08 Aralık '01
Sayı: 38


  Kızıl Bayrak'tan
  AB, ABD ve Türkiye
  "Terörle mücadele" bahanesiyle Filistin halkına kapsamlı kuşatma ve saldırı
  İşgal suçtur, caniliktir
  Ekonomide daralma ve kitlesel yoksullaşma
  Yoğunlaşan devlet terörü ve hedefleri
  Emperyalist savaşın yeni hedefi Irak
  Zor dönem zorlu görevler
  1 Aralık eylemleri ışığında sınıf hareketinin imkan ve ihtiyaçları
  1 Aralık eylemleri
  ABD'ye destek halklara ihanettir
  Devlet bastırıyor, İmralı Partisi yalvarıyor!
   Mücadele Postası

Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın



 
Devlet bastırıyor, İmralı Partisi yalvarıyor!

Dünya çapında estirilen karşı-devrimcilik ve gericilik rüzgarından, yürütülen haydutluk savaşından en çok Türk devleti yararlanma yoluna bakmaktadır. Anılan rüzgardan ve emperyalist merkezlerden aldığı güçle ekonomik alanda sınırsız sömürü ve talanı öngören İMF programlarını (2002 Bütçesi, tasarruf genelgeleri, zorunlu emeklilik kararları, günlük olarak yapılan zamlar, maaş ve ücretleri en alt düzeyde tutma politikaları, kazanılan hakların sistematik bir biçimde gasp edilmesi, vb.) kitlelere dayatmakta; siyasal alanda ise her türlü muhalefeti bastırmak, kazanılan demokratik hak ve özgürlük kırıntılarını ortadan kaldırmak için yoğun bir çaba sergilemektedir.

Bu bağlamda son MGK toplantısında verilen startla devrimci basına, demokratik kitle örgütlerine, HADEP’e baskınlar düzenlendi, aramalar yapıldı, onlarca kişi gözaltına alındı ve tutuklandı. Aynı anda gerçekleştirilen bu baskın operasyonlarında devlet, devrimci demokrat ve yurtsever hareketlere karşı geleneksel tutumunu bir kez daha gösterdi. Özel savaş uygulamaları salt baskın ve bastırma operasyonlarıyla sınırlı kalmadı, bunun yanı sıra özel savaş rejimini daha da güçlendiren, direnme hakkını ortadan kaldıran yasal düzenlemeler de yapılmaya çalışılmaktadır...

Öte yandan devlet, ABD’nin olası bir Irak saldırısında en avantajlı konuma geçmek, Güney Kürdistan’daki gelişmeleri kontrol altında tutmak ve bu alanda Kürtlerin kazandıkları mevzileri ortadan kaldırmak için yoğun askeri ve diplomatik hazırlıklar yapmaktadır. Bu bağlamda Güney sınırına askeri yığınak yapmakta, askeri güçlerini saldırı pozisyonuna getirmektedir.

Aslında bu politikalarda ve uygulamalarda şaşılacak bir yan yok. TC, gerçek özünü konuşturuyor, dünya çapında esen gericilik rüzgarlarından azami düzeyde yararlanmak ve bu süreci fırsat bilerek başta Kürtler olmak üzere bütün sosyalist, devrimci, demokratik ve yurtsever güçlerin defterini dürmek istiyor. Devlet her defasında ve her fırsatta Kürt ve Kürdistan politikasını en şiddetli bir biçimde ortaya koyuyor, aynı zamanda bir “iç savaş örgütü”, bir özel savaş kurumlaşması olduğunu gösteriyor, bunda zerre kadar bir tereddüt göstermiyor.

İçi boş, hatta Kürt dinamiklerinin enerjisini boşa akıtan, ulusal kurtuluş bilincini bulandıran ve süreç içinde katleden, iktidar ufkundan yoksun bırakan “ana dilde eğitim ve kimlik bildirimi” çabalarını bile her türlü olanağını devreye sokarak bastırıyor. Nedeni çok açık. TC, teslimiyetçi, işbirlikçi de olsa içinde Kürt geçen, Kürdü çağrıştıran her şeye düşmandır. Onlar, varlıklarını ve her türlü kurumlaşmalarını “En iyi Kürt ölü Kürt’tür” stratejisine göre ayarlamışlardır. Hain Kürt bile potansiyel bir tehdit olarak algılanmakta ve kullanıldıktan sonra bir kağıt mendil gibi buruşturulup çöp sepetine atılmaktadır. Bu, TC’nin ve Kemalizm’in özüdür; bu özün değişmesi mümkün değildir.

