16 Şubat '02
Sayı: 07 (47)


  Kızıl Bayrak'tan
  Emperyalist savaş örgütü NATO dağıtılmalıdır!
  Sınıf ve emekçi eylemlerinin gösterdikleri
  Ortadoğu'da yeni bir saflaşmaya doğru
  Sorunları aşmak devrimci bir mücadele programı etrafında kenetlenmekle mümkündür
  KESK genel kurulları...
  Çalışmamızın politik kazanımları
  Gelişmeler ve güncel sorunlar
  Haramilerin saltanatını yıkacağız!
  Kazanmak için örgütlenmeye davet!
  Sorunlarımız ve çıkarlarımız ortaktır
  Yeni YÖK tasarısı...
  15 Şubat ve sonrası...
  Mamak İşçi Kültür Evi'nin etkinlikleri sürüyor...
  Dövüşken gözlerin yolunda (Habip Gül'e...)

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
Gelişmeler ve güncel sorunlar

“Stratejik ortaklığın” gerçek anlamı ve güncel sonuçları

11 Eylül sonrasının Türkiye için stratejik önemdeki temel sonucu, işbirlikçi burjuvaziyle Amerikalı emperyalist efendileri arasındaki ilişkilerin daha da gelişmesi oldu. Düzen hesabına konuşan devlet yöneticilerinin, politikacıların, basın ve üniversitede görevli memurlar takımının ağız birliği halinde yineledikleri “11 Eylül sayesinde Türkiye’nin stratejik değeri daha iyi anlaşıldı” söylemi, ABD ile ilişkilerdeki bu yeni durumu ve bundan duyulan aşırı hoşnutluğu dile getirmektedir. Daha iyi anlaşıldığı söylenen olgu, Türkiye’nin ABD emperyalizmi için bölgesel önemi ve rolüdür elbette. Amerikan işbirlikçileri bununla kendi satış değerlerinin yükseldiğini düşünüyorlar ve bundan duydukları memnuniyeti aşırı bir utanmazlıkla dile getiriyorlar.

Kriz içinde debelenen ve geleceği konusunda ciddi kaygıları bulunan işbirlikçi Türk burjuvazisi, sırtını daha güçlü bir biçimde ABD’ye yaslamanın ve kaderini tümüyle ona bağlamanın kendisine kısa vadede krizden çıkış olanakları, uzun vadede ise gelecek güvencesi sağladığını düşünüyor. Bunun ise doğal olarak bir karşılığı var. Bu karşılık, Türkiye’yi çevreleyen kriz bölgelerinde, yeni gelişmelerin gerektirdiği daha ileri bir çerçevede ABD çıkarlarına aktif bekçiliktir. Bilindiği gibi ABD emperyalizmi, dünya üzerindeki hegemonyasını güvenceye almanın ve uzun süreli kılmanın tayin edici halkası saydığı Avrasya’da, uzun süreli savaşlar dizisi olarak tanımladığı bir maceraya girişmiş bulunmaktadır. Bu çerçevede Türkiye’ye biçilen rol, bu macerada ABD?yetam destek vermekten öteye, onun çıkar ve ihtiyaçları doğrultusunda aktif görevler üstlenmektir. Amerikan emperyalizminin temsilcisi ya da basındaki sözcüsü durumundaki birçok kimse 11 Eylül’den beri bunu açıkça söyleyip duruyor.

ABD emperyalizmi pervasızca izlediği saldırganlık ve savaş çizgisini “teröre karşı uzun süreli mücadele” olarak sunuyor. Başta cumhurbaşkanı ve başbakan olmak üzere Türkiye’yi yönetenlerse her vesileyle Türkiye’nin teröre karşı bu mücadelesinde ABD’nin yanında olduğunu, ona tam destek verdiklerini ve vermeye devam edeceklerini vurgulayıp duruyorlar. Afganistan’a karşı savaş bunda kusur etmediklerini somut olarak gösterdi. Türkiye toprakları boydan boya Afganistan’a yönelik savaşta ABD’nin saldırı üssü olarak kullanıldı (Ecevit’in ABD gezisi esnasında Amerikan basınının verdiği bilgiye göre, Afganistan’a karşı savaş boyunca Amerikan savaş uçakları Türkiye’den 4 bin kere havalandılar). Şimdi ise sırada Afganistan’da ABD hesabına bekçilik yapmak görevi var ve Türkiye’yi yönetenlerin Afganistan’daki ABD işgali “islam ülkesi” şalı örtecek bu utanç verici role ne denli hevesli olduklarını biliyoruz.

