eşit ücret istiyorlardı. Sendikalaşma hakkı, 8 saatlik iş günü ve oy hakkı istiyorlardı. Bu talepleri için grev başlattılar. Fakat greve sermayenin kolluk güçleri saldırdı. Günlerden 8 Mart’tı. Polisler yüzlerce kadın işçinin içinde bulunduğu bir dokuma fabrikasını ateşe verdiler. Yüzden fazla kadın işçi bu yangında diri diri yanarak öldü. Fakat onların ölümleri geride kalan kadın işçiler için bir mücadele çağrısı oldu. 8 Mart’ta hayatını kaybeden kadınlar anısına 8 Mart Uluslararası Emekçi Kadınlar Günü olarak ilan edildi. O gün bugündür dünyanın her yerinde emekçi kadınlar 8 Mart’ı bir mücadele günü olarak kutluyorar. Türkiye’de de emekçi kadınlar birçok yerde grevlerde, direnişlerde, zindanlarda mücadelenin ön saflarında yer alarak büyük bir onurla mücadele bayrağını taşımışlardır.

8 Mart’ın üzerinden yüz yıldan fazla bir zaman geçti. Bugün 8 Mart’ın önemi daha da artıyor. O dönemlerde büyük bedeller ödenerek kazanılan 8 saatlik işgünü, özgürce sendikalarda örgütlenmek gibi hakları bugün kullanamıyoruz bile. 8 saatlik işgünü birçok fabrikada uygulanmıyor. Birçok yerde zorunlu mesailerle çalışma saati 15 saatin bile üzerine çıkıyor. Özellikle tekstilde çalışma saatlerinin sınırı beli değil. Sabah işbaşı yapıldıktan sonra işçilerin fabrikadan ne zaman çıkacağı tamamen patronun keyfine kalmış bir şey. Sendikalaşmak ise daha da zor. Türkiye’de işçilerin yüzde 90’ı sendikasız. Birçok yerde işçiler sendikalaştığı için işten atılıyor. Sendikalaşmayı engelleyerek örgütlenmenin önüne geçip, bizleri diledikleri gibi kuralsız dizginsiz bir şekile sömürmek istiyorlar. Doğum izni, evlenme izni gibi haklardan yararlanamıyoruz. İşyerlerinde çocuklu işçi kadınlar için gereken kreşler yok. Bu haklar ancak örgütlü olan belli fabrikalarda mevcut. O da çok sınırlı. Sendikalı olan fabrikalar toplu pazarlık hakkını kullanarak ancak bu hakları kullanabiliyor.

Bu kötü koşullara bir de işyerlerinde ustabaşıların, şeflerin, patronun hakaretleri, küfürleri, cinsel tacizleri eklenince, insan olanı isyan ettirecek bir durum çıkıyor ortaya. Kadının ezilmişliği sadece fabrikalarda yaşanan sorunlarla sınırlı değil kuşkusuz. Kapitalist sistemde hayatın her alanında kadınlar ikinci sınıf muamelesi görüyor, cinselliği yüzünden bir mal gibi kullanılıyor. Mesela birçok eşyanın reklamı yapılırken kadın vücudu kullanılıyor. Ve bu cinsel özgürlük, bireysel özgürlük diye bizlere sunuluyor ve sermaye düzeninin o çürümüş ahlaksız kültürü tüm topluma egemen kılınmaya çalışılıyor.

Peki bizim kurtuluşumuz nerede? Bizim haklarımızı kim savunacak, sermayenin uşağı olan hükümetler mi? “Adalet mülkün temelidir” diyen, ama sadece mülk sahipleri için çalışan mahkemeler mi? Hakkını arayanı coplayan, gözaltına alan işkenceden geçiren polis mi, jandarma mı? Tabii ki hiçbiri. Onlar istiyorlar ki kanımızı, canımızı, gençliğimizi vererek onların iktidarlarını ayakta tutalım, bir avuç asalağın kârlarına kâr katalım.

Bizler üretiyoruz, çalışıyoruz, çocuklarımızı büyütüyoruz, bir insanın yapması gereken her şeyi yapabiliyoruz. Öyleyse kendi haklarımıza sahip çıkmasını, haklarımız için mücadele etmesini de bilmeliyiz. Emekçi kadınların ne yapması gerektiğini 8 Mart’ın yaratıcıları gösteriyor. Kadının kurtuluşu sömürünün, baskının, zulmün olmadığı, emeğin özgür olduğu, üretenlerin yönettiği bir toplumsal düzenle ancak mümkün olabilir. Bunun için 8 Mart’ı onun içeriğine uygun bir mücadele günü olarak alanlarda kutlamalıyız. Boyalı basının yansıttığı gibi 8 Mart “Kadınlar Günü” değil, “Emekçi Kadınlar Günü”dür. Ve 8 Mart’ı ancak biz emekçi kadınlar sahiplenebiliriz. Kadınların emeğini sömüren, bizi ve ailemizi sefalete mahkum den, bizi eğitimsiz bırakan çürümüş sermaye düzenidir. Tek kurtuluş umudumuz ise işçi sınıfının mücadele bayrağını daha da yükseltmektir. Bizler mücadeleye atılmadıkça işçi sınıfının kurtuluşu mümkün olmaz, işçi sınıfının kurtuluşu gerçekleşmedikçe de kadınların özgürleşmesi mümkün olmaz.

Sınıfsal, cinsel, ulusal sömürüye hayır!

(Esenyurt İşçi Bülteni’nin Şubat
2002 tarihli sayısından...)