O nedenledir ki Türkiye’de Kürt sorunu ve demokrasi sorunu, bir devrim ve devrimci demokratik iktidar sorunudur. Bu gerçeklik en sıradan olayda, en sıradan gelişmede doğrulanmakta ve bunu görmeyen gözlere şiddetle çarpmaktadır.

HADEP Genel Başkanı’nın “gerilla devlet için bir tehdittir” açıklamasının üzerinde saatler geçmeden HADEP merkezleri polis baskınına uğradı. Havada “Her şey demokratik cumhuriyet için”, “Her şey çağdaş demokratik uygarlık için” lafları uçuşurken, demokratik cumhuriyet postu altında halkımıza yedirilmeye çalışılan TC, saldırılarını aralıksız sürdürüyor, inkarcı ve imhacı politikasında ne kadar kararlı olduğunu gösteriyordu.

Öcalan ve İmralı Partisi yönetenleri, “Çağdaş demokratik uygarlık” laf cambazlıklarıyla halklarımızın, emekçilerin bilincini katletmeye çalışırken, “Çağdaş demokratik uygarlık”ın “şahane örnekleri” ABD ve İngiliz emperyalistleri, Afganistan’da çok sayıda kitle katliamı yapıyor, Afganistan’da bombalanmadık tek bir yer bırakmıyor; kendi merkezlerinde de Hitler’e rahmet okutacak özel yasalar, askeri mahkemeler, sınırsız ve keyfi gözaltı uygulamalarının siyasal ve hukuki temellerini düzenliyorlardı... İsrail de Filistin kırımına yeni boyutlar ekliyordu. Açık ki, bu genel saldırı kampanyasından TC’nin geri durması düşünülemezdi...

Emperyalistler ve TC’nin bu politikalarında şaşılacak bir yan yok. Ama en yüksek perdeden halkımızı uyutmaya çalışanlar, tüm değerlerine ve kazanımlarına el koyarak onlar adına politika yürütme iddiasında olanlar, bütün bu gelişmelere ne diyor, ne yapmaya çalışıyorlar?.. Üzerinde durulması gereken nokta burasıdır.

İmralı Partisi Başkanlık Konseyi, son gelişmeler üzerine yayınladığı bir bildiride teslimiyet ve tasfiyecilik sefaletini bir kez daha tekrarlıyor. Yine yalvarıyorlar, işbirlikçiliğe kabul edilmelerini istiyorlar. Bu istemleri kabul görmezse olacaklardan da TC sorumlu olacakmış... Anılan bildirinin özetini şu cümlelerde görmek mümkün: “Türkiye’nin çıkarı; hem Kuzey hem de Güney Kürdistan’da, Kürt ulusal özgürlük hareketiyle işbirliğine girerek, sorunların barış ve demokrasi içinde çözümüne imkan tanımasındadır. Bütün ısrarlarımıza rağmen savaşın tercih edilmesi durumunda ortaya çıkacak sonuçlardan Türkiye Cumhuriyeti sorumlu tutulacaktır.”

Belli ki, TC iktidar odakları, bu içi boş tehditlere gülüp geçiyorlar. Bugüne kadar bu kaçıncı tehdit ve uyarı? Sayısını bilen var mı? Ciddiye alan yok. İki nedenden dolayı:

Bir; iradesini tümden teslim edenlerin, her şeyini düşmana altın tepside sunanların, düşman karşısında diz çöküp yalvaranların, bu durumdayken zaman zaman efelenenlerin başta düşman olmak üzere hiç kimse nezdinde hiçbir ciddiyetleri, ağırlıkları, etkileri ve saygınlıkları olmaz. TC de İmarlı Partisi’ni, onun iradesiz yönetenlerini ciddiye almıyor. Yaptıkları tehditlerin bir blöf değerinin olmadığını da çok iyi biliyorlar. Korktukları ve ciddiye aldıkları Kürdistan halkının devrimci dinamikleri, bastırılması mümkün olmayan haklı ve meşru istemleridir. Son saldırılarının özünde bu korku yatıyor. Yoksa içi boş, hatta halkımızın ulusal ve toplumsal bilincini çarpıtan ve katletmeye çalışan “Kimlik bildirimi” gibi etkinliklerden korktukları yok. Teslimiyetçi temelde de olsa bir girişimin içinde Kürt kavramı geçiyorsa bu, TC’nin geleneksel saldırı mekanizmalarının harekete geçmesi için yeterlidir. Bu gerçekliği bilmek için yüksek bir politik bilinç sahibi olmak gerekmiyor...