Şimdi gündemde ABD’nin yeni ana hedefi var ve bu somut biçimde Irak olarak tanımlanmış bulunuyor. Fakat Irak’ın burada yalnızca bir hareket noktası, belli bakımlardan elverişli bir bahane olarak değerlendirildiğini, asıl hedefin ise Irak da içinde tüm Ortadoğu olduğunu biliyoruz. ABD emperyalizmi Ortadoğu’da kapsamlı ve aynı ölçüde tehlikeli hesaplarla hareket ediyor. Amaç çok yönlüdür. Petrol bölgesinde öteki emperyalistler karşısında tam bir üstünlük sağlamak; kendisi ve siyonist İsrail için engel ya da güçlük kaynağı olarak gördüğü rejimleri değiştirmek ya da hiç değilse güçten düşürmek; Filistin halkını daha ağır koşullarda bir köleci sözde barışa mecbur etmek; Kürt sorunu ve dinamiğini kendi denetimine ve hizmetine almak; ve elbetteu kritik bölgedeki gerçek ve potansiyel ilerici ve devrimci dinamikleri boğmak, anti-Amerikancı hareketi sindirmek istemektedir.

Bunlar gerçekte kapsamlı hedeflerdir ve birçok çıkarı, gücü ve devleti, her birini kendine özgü nedenlerle olmak üzere rahatsız etmektedir. Nitekim bir dizi emperyalist gücün yanı sıra çeşitli bölge ülkeleri de ABD’nin bu tehlikeli, maceracı ve aynı ölçüde hırslı girişimine muhalefet etmektedirler. Fakat ABD planlarını uygulamakta kararlı görünmektedir ve yardımına ihtiyaç duyduğu tek ülkenin Türkiye olduğunu açık açık söylemektedir. ABD Irak üzerinden Ortadoğu’ya müdahalesinde Türkiye’yi bir saldırı üssü olarak kullanmaktan öteye, savaşta bir koç başı olarak kullanmak istemektedir. Bu doğrultuda rüşvetten, tehdit ve şantaja kadar her silahı kullanmaktadır. İMF üzerinden Türkiye’nin boynuna atılan boğucu kement de işte işlevini tam bu noktada göstermektedir. Ecevit'n ABD’ye gezisinin tüm gündemi ve işlevi buydu. Gezinin hemen sonrasında yüksek miktarlı İMF kredileri onaylandığına ve ABD’nin onayı olmaksızın İMF’nin bunu yapması olanaksız olduğuna göre, dayatmaların sonuç verdiğine, tüm isteksizliklerine karşı Türkiye’yi yönetenlerin buna razı edildiklerine kesin gözüyle bakabiliriz.

ABD’nin sihirli eli ya da İMF kementi

Aynı çerçevede, aynı dayatmalarla bütünlük oluşturan başka önemli gelişmeler de var. AGSP konusunda yıllardır süren ve aşılmaz gibi görünen güçlükler, ABD’nin sihirli eli değer değmez Türkiye cephesinden bir anda çözülüverdi. Hemen ardından Kıbrıs ve Ege sorunlarının çözümü gündeme girdi. Yıllardır kangrenleşmiş bu sorunlarda bir anda büyük bir yumuşama yaşandı ve birkaç ay öncesiyle kıyaslanamaz adımlar atıldı. Elbette bu şaşırtıcı gibi görünen gelişmelerin gerisinde bir kez daha ABD’nin dolaysız müdahalesi ve dayatmaları vardı.

