16 Şubat '02
Sayı: 07 (47)


  Kızıl Bayrak'tan
  Emperyalist savaş örgütü NATO dağıtılmalıdır!
  Sınıf ve emekçi eylemlerinin gösterdikleri
  Ortadoğu'da yeni bir saflaşmaya doğru
  Sorunları aşmak devrimci bir mücadele programı etrafında kenetlenmekle mümkündür
  KESK genel kurulları...
  Çalışmamızın politik kazanımları
  Gelişmeler ve güncel sorunlar
  Haramilerin saltanatını yıkacağız!
  Kazanmak için örgütlenmeye davet!
  Sorunlarımız ve çıkarlarımız ortaktır
  Yeni YÖK tasarısı...
  15 Şubat ve sonrası...
  Mamak İşçi Kültür Evi'nin etkinlikleri sürüyor...
  Dövüşken gözlerin yolunda (Habip Gül'e...)

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 

Sermaye devleti 50 yıl önce suç örgütü NATO’ya üye oldu... Emperyalizme kölece bağımlılığın ve 50 yıllık NATO üyeliğinin işçilere, emekçilere ve halklara faturası daha fazla saldırı, daha fazla yıkımdır...

Emperyalist savaş örgütü
NATO dağıtılmalıdır!

Devrimler çağının ilk kıvılcımı
Ekim Devrimi sonrası savaş ve barış sorunu

Ekim Devrimi, yalnızca Rusya’da bir dönemi kapamakla kalmadı, dünyayı kana boyayan emperyalist haydutlar arası savaşın bitmesinde de önemli bir rol oynadı. “Derhal koşulsuz, tazminatsız ve ilhaksız barış!” çağrısı, yıkıma uğratılan halklar arasında devrimci barış politikasının ve sosyalizmin yankısı olarak muazzam bir karşılık gördü, büyük bir sempatiyle karşılandı. İkinci Enternasyonal’in emperyalizme suç ortaklığına varan ihaneti bile, bu sempatiyle beraber yükselen devrimci dalganın, değişik topraklarda yaşayan işçi sınıfı ve halklar arasındaki dayanışmanın kırılmasını sağlayamadı.

Öte yandan, Çarlığın devrilip yerine ilk proleter devletin kurulması emperyalist dünyada büyük bir korkuyla karşılandı. Birinci Dünya Savaşı’nın hem galibi hem de mağlubu olan emperyalist-kapitalist devletler, savaşın bitiminden hemen sonra bütün dikkatlerini kendi içlerinde yükselen sınıf mücadelesini bastırmaya verdiler. Zira emperyalist dünya savaşı bütün ülkelerin cephe gerisinde büyük bir tepkiyle karşılanmış ve işçi sınıfı hareketi Çarlık Rusya’sında kazanılan zaferin de etkisiyle büyük bir ivme ve güç kazanmıştı. Şimdi aynı akıbet kendilerini bekliyordu. İtalya ve Almanya başta olmak üzere kapitalist iktidarın bu yükselişe yanıtı çok kanlı oldu. İşçi ayaklanmaları bastırıldı, devrimci işçi önderleri ya katledildi ya da tutuklandı. İşçi örgütleri dağıtıldı ya da büyük bir baskıya maruz kadı. Koyu devlet terörü doğrudan faşizan biçimler aldı. Faşizm bizzat tekelci sermaye tarafından adım adım iktidara taşındı.

Faşizm proleter devrimler çağında emperyalizmin sosyalizme karşı vurucu gücünü temsil ediyordu artık. Hedef yalnızca içerde iktidarı işçi sınıfı mücadelesine karşı korumak, kapitalist iktidarı militaristleştirmekle sınırlı değildi. Rekabetin kızıştığı koşullarda emperyalizmin dünya halklarını köleliştirme hevesinin, SSCB nezdinde sosyalizmi yıkma hedefinin de en açık politikasıydı faşizm. İkinci Dünya Savaşı bu hedef ve heveslerin kaçınılmaz sonucuydu.