İki; şu anda teslim de olsa, her dediklerini fazlasıyla da yerine getirse bir hareketin ve yönetiminin affedilmesi TC’nin ve emperyalist güçlerin sınıfsal gelenekleriyle bağdaşmaz. O nedenle İmralı Partisi’ne yasallaşmış bir işbirlikçi rolün oynatılması bile mümkün değildir.

TC, günlük uygulamalarıyla İmralı çizgisini yalanlıyor, ileri sürdükleri her sözü ve attıkları adımların anlamsızlığını kanıtlıyor. Yarattıkları sanal dünya, yalanlar alemi parçalandıkça İmralı Partisi yeniden savaş tehditlerine başlıyor. Kuşkusuz bu sözleri TC’ye dönük değil, “iç tüketime” yöneliktir. Yoksa devlet kendilerini çok iyi biliyor. Kendileriyle ilgili bütün raporlar İmralı’da merkezileşmiyor mu, yine yapılan düzenlemeler ve temel politikalar İmralı’dan çıkmıyor mu? En iyimser yorumla her şeyi düşmanın bilgisi dahilinde olan, talimatları merkezine ulaşmadan düşmanın bilgisinde olan ve onun denetiminden çıkan bir partinin her hangi bir iradesinden söz edilebilir mi? Düşmanın bilgisi, izni ve onayı ile gerçekleşen bir “önderliği” ise “kutsal”, “en zor koşullarda dahice çözümler üreten ve tanrısal yaratılıcılık” olarak tanımlayıp yere göğe sığdıramama tutumunu nasıl açıklamalı; maskaralık mı, komedi mi, traji-komik bir olgu mu, yoksa tanımlanamaz bir utanmazlık mı?

Her defasından “Kürtler arası barıştan ve demokrasiden”, “ulusal birlikten” söz eden, bütün Kürt siyasal güçlerini “siyasal serhildana”, gençleri ise “Halk savunma birliklerine” çağıran İmralı Partisi Başkanlık Konseyi, Kürtlerin önüne hangi hedefleri koyuyor? Gerçekten Öcalan dışında tek bir farklı sese ve tutuma hoşgörü ile baktığı görülmüş müdür? Uzağa gitmeye gerek yok. Yıllardır kayıp kardeşinin akıbetini öğrenmeye çalışan Kalender Şahin’e İsviçre’de yapılan saldırı bile İmralı Partisi’nin “Kürtler arası barış ve demokrasi” sözlerinin ne kadar sahte ve içi boş olduğunu kanıtlamaya yeterlidir. Bu münferit bir olay değil, uygulanagelen ve bir siyasal kültüre dönüşen bir Öcalan sisteminin “klasiği”dir. Devlete barış, ama onurlu Kürde, kendilerinden farklı düşünenlere şiddet ve ölüm politikasını dayatanların “barış ve demokrasi” laflarının hiçbir değeri olmuyor. Pratikte itibar görmemesi de bundandır.

İmralı Partisi gençleri dağa çağırıyor. Peki dağdakiler ne yapıyor? Şimdi konumlandıkları alanların toplama ve tutsak kamplarından bir farkı var mı? Farklı düşündüğü için TC’nin zindanlarından daha kötü koşullara sahip zindanlara atılanların sayısını ve akıbetini bilen var mı? Ya katledilenlerin? O alanlardan ayrılmak isteyenlerin sonunu bilen var mı? Devrimcilerin kanını dökmeyi, devrimci yurtseverlere işkence yapmayı, zindanlara tıkmayı temel bir politika olarak uygulayanların, dağdakileri her açıdan çürüme sürecine alanların, bugün gençleri dağa davet etmeleri en hafif deyimle utanmazlıktır! Sorulması gerekiyor; dağa çağırdıkları gençlerin önüne hangi politik ve askeri stratejiyi koyuyorlar? “Çağdaş demokratik uygarlık” mı? Bunun ne olduğunu bilmeyenler, ABD’ye, İngiltere’ye, Batıya ve yptıklarına baksınlar! Güneyde dar bir alanda tutulan “askeri güçlerin” gerçekten bir askeri ve siyasal anlamı bırakılmış mıdır?

Kısacası İmralı gerçeği ve halkımızı sürükledikleri felaketler ortadadır. Bu gerçekleri bıkmadan usanmadan açıklamak, artan baskılar karşısında mevzilerimizi korumanın da en önemli görevi olmaktadır...

5 Aralık 2001
PKK-Devrimci Çizgi Savaşçıları