Gizli diplomasiyle saklananları İMF ve Dünya Bankası’nın kararları bütün açıklığı ile ortaya koymaktadır. Zira tüm bu gelişmelere, Arjantin’den 1.3 milyar dolar yeni borcu esirgeyerek onu iflasa sürükleyen İMF’nin cömertçe sunduğu yeni borçlar eşlik etti (Türkiye’nin “İMF’deki kotasından yüzde 1500 daha fazla oranda” ve İMF’nin dünya ölçüsündeki toplam kredi kapasitesinin tamı tamına üçte biri kadar!..). Bu yeni borçlar yüksek faizlere ve “10 günde 10 yasa” türünden ardı arkası kesilmeyen ağır siyasal koşullara bağlanmış olsa bile, sonuçta Arjantin’den esirgenenin Türkiye’ye misliyle sunulması, bu alışılmadık cömertlik, dış politika sorunlarıyla bağlantılı bir satın alma yolu ve durumuydu.

Önden yılın diplomasi olayı olarak sunulan Ecevit’in son ABD gezisi öncesinde ve sırasında işbirlikçi cepheden üzerine en çok laf edilen konu, Türkiye ile ABD arasındaki ilişkilerin “stratejik ortaklık” düzeyine çıkarılmasıydı. Oysa eski başkan Clinton’un ‘99 Kasım’ında gerçekleşen gösterişli Türkiye gezisi esnasında bu nitelikte bir ortaklığın yıllardan beridir var olduğu açıklanmış ve bunun işlevi de, “Türkiye ve ABD’nin öncelikle Ortadoğu, Kafkaslar, Balkanlar ve Doğu Akdeniz’de” birlikte hareket etmeleri olarak tanımlanmıştı. Bunu, anılan bölgelerde ve artı Orta Asya’da, Türkiye’nin ABD çıkar ve ihtiyaçları doğrultusunda hareket etmesi olarak anlamak gerekirdi ve olup bitenin de somut olarak gösterdiği gibi durum tamı tamına budur. ABD işbirlikçisi ve onun çıkarlarının bölgesel bçisi olarak Türk burjuvazisi, kriz kıskacı ve gelecek kaygısı çerçevesinde, kendisini bunun gereklerine giderek daha çok uyarlıyor. Dış politika alanındaki çözümsüz sorunlar dizisinin, 11 Eylül sonrasında ve tam da ABD’nin çıkar, tercih ve dayatmaları doğrultusunda, hızlı bir çözüm sürecine alınmış olması da bunu göstermektedir.

Böylece “stratejik ortak”lığın gerçekte stratejik uşaklık, Türkiye’yi çevreleyen bölgelerde Amerikan emperyalizminin çıkarlarına stratejik bekçilik anlamına geldiği de bir kez daha açıklık kazanmaktadır. ABD Türkiye’yi bölgedeki “en güvenilir iki müttefikinden biri” olarak görmektedir. İkincisinin İsrail olduğu ve bu ülkenin ABD’nin çıkar ve ihtiyaçları doğrultusunda aktif roller üstlenebilmesinin zorunlu sınırları bulunduğu düşünülürse, geriye güvenilirlikten öte en işe yarar tek müttefik olarak gerçekte yalnızca Türkiye kalmaktadır.

Daha da önemlisi, Türk burjuvazisinin yalnızca dünyanın emperyalist efendisiyle değil fakat aynı zamanda bölgenin saldırgan çıban başı ülkesi olarak siyonist İsrail ile de “stratejik ittifak” ilişkisi içinde olmasıdır. Dünyanın ve bölgenin en gerici ve saldırgan güçleriyle davranış ve kader birliği, Türk burjuvazisinin bugünkü konumudur. Bu iki olgu bir arada düşünüldüğünde ve buna bir de NATO üyeliği (önümüzdeki günlerde bunun 50. yılına giriliyor) eklendiğinde, Türk burjuvazisinin halkımız ve bölge halkları karşısında üstlendiği uğursuz gerici rolün çerçevesi daha iyi anlaşılır. Elbette o bunu gerici sınıf çıkarları doğrultusunda ve geleceğini güvenceye almak üzere yapıyor. Tam da bu aynı nedenle, ona karşı stratejik kavrayışa dayalı ciddi bir devrimci mücdle de, tarihsel ve güncel boyutlarıyla bu ilişkileri, bunun stratejik ve taktik planda ortaya çıkardığı görev ve sorumlulukları özenle hesaba katmak durumundadır.