İkinci Dünya Savaşı sonrası ABD
liderliğinde biçimlenen kapitalist dünya ve
kurumsallaşan emperyalist saldırganlık

Birinci Dünya Savaşı’nın bitmesinde kritik bir rol oynayan proleter Ekim Devrimi, emperyalist saldırganlığın en azgın biçimi olan faşizmi yenilgiye uğratarak İkinci Dünya Savaşı’na da son verdi. Genç Sovyetler Birliği bu uğurda 20 milyonu aşkın vatandaşını kaybetti. Ağır bedeller ödenerek kazanılan bu zafer yalnızca sosyalizmin prestijini dünya ölçüsünde yükseltmekle kalmadı. Aynı zamanda yeni devrimlerin ve ulusal kurtuluş mücadelelerinin de güçlü bir dayanağı oldu. Savaşta işgale uğramış Polonya, Yugoslavya, Bulgaristan, Romanya, Arnavutluk, Çekoslavakya, Macaristan gibi ülkeler ile Almanya’nın doğusunda peş peşe kapitalist iktidarı alaşağı eden devrimler yaşandı. Yunanistan ve Fransa gibi ülkelerde ise iktidar yanlış politikalar sonucu kaybedildi.

İkinci Dünya Savaşı sonrası dönem, emperyalist sistem içinde ABD egemenliği döneminin; sosyalizme, ulusal bağımsızlık mücadelelerine karşı sayısız bölgesel ve yerel savaşların ve büyük bir silahlanma yarışının da başlangıcı oldu. Savaştan en az tahribatla çıkmış olan ABD emperyalizmi, kapitalist dünyanın liderliğini ele geçirerek faşizmi aratmayan yeni bir saldırganlıkla, üstelik savaşın hemen akabinde, sahneye çıktı. Faşizmin yenilgisi kapitalist sistemin yenilgisiydi ve yükselen dalga kırılamazsa kapitalistlere daha ağır faturalara yol açacaktı. Bu yüzden ABD liderliğindeki emperyalist haydutlar bütün güçlerini sosyalizmin büyüyen etki ve gücünü kırmaya yöneltti.

ABD emperyalizmi anti-komünist bir blok inşa etmekle işe başladı. 7 Mart 1948’de Brüksel Antlaşması’yla anti-komünist blokun ilk taşları döşendi. ABD, güçlenen Sovyetler Birliği ve yükselen sosyalizm tehditi karşısında Avrupa’nın koruyuculuğuna soyunarak, bu anlaşmayı 4 Nisan 1949’ta Washington’da varılan bir anlaşmayla askeri bir biçime kavuşturdu. Böylece NATO kurulmuş oldu. Savunma gerekçesiyle kurulduğu ilan edilen NATO sonrası döneme bakıldığında, tarihin en büyük saldırganlığının bizzat “yumuşama”, “soğuk savaş” denilen, barışçıl olarak geçirildiği iddia edilen bu dönemde gerçekleştiği görülür.

Emperyalizm bir güvenlik örgütü olarak NATO’yu kurduktan sonra, bunu giderek her cepheden (siyasi, iktisadi, idelojik ve kültürel) örmeye başladı. Böylece savaşı her alana taşıdı ve bunu “soğuk savaş” stratejisi olarak sundu. Savaşın hemen akabinde çeşitli bölgelerde işbirlikçi iktidarları Marshall Planı ve benzeri ekonomik sözde yardım paketleriyle iyice kendisine bağladı. “Soğuk savaş” stratejisi çerçevesinde kapsamlı bir ideolojik saldırı kampanyası örgütlemeye koyuldu. “Sosyal devlet” ve “refah toplumu” söylemiyle sosyalizmin etki alanı daraltılmaya çalışıldı. Sovyetler Birliği’ni kuşatma altına almak için “çevreleme” planı gereği gerici iktidarlar desteklendi ve iktidara getirildi. Halklar arasında gerici boğazlaşmalar körüklendi. Anti-emperyalist ulusal ve toplumsal muhalefetlere v mücadelelelere karşı darbeler tezgahlandı, Kore’de, Vietnam’da olduğu gibi açık işgallere girişildi. ABD önderliğindeki emperyalizm dünya halklarına ve sosyalizme karşı başlattığı bu savaşı siyasal planda ise, “barış” ve “güvenlik” gerekçesiyle yumuşama (detant) politikaları olarak yürürlüğe koydu. “Detant” politikasının uygulandığı tüm dönem boyunca katledilen insan sayısı e yıkım, ancak ikinci emperyalist savaşla kıyaslanabilir bir düzeydedir.