Savaşa ve saldırganlığa karşı mücadelede Ortadoğu halklarıyla yakın ilişkiler ve eylemli bir devrimci dayanışma, dönemin en acil ve önemli görevlerinden biridir. Daha genel planda ise, başta Ortadoğu halkları olmak üzere Türkiye’yi çevreleyen coğrafyada yer alan tüm bölge halklarıyla devrimci birlik ve dayanışmaya dayalı yakın ilişkiler, emperyalizme ve işbirlikçilerine karşı ciddi bir devrimci stratejinin olmazsa olmaz koşuludur. Günümüzün olayları, bu tür bir bölgesel devrimci birlik ve dayanışma cephesi yaratılmaksızın gelecekte emperyalizmin devrimi boğmaya yönelik saldırı ve müdahalelerini püskürtmenin ne denli güç olacağına bugünden ışık tutmaktadır.

Güncel durumu belirleyen iki temel önemde gelişme

Bu genel çerçeveden de hareketle gelişmelerin Türkiye üzerinden daha güncel ve somut yansımalarına geçelim. Türkiye’nin yakın geleceğinde olayların izleyeceği seyir değerlendirilirken gözönünde bulundurulması gereken temel önemde iki güncel veri var önümüzde. Bunlardan ilki, ABD emperyalizminin Orta Asya ve Ortadoğu eksenli olarak gündeme getirdiği saldırganlık ve savaş politikası; öteki ise, İMF ile imzalanan üç yıllık yeni sosyal yıkım ve kölelik anlaşmasıdır.

İlki, Türkiye’yi ABD emperyalizminin bölge halklarına karşı bir saldırı ve savaş üssü haline getirmekle kalmamakta, Irak üzerinden açıkça ortaya atıldığı gibi, onu bizzat emperyalizmin hesabına savaşa sürüklemek niyet ve hesaplarını da içermektedir. İkincisi ise, işçi sınıfı ve emekçilere yönelik saldırıların ağırlaştırılması, bunun Türkiye’yi emperyalist sömürü ve yağmaya engelsizce açacak bir dizi köleci düzenleme ve uygulamayla birleştirilmesi anlamına gelmektedir.

Türkiye’nin bugününü ve yakın geleceğini belirleyecek olan biri dışa öteki içe yönelik bu iki temel önemde olay, birbiriyle de sıkı sıkıya bağlantılıdır. Ekonomik kriz kıskacında kıvranan ve krizden çıkış adına ülkenin tüm geleceğini İMF ve Dünya Bankası’na ipotek eden Türk burjuvazisi, böylece, ABD emperyalizminin bölgesel çıkar ve ihtiyaçlarına yeni bir düzeyde hizmet etmek zorunluluğu ile yüzyüze kalmaktadır. Amerikan yönetimi açıkça İMF desteğinin sürmesi ile Irak’a yönelik bir savaşta Türkiye’den istekleri arasında dolaysız bir bağ kurmaktadır.

Kürt sorunuyla bağlantılı gerici kaygılar ve bölge ilişkilerinde yolaçabileceği öteki riskler nedeniyle Irak’a yönelik bir savaşa çok istekli olmayan Türkiye’nin yönetenleri, buna karşın, ABD’nin bu konudaki dayatmalarına direnecek güçte değiller ve bunu daha şimdiden göstermiş bulunmaktadırlar. Tarihsel bağımlılık ilişkilerinin genel çerçevesi kadar güncel ekonomik kriz ve İMF kıskacı, tüm sızlanmalarına ve aksi yöndeki temennilerine karşın sonuçta onları ABD’nin iradesine boyun eğmeye sürüklemektedir. Genel uluslararası güç dengeleri ve başka bazı gelişmeler ABD’yi Irak’a yönelik bir savaştan alıkoyamazsa eğer, Türkiye bu savaşın ana saldırı üssü olmakla kalmayacak, Türk ordusu da Güney Kürdistan sorununu bahane ederek ABD emperyalizminin hizmetinde bu savaşa bizzat katılacaktır.

Her iki sorunun bir arada Türkiye’nin iç politik yaşamındaki sonuçları ise kendini baskı, terör ve yasaklar rejiminin daha da ağırlaşması olarak gösterecektir. İşçi sınıfı ve emekçilerin çalışma ve yaşam koşullarını sürekli ağırlaştıran ve ülkeyi bölgede emperyalizmin saldırı ve savaş üssü haline getiren sermaye sınıfının başka bir seçeneği de yoktur. Güncel gelişmeler bunu somut olarak göstermektedir. AB makyajı çerçevesinde yapılan anayasa değişikliğinin iç yüzünün uyum yasa tasarılarıyla ortaya çıkması, Kürt halkının ana dilde eğitim türünden en masum demokratik istemleri karşısında sergilenen aşırı tahammülsüzlük ve uygulanan terör, bunun güncel örnekleridir.

İç ve dış durum, rejimde kontrollü bir yumuşama manevrasına bile olanak tanımamaktadır. Tersine, son derece gerçekçi bir tutumla burjuvazi ve onun adına ülkeyi yönetenler dizginleri sıkı tutmaktadırlar. İşbirlikçi burjuvazi, baskı ve terör aygıtını yasal ve kurumsal bakımdan güçlendirerek, işçilerin ve emekçilerin hak arama çabalarını dolaysız baskının yanı sıra hain sendika ağalarının yardımıyla boşa çıkararak, reformist solun her çeşidinin doğrudan ve dolaylı hizmetinden en iyi biçimde yararlanarak ve bu arada devrimci akımı hepten etkisizleştirerek, bugünkü denetimini korumaya çalışmakta ve yakın geleceğin çalkantılarına hazırlanmaktadır.

Güncel durumdan çıkan güncel görevler

Dışarıda ABD emperyalizminin çıkar ve ihtiyaçlarının gerektirdiği davranış çizgisi, içerde üç yıllık yeni bir İMF saldırı programı, ve nihayet, bu iç ve dış çizginin engelsizce uygulanabilmesi için sürekli bir baskı, terör ve yasaklar rejimi... Türkiye’nin güncel durumunu ve yakın geleceğini karakterize eden politik saldırı tablosu kabaca budur.

Bu güncel durum önümüze, güncel görevler olarak; emperyalist köleliğe, saldırganlığa ve savaşa karşı anti-emperyalist mücadeleyi; emekçileri daha ağır bir perişanlığa sürükleyen İMF saldırı programına karşı iktisadi ve sosyal istemler uğruna mücadeleyi; ve nihayet, baskı, terör ve yasaklar rejimine karşı temel demokratik hak ve özgürlükler mücadelesini koymaktadır.

Bu çok yönlü mücadeleler gerçekte organik bir bütündür. Bunlar güncel planda yürüyen aynı sınıfsal saldırının farklı boyutlarına karşılık düşmektedirler ve zorunlu olarak birlikte ele alınmak durumundadırlar. Olayların seyri belli bir anda birinden birini nispeten ön plana çıkarsa bile, bu ötekilerin önemini hiçbir biçimde ortadan kaldırmaz.

Öte yandan, bu mücadelelerin kesiştiği ana sınıfsal hedefler, işbirlikçi burjuvazi ve onun sırtını dayadığı emperyalizmdir. Bu nedenledir ki, birbirinden koparılamaz bu görevler ancak devrimci iktidar mücadelesi bakışaçısıyla ele alındığı ölçüde devrimci bir anlam taşıyabilir, devrimci sürecin ilerletilmesi sonucunu doğurabilirler.