Türkiye’nin NATO üyeliği
emperyalizme köleliğin perçinlenmesidir

İkinci Dünya Savaşı sonrasında emperyalistlerin “soğuk savaş” stratejisi denilebilir ki en çok yeni yetme Türk burjuvazisinin işine yaradı. ABD emperyalizmi önderliğinde komünizm tehlikesine karşı “soğuk savaş” stratejisini yürürlüğe konulurken, Türkiye’de de savaş sonrası gelişen uluslararası ortama uyum göstermek üzere bir dizi adım atıldı. Savaş boyunca palazlanan burjuvazi, uluslararası tekellerden destek almak, onlardan bayilik ve taşeronluk koparmak için katı devletçi uygulamalara son verip dış ticaret serbestisinin önünü açacak politikaları zorlamaya başladı. Bunun sonucu olarak savaşın hemen bir yıl sonrasında çok partili seçim sistemi kabul edildi. DP yeni yetme Türk burjuvazisinin temsilcisi olarak, tek parti döneminin despotik uygulamalarını eleştirisinin merkezine koyup, yıllardır siyasal yaşamın dışına itilen geniş yığınlaı demokrasi ve özgürlük söylemiyle kuyruğuna takarken, emperyalizme yaranmak için ilerici devrimci bütün değerlere karşı azgınca saldırdı. Bu dönemde ABD’dekine paralel olarak aydın, sanatçı ve dönemin TKP üyelerine karşı bir “cadı avı” başlatılması bir rastlantı değildi.

Yine Sovyetler Birliği’nin kuşatma altına alınması çerçevesinde Türkiye’nin stratejik konumunun pazarlanmasının başlangıcı tam da bu döneme denk gelmektedir. (Bugünlerde üç kuruş dolara “Türkiye’nin stratejik konumu”nu pazarlayarak yol almaya çalışanların ilk temsilcisi o dönemin DP’si idi.) Bu pazarlama ve uşakça yaranma işi, henüz NATO üyeliği bile söz konusu değilken, ABD’nin hizmetinde Kore’ye asker göndermeye kadar vardırıldı. Türkiye bu savaşta 717 ölü, 5247 yaralı, 167 kayıp ve 229 esirle ABD’den sonra en fazla kayıp veren ikinci ülkeydi.

Elbette bu uşakça sadakat ve stratejik konum emperyalistlerce dikkate alındı. Türkiye’nin NATO’ya üyelik başvurusu 18 Şubat 1952’de kabul edildi. Üyelikle beraber emperyalizme her türden bağımlılık resmileştirilmiş oldu. Böylece Cumhuriyet’in kuruluşu sonrasında iyi-kötü izlenmeye çalışılan bağımsızlıkçı tutum da kesin bir biçimde sona erdi. Bunu, bugünü de aydınlatması açısından o dönemlerde dış politik cephede alınan üç tutumla örnekleyelim. Birincisi, 1951 yılında Suveyş Kanalı’nın denetimi sorunu Mısır’la İngiltere arasında bir savaşa yol açınca, Türkiye açık biçimde İngiltere’den yana tutum aldı. İkincisi, Cezayir sorunu üzerine BM’nin 13 Aralık 1952’de yapılan bir toplantısında, Türkiye Fransa’dan, yani işgalden yana oy kullanan tek müslüman ülke olma onursuzluğunu gösterdi. &Uml;çüncüsü, İran’da Musaddık’ın anti-sömürgeci darbesinin ve bağımsızlık hareketinin karşısında da ABD’den yana bir tutum aldı.