Devrimci iktidar perspektifine dayalı bu bütünselliğin ilkesel ve pratik önemi, reformist sol akımların mevcut konumu üzerinde daha iyi anlaşılabilir. Reformist akımın farklı bileşenlerine daha yakından bakıldığında, onları karakterize eden ayırdedici davranışın, tam da bu güncel görev alanlarından birinden birini kendileri için başlı başına bir mücadele platformu haline getirmeleri olduğu görülür. Dahası, tam da reformist konumlarından bekleneceği gibi onlar, bu sınırlı hedef ve görevlerin gerçekleşmesinde dahi düzen güçlerine ya da kurumlarına bel bağlarlar.

Bunu bu akımlar üzerinden somut olarak örnekleyebiliriz de. Dönemsel anti-emperyalist görevlerin son derece dar bir burjuva milliyetçi yorumu bize Perinçekçi İP’i verir ve bu çevrenin tüm gelecek beklentisi, düzen ordusu destekli parlamenter hayaller üzerine kuruludur. 28 Şubat şakşakçılığı ve ordu yalakalığı bu konum ve tutumun somut bir ifadesidir. Güncel boyutlar içine sıkıştırılmış bir ekonomik ve sosyal haklar mücadelesi bize liberal işçi politikacılığının temsilcisi olarak EMEP’i verir ve yılların açıkça gösterdiği gibi onun tüm hesapları da sendika bürokrasisi üzerine kuruludur. Hararetli EP kuyrukçuluğu, üstelik döne döne yaşananlara rağmen bu çizginin ısrarla sürüdürülmesi, somutta karşılıksız kalması baştan kesin olan bu hesabın bir ifadesidir. Pratikte boş laf olarak kalan rjuva liberal sınırlarda bir demokrasi mücadelesi ise tamı tamına ÖDP demektir ve rejimin yumuşamasından umudunu keseli beri o tüm umudunu artık içerde sosyal-demokrasiye ve dışarda AB emperyalizmine, onun “Kopenhag Kriterleri”ne bağlamıştır. Bu ise onun tümden işlevsizleşmesi ve gereksizleşmesi demektir. Nitekim uzun zamandır bir iç kriz içinde bulunması, şu günlerde bir iç çözülme yaşaması da bu akıbeti teyid etmektedi.Türk devletine teslim olmuş ve onu bir şeylere yöneltebilsinler diye de tüm umudunu ABD ve AB emperyalizmine bağlamış PKK’yı ÖDP’nin yanına, solculuğu gitgide seyirlik bir yarı-aydın oyununa çeviren SİP-TKP’yi ise EMEP ile Perinçekçi İP arasında bir yere koydunuz mu, günümüz reformist akımlar tablosunu da tamamlamış ve yerli yerine oturtmuş olursunuz.

Bu kadarını söylemişken şunu da ekleyelim. Bu akımların her biri, izledikleri çizginin somut durumuna göre burjuvazinin şu veya bu kesimine, burjuva düzenin şu veya bu kurumuna bel bağlıyor olsalar bile, tümünü kesen ortak bir payda var ve bu burjuva parlamentarizmidir. Sonuçta orta sınıf karakterli akımlar olarak düzenle ve devletle barışıktırlar (ya da artık bu çizgiye gelmişlerdir) ve temel siyaset yöntemi ve aracı olarak burjuva parlamentoculuğunu esas almaktadırlar. Bugünkü güç ve konumları onlara bu olanağı vermese de (ve belki içlerinden bir ikisi hariç hiçbir zaman vermeyecek gibi görünse de) sonuçta bu böyledir.

Reformist sol ve sendika bürokrasisi, bugün kitle hareketinin önünü tıkayan, onun gelişme dinamiklerini felce uğratan iki temel odak durumundadırlar. Bu nedenle, bunların her birine karşı kendi konum ve özelliklerinin gerektirdiği türden bir sistematik mücadele vermek, dönemin devrimci görevlerini başarıyla üstelenebilmenin ve kitle mücadelesini geliştirebilmenin zorunlu koşuludur. Geleneksel küçük-burjuva devrimci akımların yaşamakta olduğu gerileme ve çözülme, yaşadıkları tüm çürümeye rağmen reformist akımlara kendiliğinden bir alan açıyor. Onları tuttukları alanlarda geriletmek, olayların etkisiyle gitgide yırtılan maskelerini tümden düşürmek, içinden geçmekte olduğumuzun dönemin en önemli ve öncelikli görevlerinden biridir.

Terbiye edilerek denetim altına alınan güçler tablosu

Güncel siyasal tabloya bakarken, paradoksal gibi görünen temel önemde bir gerçeği de gözönünde bulundurmak durumundayız. Bir yanda kriz içinde debelenen, İMF’den üç kuruş yeni kredi alabilmek için onun en onur kırıcı dayatmalarını bile harfiyen yerine getiren, kendisi için getirebileceği ağır risklere rağmen ABD’nin çıkar ve ihtiyaçlarına dayalı bir savaşa katılmak akıbetiyle yüzyüze bulunan acz içinde ve iflas halinde bir düzen ve devlet gerçekliği var. Fakat öte yandan, bu aynı devlet ve düzen, bugün işçi sınıfını ve emekçileri büyük ölçüde kontrol edebilme başarısı göstermekle kalmamakta, yanı sıra, özellikle 28 Şubat müdahalesinden beri, kendisine muhalif ya da kendisi için şu veya bu ölçüde sorun ve sıkıntı kaynağı oluşturan çeşitli akımrı büyük ölçüde terbiye etmeyi ve denetim altına almayı da başarmış bulunmaktadır.

Bu ikinci durumu somut olarak örnekleyelim.

‘90’lı yılların ilk yarısında rejimin iç dengeleri bakımından ciddi bir sıkıntı kaynağı haline gelmiş dinsel gericilik gelinen yerde artık büyük ölçüde terbiye edilmiş, dahası, üstelik bir de birbirleriyle uğraşan iki parti halinde bir bölünmeyle yüzyüze bırakılmıştır. Dinsel gericiliğin bu iki partisi artık birbirlerini daha çok suçlayıp karalayarak burjuvaziye ve onun adına ülkeyi yöneten gerçek güç odaklarına yaranmaya çalışmaktadırlar.

‘80’li yılların ortasından yakın zamana kadar rejim için en büyük sorun oluşturan Kürt hareketi ise, PKK üzerinden en utanç verici bir teslimiyet çizgisine çekilmiş, gelinen yerde neredeyse tümüyle zararsız hale getirilmiştir. İmralı teslimiyetiyle birlikte, PKK’nın Kürt halk kitleleri üzerindeki etkisi ve denetimi düzen ve devlet için artık bir tehlike olmaktan çok bir imkana dönüşmüştür. Bu imkanın verdiği bir pervasızlıkladır ki, rejim artık Kürt halkının en masum kültürel hak istemlerini bile en kaba bir tutumla reddebilmekte, bunu baskı ve terörle karşılayabilmektedir.

Üçüncü bir örnek sendika bürokrasisinin durumudur. Sendika konfederasyonları ve bağlı sendikalar, özellikle 28 Şubat’la birlikte gerçekleştirilen manevraların ardından, bugün artık her açıdan sermayenin ve devletin denetimi altındadırlar. Bundan da öte içlerinden bazıları (somut olarak Türk-İş) artık devletin güdümlü ve uyumlu uzantısı olarak hareket etmektedirler. Bugün ÖDP’nin tepesini tutan liberal soysuz takımının da özel çabası ve katkısıyla, önceki yıllarda bir ölçüde olsun mücadele etkeni olan KESK de bugün sendika bürokrasinin geneliyle bu aynı konumu paylaşmaktadır.

Sol hareketle devam ediyoruz. Reformist akımların tümü bugün tam olarak düzenin icazet sahası içine çekilmişler ve düzen için artık hiçbir sorun oluşturmayacak düzeyde terbiye edilmişlerdir. Geride kalan yıl içerisinde gerçekleşen F tipi saldırısı, düzenin bu doğrultuda ne büyük bir mesafe katettiğini bu akımların utanç verici tutumları üzerinden somut olarak gösterdi. Reformist sol partilerin istinasız tümü de gelinen yerde artık her türlü devrimci düşünce, değer ve kaygıdan tamamen kopmuşlardır.