Uşaklığı kanıtlama çerçevesinde atılan ilk adımlar bunlarla da sınırlı kalmadı. Bunun için ilerleyen süreçte NATO üyeliği ve anti-komünist blok çerçevesinde Türkiye’ye biçilen ve Türkiye egemenlerince de onaylanan askeri role bakmak gerekiyor. Bu rol, olası bir Sovyet saldırısına karşı Türkiye’nin herşeyini kaybetme pahasına Sovyet güçlerinin Akdeniz’e ulaşmasını bir gün geciktirmesidir. Yani emperyalistlerin çıkarı için Türkiye’nin feda edilmesi. Sermaye iktidarının üç kuruş çıkar için dün olduğu gibi bugün de “stratejik konum” adı altında pazarladığı şey, ülkenin ve milyonlarca insanın geleceğidir.

İşte bunlar, bugün bölge halklarının kanını dökmeye yemin etmiş emperyalist haydutların saldırmak için gün saydıkları bir evrede, Türkiye’nin önce “stratejik konumu”nu, giderek her şeyini satılığa çıkaran sermaye iktidarının bu macerada üstlendiği uşaklık rolü gereği yapacaklarına ayna tutuyor.

Kuşkusuz NATO üyeliğiyle askeri biçime kavuşan emperyalizme bağımlılık, yalnızca dış politik cephede değil, bir dizi alanda giderek pekişti. Gelinen yerde ortaya çıkan tablo, ancak bir sıcak savaş sonrasında ortaya çıkabilecek bir yıkımdır. Ancak dış kredilerle ayakta kalan, ödendikçe artan borçlarla yürüyen, rantiyeleşmiş bir ekonomi; kurmayları ABD tarafından belirlenen ve dünyanın dört bir yanında halklara karşı emperyalizmin hizmetine hazır bekleyen bir ordu; partileri ve parti temsilcileri Washington tarafından belirlenen, programı emperyalistler tarafından hazırlanan hükümetler ve siyaset; bütçesi üstünde denetleme yetkisini kaybeden, ulusal zenginliklerini talana açan bir devlet; bütün geleceğini emperyalizme uşaklığa bağlamış, bu uğurda kendi halkının ve komşu halkların kanına göz dikmiş sermaye iktidarı... Ve o iktidar altında açlık sınırında yaşamaya çalışan, işçisiyle, işsiziyle, memuruyla, eğitim hakkı elinden alınan gençliğiyle milyonlarca insan ve yıllarca baskı, katliam ve asimlasyonla yok edilmeye çalışılan 20 milyonluk Kürt halkı...

Türkiye’nin NATO üyeliği, aynı zamanda işbirlikçi sermayenin ve emperyalizmin sorumlusu olduğu içerdeki bu tablonun bir gereğidir.

NATO işçi sınıfına ve halklara karşı
bir suç örgütüdür ve derhal dağıtılmalıdır

Başlangıçta komünizm tehlikesine ve Sovyet tehditine karşı bir savunma örgütü olarak kurulduğu ilan edilen NATO, Sovyetler Birliği’nin dağılmasından bu yana işlevini yitirmek, varlığını sona erdirmek bir yana, giderek genişlemektedir. Bu açıkça onun bir saldırı örgütü olduğunun kanıtıdır. Geçen süre içinde SSCB çökmüş olsa da, sosyalizm onlar için tehdit ve emekçi kitleler için bir alternatif olmaktan çıkmamıştır. Böyle olduğu sürece ne NATO ne de emperyalist saldırganlık ve savaş gerçek bir tehdit, halklar ve emekçi sınıflar için bir bela olmaktan çıkmayacaktır. 50. kuruluş yılı vesilesiyle düzenlenen zirvede NATO’nun yeni işlevi ve yeni müdahale alanları, “güvenlik sorunları ve tehditler” başlığı altında şöyle tanımlanmıştır:

“Stratejik ortam ve koşullar NATO’nun amaç ve işlevini değiştirmemiştir. Tam tersine NATO’nun önemini artırmıştır. NATO stratejisinin saptanmasında yeni olanaklar gündeme gelmiştir.”

“Akdeniz ve Ortadoğu’nun NATO açısından önemi artmıştır.”
“NATO’ya karşı büyük çapta taarruz tehditi ortadan kalkmıştır. Bunun yerine, etnik çatışmalar, toprak sınırları konusunda anlaşmazlıklar, din ve mezhep çatışmaları ve kökten dinci akımlar, sabotajlar, terörizm, uyuşturucu trafiği, kitlesel göç hareketleri, hayati nitelik taşıyan ikmal akışının kesilmesi gibi tehlikeler almıştır.”

Kapitalizm varoldukça bunalım, bunalım oldukça kârların düşmesi, rekabetin artması ve pazar sorunu ve bunların sonucu olarak savaş ve militarizm yer yüzünden eksik olmayacaktır. Bu uğurda en barbar savaşlara girişenler, insanlığı ağır yıkımlara uğratanlar, elbette sorunu kendileri açısından çarpıtarak tanımlayacak ve girişecekleri haksız savaşlara “terörle mücadele”, “dinsel etnik çatışmalar”, “uygarlıklar çatışması” türünden uydurma gerekçeler hazırlayacaklardır. Üstelik tüm bunları “barış ve güvenlik”in tesis edilmesi olarak sunacaklardır. 50. yıl vesiyesiyle yapılan açılım, emperyalizmin yeni savaşlar ve saldırılar için yeni gerekçeler bulma ihtiyacının ürünüdür.

Daha iki yıl bile geçmeden onların dilinde “barışın” mazlum halklara, işçi ve emekçilere savaş; güvenliğin ise baskı, tehdit ve terör demek olduğu birkez daha doğrulanmıştır. Halkların özlemi olan barış ise ancak devrimci iktidar mücadelesinin bir ürünü olabilir. İki dünya savaşının gösterdiği gibi, barış ancak sosyalizmle mümkündür. Emperyalist kirli hesaplara “ulusal çıkarlar” gerekçeleriyle uşakça alet olanlar ise, hiçbir zaman vadedilen kırıntılardan bile faydalanamayacaklardır.

Kahrolsun emperyalizm! Kahrolsun NATO!
Emperyalistlerle açık-gizli tüm anlaşmalar iptal edilsin!
NATO emekçi halklara ve işçi sınıfına karşı suç örgütüdür, derhal dağıtılsın!



NATO’nun Yoguslavya savaşındaki
kanlı suç dosyası

5 Nisan: Alenisaç’a düzenlenen hava saldırısında lazer güdümlü bir bomba hedefini tutturamayınca bir yerleşim bölgesini vurdu. 17 sivil öldü. Pentagon olaydan bir ABD uçağının sorumlu olduğunu açıkladı.

9 Nisan: NATO Pristina’daki bir telefon şebekesini bombalarken sivil hedefleri de “yanlışlıkla” vurduğunu kabul etti.

12 Nisan: Belgrad’ın yaklaşık 300 km. güneyindeki Grdelica Klisuara’da bir köprüyü bombalayan NATO uçakları, Kosova’daki iki mülteci konvoyunu vurdu. 75 kişi öldü.

28 Nisan: Sırbistan’ın eski Surdilica kasabasında sivil hedeflerin “yanlışlıkla” vurulduğu, NATO tarafından açıklandı. 20 kişi öldü.

1 Mayıs: NATO uçakları Priştina’nın kuzeyindeki Luzane’de bir köprüyü bombalarken, bir yolcu otobüsünü ve yardıma giden ambulansı vurdu. Çoğunluğu çocuk, yaşlı ve kadın olan 60 kişi öldü.

4 Mayıs: Elektriklerin kesilmesine neden olan bombardımanın 111 prematüre bebeğin yaşamını tehdit ettiği bildirildi.

Mayıs: NATO Niş kentinde hastane ve market bombaladı. 10 kişi öldü, 50 kişi yaralandı.

8 Mayıs: Belgrad Çin Büyükelçiliği bombalandı. İkisi gazeteci 3 kişi öldü.