Geleneksel devrimci-demokrat sol akımlar ise bir başka yoldan düzen için sorun olmaktan gitgide çıkmaktadırlar. ‘90’lı ilk yıllarda şu veya bu ölçüde toparlanma başarısı gösteren bu akımlar, ‘90’lı yılların ikinci yarısından beri sürekli bir gerileme içindeydiler ve gelinen yerde içlerinden bazıları siyasi yaşamdan gitgide silinmektedirler. Herşeye rağmen tutunmaya çalışanların ise, yaşadıkları ağır tıkanıklığı ve iç sıkıntıları bir dönem için olsun aşabileceklerini gösteren ciddi ve inandırıcı bir belirti yoktur ortada.

Aşılamayan yapısal zaafların ve devletin fiziki tasfiyeden öteye amaçlara dayalı sistematik saldırılarının geleneksel sol akımlar üzerindeki ağır tahribatı bugün artık çok daha iyi görülebilmektedir. İçlerinden bazıları, düne kadar kendilerine mevcut akıbeti yaşatan temel etkenlerden biri tam da bu değilmişcesine, bugün yeniden utangaçça Kürt hareketinin kuyruğuna yapışarak tutunmaya çalışıyorlar. Fakat bu onlar için bir çıkış yolu olmak bir yana, bunda ısrar ederlerse, tasfiyeci uçurumun dibine boylu boyunca yuvarlanmalarından başka bir sonuç yaratmayacaktır.

Netleşen tablo ve doldurulmayı bekleyen boşluk

Büyük ölçüde son 4-5 yılda, yani tam da ekonomik ve sosyal krizin daha da ağırlaştığı bir zaman kesitinde yaratılan bu tabloya toplu olarak bakıldığında, sonuç düzen payına kuşkusuz önemli bir başarının göstergesidir. Fakat bu sorunların çözülmesi değil, yalnızca bu sorunlarla bağlantılı olarak oluşan akımların denetim altına alınması anlamına gelen bir başarıdır. Sorunlar ise yerli yerinde durmakta, dahası gitgide ağırlaşmaktadır.

Bu akımlar üzerinde kurulmuş denetim kısa vadede kitlelerin de denetim altında tutulması gibi bir sonuç yaratsa bile, bu geçici bir durum olmaya mahkumdur. Zira soruna bir başka yanından bakıldığında, buradaki başarının yeni sorunlar için bir zemin anlamına da geldiğini görmek güç değildir. Bu denli kolay terbiye edilmiş bir dinsel gericilik, ihanetini bu denli kaba biçimde sergileyen bir sendika bürokrasisi, adını ve varlık nedenini bile inkar noktasına düşürülmüş bir Kürt hareketi, düzen icazetinin dar cenderesine sıkıştırılmış bir reformist sol partiler gerçekliği, aynı zamanda, tümü de düzenin hizmetindeki bu akımların kitleler nezdinde inandırıcılıklarını gitgide yitirmeleri anlamına da gelmektedir.

Bunu, tablonunun giderek netleşmesi, yüzlerdeki maskelerin düşmesi, gelişmelerin etkisi altında her akımın giderek yerli yerine oturması olarak da tanımlayabiliriz. Bu ise, görev ve sorumlulukların hakkını veren gerçek bir devrimci alternatifin hızla güçlenmesi için koşulların olgunlaşması demektir.

Partimiz yalnızca genel misyonunu değil, fakat dönemsel sorumluluğunu da bu tablo üzerinden daha derinden duymakta ve kavramaktadır. Sahte alternatiflerin şu veya bu nedenle güç ve itibar kaybettiği bir dönemde, gerçek devrimci sınıf alternatifini temsil eden bir parti olarak öne çıkmanın tam zamanıdır ve partimiz sağladığı gelişme birikimiyle buna her zamankinden daha çok hazır durumdadır.

(Bu metin, TKİP Merkez Yayın Organı Ekim’in
Şubat 2002tarihli 227. sayısının başyazısıdır...)